Ve burrizeti-lcahîmu limen yerâ
Cehennem, görenler için apaçık bir şekilde gösterilir.
Gören kimseler için cehennem hortlatıldığı vakit,
Bu ayet, kıyamet gününde cehennemin herkesin gözü önüne serilişini ve bu olayın dehşetini vurgulamaktadır. 'Bürrizet' fiili, cehennemin görünür kılınması eylemini, 'el-Cahîm' ise azabın şiddetini ve 'yera' fiili de bu dehşet verici manzarayı idrak etmeyi ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'bürûz' kelimesinin bir şeyin gizlilikten çıkıp açığa çıkması, görünür hale gelmesi anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'bürrizet' formu, cehennemin gizli kalmayıp, herkesin görebileceği şekilde ortaya konulacağını, sergileneceğini ve belirginleştirileceğini vurgular. Bu, sadece bir gösterme değil, aynı zamanda bir teşhir ve ibret alma amacı taşır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'bürrizet' fiilinin mecazi olarak bir şeyin ortaya çıkarılması, açığa vurulması anlamında kullanıldığını ifade eder. Ayette, cehennemin kıyamet günü tüm dehşetiyle gözler önüne serileceği, saklı kalmayacağı ve herkesin onu apaçık göreceği bir durumu tasvir eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'bürrizet' fiilinin 'if'al' babından gelmediğini, 'tef'il' babından 'burrize' şeklinde kullanıldığını ve bunun 'bir şeyi belirgin kılmak, ortaya çıkarmak, teşhir etmek' anlamı taşıdığını açıklar. Ayetteki kullanımı, cehennemin sadece görünür kılınması değil, aynı zamanda dehşetinin ve azabının tüm çıplaklığıyla sergilenmesi anlamını pekiştirir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'el-Cahîm' kelimesinin, alevleri şiddetli bir şekilde yükselen ve derinliği olan ateşi ifade ettiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, cehennemin sadece bir ateş değil, aynı zamanda dehşet verici, yakıcı ve azabı şiddetli bir yer olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'cahîm' kelimesinin 'cahm' kökünden geldiğini ve gözün şiddetli bir şekilde açılması anlamına geldiğini, buradan da alevleri şiddetli bir şekilde yükselen ateşe 'cahîm' denildiğini açıklar. Ayetteki 'el-Cahîm', kıyamet günü ortaya konulacak olan, alevleri ve azabı herkesin gözünü kamaştıracak derecede şiddetli olan cehennemi ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki cehennem tasvirlerinin farklı isimlerle (Cahîm, Nâr, Cehennem vb.) geldiğini ve her birinin azabın farklı bir yönünü vurguladığını belirtir. 'Cahîm'in, özellikle alevlerin şiddeti ve yakıcılığı ile öne çıkan bir cehennem türü olduğunu, ayetteki bağlamda ise bu şiddetli azabın herkesin gözü önüne serilişini pekiştirdiğini ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Es-Sicistânî, 'ra'y' kökünün gözle görmenin yanı sıra, kalple idrak etme ve anlama anlamlarını da içerdiğini belirtir. Ayetteki 'limen yera' ifadesi, cehennemi sadece gözleriyle görenleri değil, aynı zamanda onun dehşetini ve azabını idrak eden, anlayan herkesi kapsar.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'râ'a' fiilinin hem maddi görmeyi hem de manevi idraki ifade ettiğini açıklar. Ayetteki 'limen yera' ifadesi, cehennemin o günkü dehşetini gören ve bu dehşeti algılayan, yani onu tüm gerçekliğiyle kavrayan herkes için geçerli olduğunu vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'r-'-y' kökünün Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesinde kullanıldığını, sadece fiziksel görmeyi değil, aynı zamanda düşünsel ve kalbi idraki de kapsadığını belirtir. Ayetteki 'limen yera', cehennemin ortaya konulmasıyla birlikte, onu görenlerin sadece gözleriyle değil, tüm benlikleriyle bu dehşeti hissedeceklerini ve idrak edeceklerini ifade eder.
