İçeriğe atla
Enfâl 1Cüz 9 · Sayfa 177

Enfâl Sûresi 1. Âyet

الأنفال

Sohbete sor

Yes-elûneke ‘ani-l-enfâl(i)(s) kuli-l-enfâlu li(A)llâhi ve-rrasûl(i)(s) fettekû(A)llâhe veaslihû żâte beynikum(s) veatî'û(A)llâhe verasûlehu in kuntum mu/minîn(e)

(Ey Muhammed!) Sana ganimetler hakkında soruyorlar. De ki: "Ganimetler, Allah'a ve Resulüne aittir. O halde, eğer mü'minler iseniz Allah'a karşı gelmekten sakının, aranızı düzeltin, Allah ve Rasulüne itaat edin."

Enfâl Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

(Ey Muhammed!) Sana ganimetler hakkında soruyorlar. De ki: “Ganimetler, Allah’a ve Resûlüne aittir. O hâlde, eğer mü’minler iseniz Allah’a karşı gelmekten sakının, aranızı düzeltin, Allah ve Rasûlüne itaat edin.”. (8/1)


Hamdi Yazır Tefsirinde bu âyet hakkında açıklamada;

Resulüm, sana enfâlden, ganimetlerden soruyorlar enfâli soruyorlar buyurulmayıp "enfâlden soruyorlar" buyurulması gösterir ki, asıl enfâli soruyorlar veya ganimeti istiyorlar demek olmayıp, enfâlin durumunu, onunla ilgili hükmünü soruyorlar demek olduğuna işarettir ve bu cihet zaten verilen cevap ile açıklık kazanacaktır. Sonra bunun A'raf sûresinin son âyetlerine ilgisi bakımından da kulluğa yönelik, yani hakkiyle kulluk edebilme arzusundan doğan bir soru olduğundan da gaflet edilmemek gerekir. Cevap olarak: De ki; enfâl, Allah ve Resulünündür. Yani enfâl hakkında hüküm vermek Allah'a ve Resul'e mahsustur. Bunda kimsenin oyu ve onayı yoktur. Allah nasıl emrederse Resul de onu öylece tebliğ ve icra eder. Şu halde Allah'a karşı gelmekten sakınınız, Allah'a ittika ediniz ve gazabına sebep olacak hâllerden sakınıp korununuz. Ve aranızdaki açıklığı gideriniz, düzeltiniz. İhtilaf ve anlaşmazlıkları gerektiren hâllerinizi düzeltiniz ve bunu yapabilmek için Allah'a ve Resulü'ne itaat ediniz eğer müminler iseniz, böyle yaparsınız. Zira müminler, ancak onlardır ki, Allah anıldığı zaman yani sırf Allah'ın ism-i celâli söylendiği, sıfatlarından hiç bahsolunmaksızın ve fiillerinden, kudretinden hiçbiri gösterilmeksizin yalnızca "Allah" denildiği zaman yürekleri oynar, kalblerini rahmet ümidi ve sevgi heyecanı kaplar, muhabbetle karışık bir korku sarar, Allah'ın azamet ve ihtişamından kaynaklanan bir ürperti kaplar. Ve üzerlerine O'nun âyetleri okunduğu, tilâvet edildiği vakit imanlarını arttırır. Bilgi ve ibadet sebepleri ve delilleri arttıkça iman da taklitten çıkıp tahkik özelliği kazanmaya başlar, tahkik gelişir, yakîn ve itminanları ziyadeleşir. Ve ancak Rab'lerine tevekkül ve itimat eylerler. Başkasına değil, yalnızca Allah'a güvenir ve O'na teslimiyet gösterirler ve işlerinde başarıyı ondan beklerler.[4]

(8/1) âyetinde “Ganimetler, Allah’a ve Resûlüne aittir. Buyurulmaktadır. Ganimet, sözlük olarak kısaca, zorluk çekmeden elde edilen şeylerdir. Bu ganimetler Vehbi olarak Allah ve Resülüne aiittir. Yani Vehbi olarak gelen bilgiler. Uluhiyet ve Risalet kaynaklıdır. Fenafirresül, Fenâfillah ve Bakabillah bilgileridir ve bu mertebeden ganimet olarak verilmektedir ve o mertebelere aiittir.

O hâlde, eğer mü’minlermü iseniz Allah’a karşı gelmekten sakının, aranızı düzeltin, Allah ve Rasûlüne itaat edin.”.

Eğer mü’min iseniz yani hadisi şerifte denildiği gibi “mü’min mü’minin aynasıdır” O halde iman, ihsan ve ikan mertebelerinin salikleri iseniz Uluhiyet mertebesine karşı gelmekten sakınız. Bu mertebe her zuhurun hakkını veren mertebe olduğu için nerede ne gerekli ise onun istikakını o mertebeden verir. Hadi’nin hadiliğini, mudilin mudilliğini verir. Onun için karşı çıkmayınız. Ve Uluhiyet ve Risalet yani haberlerini ulaştıran kaynağa itaat ediniz.

