Fe-iżâ câeti-ttâmmetu-lkubrâ
(34-35) En büyük felaket (kıyamet) geldiği zaman, o gün insan yaptıklarını hatırlar.
Fakat o her şeyi bastıran büyük felaket geldiği vakit,
Nâziât Suresi'nin 34. ayeti, kıyamet gününün dehşetini ve bu günün 'en büyük felaket' olarak nitelendirilmesini dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır. Ayet, 'gelmek' fiiliyle bu olayın kaçınılmazlığını vurgularken, 'Tâmme' ve 'Kübrâ' kelimeleriyle de olayın büyüklüğünü ve kuşatıcılığını semantik olarak pekiştirmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): C-y-e kökü, bir şeyin bir yerden diğerine intikal etmesi veya bir durumun ortaya çıkması anlamına gelir. Ayetteki 'câet' fiili, 'Tâmmetü'l-Kübrâ'nın, yani kıyametin kaçınılmaz bir şekilde vuku bulacağını, gelip çatacağını ifade eder. Bu, olayın ani ve kesin gerçekleşeceğine işaret eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): C-y-e fiili, bir şeyin varlık sahasına çıkması, zuhur etmesi manasındadır. Ayetteki kullanımı, kıyametin, yani 'Tâmmetü'l-Kübrâ'nın, insanlık için bir gerçeklik olarak tezahür edeceğini, artık inkar edilemez bir şekilde ortaya çıkacağını vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): T-m-m kökü, bir şeyin her tarafı kaplaması, kuşatması anlamına gelir. 'Tâmme', her şeyi kaplayan, kuşatan felaket demektir. Ayetteki 'Tâmmetü'l-Kübrâ' ifadesi, kıyametin dehşetinin ve etkisinin tüm varlığı kapsayacağını, hiçbir şeyin dışında kalmayacağını belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): T-m-m kökü, bir şeyin diğerini örtmesi, içine alması anlamında kullanılır. 'Tâmme', burada kıyametin, tüm insanlığı ve dünyayı etkisi altına alacak, her şeyi alt üst edecek büyük bir olay olduğunu mecazi olarak ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): T-m-m kökü, bir şeyin taşması, dolup taşması ve her yeri kaplaması anlamındadır. 'Tâmme', kıyametin dehşetinin ve şiddetinin her yanı saracağını, hiçbir canlının bu felaketten kaçamayacağını, her şeyi kuşatıcı bir felaket olduğunu anlatır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'Tâmme' kelimesini Kur'an'daki 'kıyamet' kavramının bir veçhesi olarak ele alır. Bu kelime, kıyametin sadece bir son değil, aynı zamanda tüm varoluşu kapsayan, her şeyi alt üst eden ve yeni bir düzeni başlatan kozmik bir olay olduğunu vurgular. Ayetteki 'Tâmmetü'l-Kübrâ', bu olayın en üst düzeydeki yıkıcılığını ve kuşatıcılığını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): K-b-r kökü, hem maddi hem de manevi büyüklüğü ifade eder. 'Kübrâ', 'ekber' kelimesinin müennesidir ve en büyük, en yüce anlamına gelir. Ayetteki 'Tâmmetü'l-Kübrâ' terkibinde, 'Tâmme'nin sıfatı olarak kullanılarak, kıyametin diğer tüm felaketlerden daha büyük, daha azametli ve daha dehşet verici olduğunu pekiştirir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): K-b-r kökü, bir şeyin hacim, miktar veya önem bakımından büyük olmasıdır. 'Kübrâ', mübalağa ifade eden bir sıfat olup, 'Tâmme'nin sıfatı olarak geldiğinde, bu felaketin eşi benzeri görülmemiş bir büyüklükte olduğunu, diğer tüm musibetleri gölgede bıraktığını anlatır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'kübrâ' kelimesinin Kur'an'daki kullanımının, sadece fiziksel büyüklüğü değil, aynı zamanda niteliksel üstünlüğü ve önemi de ifade ettiğini belirtir. 'Tâmmetü'l-Kübrâ' terkibinde, kıyametin sadece kapsamlı değil, aynı zamanda dehşet ve sonuçları açısından da en üst düzeyde bir olay olduğunu semantik olarak güçlendirir.
Nâziât Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Gülşeni raz ile devam edelim,
- O mevcûda bu çokluk oldu fazla;
Derûnu birlik oldu niçin ve nasıla.
- Bu küll görünüşte gerçi oldu fazla;
Fakat “bir” az olur cüz’lerden miktârla.
- Külli vücût ki bu çoklukla zâhir;
O vahdette odur bir cüz’-i sâ’ir.
- Değil vâcib olsun bu cüz’i varlıkları;
Onun mevcûdiyeti oldu elinin altı.
- Hakîkatte küll vücût bulunmayan;
Görünen oldu ârızî vücûduylan.
- Küll vücût çokluk ve birliktir tam olarak;
Çok o çokluk yüzündendir ancak.
- Âraz bir varlık cevheriyle kâim;
Değildir yokluk bizzât dâim.
- O küllden cüz’in feyzi olunca zâil;
Küll imkândan hemen yok olur bil.
- Cihân külldür fakat her göz açıp kapamada;
Odur yok olan, kalmaz bâkî iki zamanda.
- Görürsün sen yine zâhir cihânı;
Her anda yeni bir semâvat ve arzı.
- Beher göz açıp kapamada o kocamışı bil tâzedir;
Bu âlemin haşr ve neşri vâr olan bir andır.
- Değildir gördüğün şey her an aynı;
Göz açıp kapamada yok olur ve o an yeni.
- Fakat bu “tâmmetü’l kübrâ” değildir; (79.sure/34.âyet)
O dîn günü bu bir amel günüdür.
- Bu gün ile o gün arasında fark çoktur;
Büyük câhildir, o diyenler “fark yoktur”.
- Olsun bakışın o tafsil ile icmâle;
Nedir bak saât ve gün ve ay ve yıla.
Bugünden o sırları meydana çıkarabilirsek eğer o gün bize bugünden açılmış olur. Sırlar derken ise gizli bir yerlerde gizli bir şeyler varda onlar ortaya çıkacak demek değildir. Madde bedenimiz ortadan kalkınca şartlanmalarımızda ortadan kalkacağı için bazı yaşantıları açık olarak göreceğiz. Burada nefsâni yönden bize değerli olanların orada zerre değeri olmayacak yine burada nefsâni olarak değer vermediğimiz şeylerin ise çok değerli olduklarını göreceğiz.[47] “ İz- -T-B- ”