Fe-iżâ hum bi-ssâhira(ti)
Birdenbire kendilerini mahşerde buluverirler.
Bir de bakarsın hepsi meydandadır.
Nâziât Suresi'nin 14. ayeti, kıyamet günündeki ani dirilişi ve insanların toplanacağı yeri tasvir etmektedir. Ayet, 'Sâhire' kavramı üzerinden bu dirilişin hızı ve toplanma yerinin niteliği hakkında dilbilimsel ve semantik derinlik sunar.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'hüm' zamirinin cemi müzekker gaib için kullanıldığını ve genellikle kendisinden önce zikredilen veya bağlamdan anlaşılan bir topluluğu işaret ettiğini belirtir. Bu ayette ise, önceki ayetlerde bahsedilen 'insanlar' topluluğuna atıfta bulunarak, onların tamamının diriltileceğini vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, zamirlerin Kur'an'daki kullanımının, atıfta bulunduğu varlıkları belirginleştirme ve metin içi tutarlılığı sağlama işlevine dikkat çeker. 'Hüm' zamiri, burada kıyamet gününde diriltilecek olan tüm insanların kapsayıcılığını ve bu olayın evrenselliğini pekiştirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'sâhire' kelimesinin 'sahra' (düz, açık arazi) kökünden geldiğini ve 'uykusuz kalmak' anlamındaki 'seher' ile ilişkili olduğunu belirtir. Kıyamet gününde insanların şaşkınlık ve uykusuzluk içinde toplanacağı, düz ve açık bir yer olarak tasvir edilir. Ayetteki bağlamda, dirilişin gerçekleşeceği geniş ve gözler önüne serilmiş alanı ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'sâhire' kelimesini 'yeryüzünün yüzeyi' veya 'düz, açık arazi' olarak açıklar. Kıyamet gününde insanların diriltilip üzerine toplanacağı, gözler önüne serilmiş, hiçbir şeyin gizli kalmayacağı bir yer olduğunu vurgular. Bu, dirilişin aleniyetini ve herkesin bir araya geleceği gerçeğini pekiştirir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'sâhire' kelimesini 'yeryüzünün yüzeyi' olarak yorumlar ve bu ifadenin mecazi olarak 'diriliş yeri' anlamına geldiğini belirtir. İnsanların uykudan uyanır gibi diriltilip bu düzlüğe döküleceğini ifade ederek, olayın aniliğini ve şaşırtıcılığını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'sâhire' gibi coğrafi terimlerin Kur'an'da ahiret tasvirlerinde kullanıldığını ve bu tür kelimelerin sadece fiziksel bir yeri değil, aynı zamanda o yerle ilişkili psikolojik ve eskatolojik durumu da ifade ettiğini belirtir. 'Sâhire', kıyamet gününün dehşeti ve insanların şaşkınlık içinde toplanacağı, gözler önüne serilmiş bir 'düzlük' olarak, dirilişin kaçınılmazlığını ve evrenselliğini sembolize eder.
Nâziât Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
İnsanın ölüm anında (mevt‑i ihtiyârî) veya büyük bir manevî uyanış anında, nefsânî benliğinin (enâniyet) terk edilmesi de bir “zecr” (sarsıcı uyarı) ile gerçekleşir.
Dünyada iken “nefsânî arzuların kabrinde” kalmayı tercih eden kişinin amelleri, âhirette onu yine aynı “kabir”de tutar.
Dünyada iken nefsini terbiye edip uyanan kişinin amelleri ise, onu “sâhira”ya (diriliş meydanına) çıkarır ve ebedî huzura kavuşturur.
Nefsânî arzuları (hevâ) çoktan “kabre” gömülmüştür.
Ruhu, diriliş meydanında (sâhira) Rabbini müşahede etmektedir.
O, “bakarsın uyanmış” olanların önderidir; çünkü o, bu uyanışı daha dünyada iken yaşamıştır.
“Kıyamet, tek bir ilâhî emirden (zecratün vâhidetün) ibarettir. O emir gelince, herkes amelinin suretine göre diriltilir ve o büyük meydanda (sâhira) toplanır. Tıpkı bunun gibi, insanın iç âleminde de bir ‘manevî kıyamet’ vardır: nefs-i emmâre’nin gaflet kabrinden sıyrılıp uyanışı, tek bir ‘içsel uyarı’ (zecr) ile gerçekleşir. İşte o zaman, kişi kendi varlığının ‘sâhira’sında (hakikat meydanında) Rabbini müşahede etmeye hazır hale gelir.”
Efendimiz (s.a.v.) "İnsanlar uykudadırlar, ölünce uyanırlar."[27] Ve “Ölmeden evvel ölünüz.”Buyurmuştur.
Hadîs-i şerifi gereğince varlığını yok etmiş olur ki bu da “ölüm” demektir... Bu “ölüm” ise irâde ile olur...
Bügünkü cennet-i irfâna dâhil olsalar uşşâk,
Yarınki va’d olan hûri veya gılmanı neylerler.