Zekât ve İnfak çalışmasını yaparken, Efendi Babam “Resülullah efedimiz niye sadaka ve zekât almazdı”, konusunu araştırmamı istemişti… Ganimet konusu bu konu ile bağlantılı olduğu için bu âyetin açıklamasına alıyoruz.

Resülûllah efendimiz (s.a.v.) ve ehl-i beyt sadaka ve zekât almazdı. Peygamber (s.a.v.) efendimiz hediye kabul edip sadaka kabul etmezdi.

Kûr'ân-ı Keriymde Resülûllah efendimiz (s.a.v.) ve Ehl-beyt'in zekât almayacağına dair her hangi bir âyet yoktur ama alacakların içinde de yoktur. Kûr'ân-ı Keriym zekâtın verileceği yerleri belirtirken şöyle der:

"Sadakalar (zekât) ancak fakirler, yoksullar, zekât memurları, kalpleri İslam'a ısındırılmak istenenler (müellefe-i kulub), kölelikten kurtulmak isteyenler, borçlular, Allah yolunda olanlar ve yolcular içindir."[5] Bu âyet geneldir, bütün fakirleri içine alır, ancak aşağıda geleceği üzere Ehl-i Beyt ve Al-i Muhammed'e zekâtın helal olmadığını ifade eden hadislerle tahsis edildiği kabul edilir. Başka bir âyette şöyle buyrulur: "Onların mallarından sadaka (zekât) al, onunla onları temizlersin, arındırsın."[6] Bu âyet geleceği üzere sadaka ve zekâtı insanların kiri" olarak niteleyip Ehl-i beyt'i onlardan uzak tutan hadisi hatırlatmaktadır. Bu bağlamda olmasa da bir âyette ise şöyle buyrulur: "Ey Ehl-i beyt, Allah ancak sizden pisliği (rics) gidermek ister."[7] Diğer taraftan, " Şunu da biliniz ki, ganimet olarak aldığınız her hangi bir şeyden beşte biri mutlaka Allah içindir. O da peygambere ve ona yakınlığı olanlara, yetimlere, miskinlere ve yolda kalmışlara aittir."[8] âyeti Peygamber'in yakınları, Ehl-i beyt için de pay ayırmaktadır. Âyette geçen akraba (zi'l-kurba), Kureyş'tir, Ben-i Haşim ve Ben-i Muttalip'tir, sadece Ben-i Haşim'dir diye üç görüş üzere aâimler ihtilaf etse de/ her durumda Ehl-i beyt bu guruplar içindedir. Ganimetten onlara pay verilmesi, bazı fakihler tarafından Peygamber'in yakınlarına sadaka ve zekât verilmemesine bedel olarak görülmüştür. Peygamber'in yakınlarına, Ehl-i beyt'e, ganimet değil de, sadakanın bir kir olarak görülüp haram kılınmasının anlayışa dayalı bir sebebi olmalıdır.

Hadislerin lafzına bakılırsa Efendimiz (s.a.v.) ile Ehl-i beyt'e sadaka ve zekâtın verilemeyeceği açıktır. Konuya ilişkin iki temel hadis vardır, diğerleri farklı lafızlarla aynı hükme varan birkaç hadistir. Bu iki temel hadisten birincisi, bazı hadis kitaplarında yer aldığı gibi, Sahih-i Buhari ve Sahih-i Müslim'de ittifakla yer almaktadır, ikincisi Sahih-i Müslim ve diğer hadis kitaplarında geçmektedir.

1. Ebu Hureyre'den şöyle dediği işitilmiştir: “Hasan b. Ali sadaka hurmalardan bir hurma aldı, onu ağzına koydu. Resülûllah şöyle dedi: Onu bırak, at. Bizim sadaka yemediğimizi bilmelisin."[9] Bu hadisin başka varyantlarında Resülûllah'ın şöyle dediği kaydı vardır: "Sadaka bize helal olmaz."[10] "Sadaka Peygamber ve Ehl-i beyt'inden hiç kimse için helal olmaz.''[11] "Sadaka Al-i Muhammed' e helal olmaz."[12]

2. İki akrabası Resülûllaha gelip onları pay almaları için zekât memuru tayin etmesini istedi, o bunu reddetti ve şöyle dedi: "Ali-i Muhammed için sadaka uygun olmaz. Sadaka ancak insanların kiridir."[13] Resülûllah, kendi azatlı kölesi (mevla) Ebu Rafi'in zekât toplama talebini de reddetmiştir.[14]

Sadaka ve zekât almama, ganimetten pay alma hususunda Hz. Muhammed bağlı olduğu Kureyş'in Haşimi kolunu da akrabaları içine, Al-i Muhammed'e dahil etmiştir. Bunda Sünni fıkıh ekolleri müttefiktir. Çoğu Muttalip oğullarını da bu akrabaya dahil etmektedir, Haşimilerle aynı görmektedir.[15]