Nâziât Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Görene köre ne? Demişlerdir. Asıl “görenler”Nefs-i emmâre’nin perdelerini aşıp ilâhî tecellilere mazhar olmuş kâmil insanlardır. (M.D.)
(7/46) (Ve beynehumâ hicâbun ve alel a'râfi ricâlun ya'rifûne kullen bi sîmâhum ve nâdev ashâbel cenneti en selâmun aleykum lem yedhulûhâ ve hum yatmeûn.)
(7/46) “Cennetliklerle cehennemlikler arasında bir perde vardır. A'raf üzerinde de, her iki taraftakileri simâlarından tanıyan kişiler vardır. Bunlar cennetliklere: "selâm olsun size" diye seslenirler. Bunlar henüz cennete girmemiş, fakat girmeyi arzu eden kimselerdir.”
Bu âyette belirtilen hakîkati kendi varlığımızda düşünmeye çalışırsak cennet ve cehennem o kadar yakın ki bizim kendi içimizde, Hakk’ın emirlerini, tavsiyelerini yerine getirdiğimiz zaman cennet tarafına, âsi olup beşeriyetimizden kaynaklanan şekilde hayâtımızı sürdürmeye başladığımız zaman cehennem tarafına yönelmiş oluyoruz. Behlûl Dânâ’nın “duvar eğri olduğu tarafa yıkıldı” dediği gibi, demek ki neticede insân yaşantısında nereye meyil ederse o yöne yıkılacaktır.
A’raf’ın madde yönünden yüksek bir tepe değilde düşüncede yüksek bir yer olduğunu düşünelim. Sevapları yok çünkü kendi varlıkları yok, irfân ehli olarak kendi varlıklarını izâle etmişlerdir, aynı şekilde günahları da yok. Fakat irfâniyetleri olduğundan kendi varlıkları yerine âriflikleri kalmıştır. Ricâl ise er kişi demektir yâni görünüşü hanım olmakla beraber bu hüküm içine girenler de vardır yâni ricâl kelimesi hem erkekleri hem hanımları kapsamına almaktadır.
Sîmalarından tanırlar derken, cennet ehli olanların bütün çeşitlerini, cehennem ehli olanların da bütün çeşitlerini tanırlar demektir. Kendileri mertebe olarak bütün mertebeleri bildiklerinden cennet ve cehennem ehlinin hangi mertebede olduklarını bilir ve tanırlar.
Selâm işte İslâmiyetin kaynağı olan Selâm esmâsından gelmektedir. Selâm’ın aslı da yukarıdan gelenin aşağıda bulunana Selâm tavsiyesidir ve bu durumda hem Selâm’dan hem de A’raf ehlinin yüksekte bir yerde olmasından cennet ehlinin üzerinde bir yerde olduğu anlaşılıyor. Onların istedikleri cennet zât cennetidir.
(7/47) (Ve izâ surifet ebsârûhum tilkâe ashâbin nâri kâlû rabbenâ lâ tec'alnâ mealkavmiz zâlimîn.)
(7/47) “Gözleri cehennemlikler tarafına çevrilince de: "Rabbimiz! Bizi zâlim toplulukla beraber eyleme!" derler.”
Cehennem ve ateş’in ehli olanlar ayrı bir yerde toplanacaklardır. Onların halleri orada cennet tarafında olanlardan çok başka olacaktır, bulundukları halleri ve görüntüleri çok sıkıntılı ve pişmanlıklar üzedir. A’raf ehli onlar tarafına basiretle bakıp, bizi bunlarla beraber eyleme derler. Çünkü kendileri hakkında daha henüz karar verilmemiştir. Eğer onlarla birlikte olma kararı verilmiş olsa bile, bu kararada razı olurlar çünkü gerçek “râziye” mertebesini idrak ve kabul etmişler, Rabb’larının kararı olan her şeye daha baştan rıza göstermişlerdir.[48]