Uyanış, Hakikatten, Marifete geçerken oluşacak, hakikat ile marifet arasında oluşacak hallerdendir. (M.D.)
Bu Uyanışın hakikatte nasıl olacağı Tevhid-i Sıfât’ta şöyle anlatılır.
Ulaşmaları lazım gelen menzil onbirinci (11.) mertebedir ki bu ise, () “allah” lafzında bulunan ancak yazıda ve görüntüde olmayan sadece lafızda söylenen () “allah” lafzının ikinci (2.) gizli () “elif”idir.
İşte yazıda ve görüntüde olmayan sadece lafızda olan bu () “elif”e ulaşmak, onlara korku, titreme ve haşyet verdi, çünkü burası varlık ve yokluk sınırıdır.
İseviyyet hakikatini yaşayanlar mertebeleri gereği Hakk’ta fani olup “lâ ilâhe illa ella” (ilahlar yoktur) dedikten sonra, kendilerinin Hakk’ta fani etmiş olduklarından “illa ella” diyerek, fakat neyi tasdik edeceklerinin oluşturamadık-larından halsiz düşüp öylece kalmışlardır.
Bu mertebenin taklitçileri ise, “lâ ilâhe illa ella” derken kolaylarına gelip “lâ ilâhe illâ ilâhe”ye dönüştürüp gerilere dönerek, tekrar kesrete ve putperestliğe dönmüşlerdir.
İşte İsa (a.s.) dünyaya dönmeden evvel son kalan iki (2) mertebeyi idrak edecek ve böylece () “allah” lafzını gerçekten idrak ederek söyleyecek ve “Muhammedi” olacak ve tekrar dünyaya geldiğinde “şeriat-ı Muhammedi” ile amel ve tatbikatta bulunacaktır.
Daha evvelki bölümlerde “Kelime-i Tevhid”in “nüzül” inişini, sonra da “uruc” çıkışını ve ayrıca çıkılışını da izah etmeye çalışmıştık ve on üçüncü (13.) mertebeye yani () “allah” lafzının ikinci (2.) () “lâm”ına “Mertebe-i İseviyet”le ulaşmıştık.
Fakat bu sefer önümüze, lafızda olup da yazıda, görüntüde olmayan bir “mertebe” () “elif” çıkmıştı. İşte bu () “elif”in vücudunun olmayışı “sidre-i münteha”dır. Cebrail (a.s.) ın “yanarım” dediği Hz. Peygamberin “yanarsam ben yanayım” deyip yükseldiği yerdir ve oraya ancak gerçek muhammedilere yol vardır.
Onuncu (10.) mertebedeki sistem diğer mertebelerdeki sistem gibi değildir. Buradan karşıya () “elif”e ulaşmak, diğerlerinde olduğu gibi burada da imkansızdır. Çünkü bir vücud yok sadece lafız ve mana vardır.
Oraya geçmek için onuncu (10.) mertebede bekleyen kimselerin onda yapacakları birşeyleri yoktur, çünkü oranın sakinleri “fena fillah”da fani olmuş bulundukları yerde tam sakin olmuş gibi, hareketsiz görünürler. Bu hallerinden dolayı kendilerinde kalkıp da bir sonra ki aşamaya ulaştırmak için yapacakları talepleri de yoktur, çünkü olamaz.
Buradan yukarıya ancak seçilerek, başkaları tarafından alınarak götürülürler. O da şöyle olur, kendilerinden geçmiş Hakk’ta fani vaziyette sakin olarak beklemede olanlara onbirinci (11.) muhammediyyet mertebesinden bir elçi yollanır, yanlarına geldiğinde “fani” olduklarından farkına varmazlar, ancak o elçi onlara yavaş yavaş dokunur. Bazıları uyanır, bazıları hiç uyanmazlar. Uyananlar yarı dalgın olanlardır, derecelerini eksik yapanlardır.
Uyanmayanlar ise, gerçekten Hakk’ta fani olmuş, Hakk tecellisi içinde kendilerini tamamen kaybettiklerinden uyanamamışlardır. İşte bunların arasından seçilen bazı “fena fillah” sakinleri, oradan alınarak o mertebenini başka bir bölümünde yeni bir ameliyeye tabi tutulurlar.
Şöyle ki, kendilerinde, batınlarında kemale ermiş, “hakikati İseviyye”nin manasını alıp cesedini orada bırakırlar, “manayı İseviyyet”in kulağına (yeni doğan çocuğun kulağına okunan Ezan-ı Muhammedi gibi) “Ezan-ı Muhammediyye”yi okurlar, o andan itibaren, “manayı İseviyye” “manayı Muhammediyye”ye dönüşür ve onbirinci (11.) mertebenin kapıları açılmış, böylece o mertebenin namzeti olmuş olurlar.
Bu ameliyeden sonra gelen elçiler, onuncu kattan seçilen çok az sayıda olan namzetlerle, görünmeyen () “elif”in sakinleri olmak ve oranın halini tahsil etmek üzere onbirinci (11.) kata yükseltirler. Bu mertebe “Tevhid-i Zat”tır.[28] “ İz- -T-B- ”