Sadaka da ise kulun tasadduk ettiği fakirin eline düşmeden önce Rahman’ın eline düşer. Yani Allah Teâlâ rahmetinin en üst mazharı olan Rahman ismiyle bu sadakayı alır ve hem tasadduk eden için hem de sadakayı alan için rahmetine vesile kılar. Aynı zamanda veren kimsenin eli Allah’ın eli hükmündedir. Çünkü veren nihâyetinde Allah’a ait olanı vermektedir. Alan ise merhamete mazhar olması açısından Rahmaniyet sıfâtına mazhar olarak almaktadır. Allah ismi, ism-i câmi olup Zât’a delalet ettiği için Rahman isminden üstündür. Bu nedenle veren el, alan elden üstündür. Zât ismine mazhar olması hasebiyle Peygamberimiz zekât ve sadaka almamış daima veren-üstün el olma konumunda bulunmuştur.[16]

Kûr’ân-ı Keriym, hadislerler, âlimler ve A.T. Yolcu’nun zekât ve sadaka konusunda yazmış olduğu makalenin sonunda Efendimiz (s.a.v.) hâliyle Ehl-i Beyt’e bunun içindedir. Hazret-i Ali, Hazret-i Fatıma, Hazret-i Hüseyin ve Hazret-i Hasan da peygamber oğlu peygamber ve mühürsüz peygamberdiler.

1- Kûr’an-ı Kerimde Resülûllah (s.a.v.) Efendimiz zekât verilecek kişiler içinde Cenâb-ı Hakk tarafından bildirilmemiştir.

2- Kûr’an-ı Kerimde Allah (cc) tarafından Resülûllah (s.a.v.) Efendimiz ümmet-i adına zenginlerden alıp onları temizleyip âyette belirtilen kişilere dağıtmak amacıyla zekât alması konusu emr edilmiştir. Yalnız zekât-ı alıp toplayacak olanlar âyette geçtiği üzere zekât memurlarıdır.

3- Hadislerde Resülûllah (s.a.v.) Efendimiz, Ehl-i Beyt ve Al-i Muhammedin Sadaka-Zekât yemediği bildirilmiştir.

4- Ehl-i Beyt’e bazı âlimler tarafından ganimet almaları zekât almalarına bedel olarak görülmüştür. Resülûllah (s.a.v.) Efendimiz de ganimet almaktadır. Âyette bi-zatihi peygamber zikredilmiştir.

5- Zât ismine mazhar olması hasebiyle Peygamberimiz zekât ve sadaka almamış daima veren-üstün el olma konumunda bulunmuştur.

Yapılan araştırmadan yukarıda madde şeklinde 5 görüş ortaya çıkmaktadır. Şimdi bunları mertebeleri itibariyle incelemeye çalışalım.

Şeriat mertebesi itibariyle;

Kûr’ân-ı Keriymde bi-zâtihi Cenâb-ı Hakk Peygamber Efendimiz ve Ehl-i Beyti zekât alacakların içinde zikretmemiştir. Yani zât mertebesinden 8 grup bildirilmiştir. (8) sayısı Tevhidi-i Efâl yani Allah ehli, halkını bildirmektedir. Kûr’ân-ı Kerimde Uluhiyyet mertebesi-Risâlet mertebesini zekât alma konusunda görevlendirmiş ve (8) Ef’âl-Allah ehline-halkına verilmesi bildirilmiştir. Bunların içinde kalbi İslâma ısındırılaracaklar olması ile de genel bir rahmet yani rahmeti Rahmâniyyedir.

Tarikat mertebesi itibariyle;

Hadis-Risâlet mertebesi de zekât (farz-ı kifaye-kurb-u feraiz) değil de bunu sadaka (sünnet-kurb-u nevafil) olarak Ehl-i ve Al-i ne bildirmiştir. Zâhirde ehli ve Al-i yani hane halkı ve akrabaları alamadığı gibi bâtında ehl-i beyt ve Al-i Muhammed yakın çevredekiler bunu alamaz.

Efendimiz (s.a.v.) Hazreti Hasanı insanların zekâtta insanların kiri var diyerek men etmiştir. Yapılan “nefis arınma” çalışmasında ki, yine Efendimiz (s.a.v.) “vücudu zenbike” en büyük günah vücüd-bedenindir. Yani kendine vehimi vücud vermendir buyurulmuştur. Kişi yaptığı nefis tezkiyesi çalışmalarında her bir esmâ-i ilâhiyyeyi nefsi emmare istikametinde kullanmaktan vazgeçilipp sahibi olan Hakka teslim etmesi bir arınma ve zekâttır ki bu vücut kiridir. Onun için Resülullah Efendimiz (s.a.v.) ve Ehl-i beyti bunu kullanmaz. Çünkü nefsi emmare kiri vardır. Al-i Muhammed Efendimizin akrabaları yani Hakk canibince kullanılan Esmâ-i İlahiyye, zekât memuru olamaz, çünkü esmâ-i ilâhiyyenin nefsi emmmare tarafına kullanılması söz konusu olabilir.

Hakikat mertebesi itibariyle;

“Hasan b. Ali sadaka hurmalardan bir hurma aldı, onu ağzına koydu. Resülûllah şöyle dedi: Onu bırak, at. Bizim sadaka yemediğimizi bilmelisin." Hadisi şerifte zekât malı olmakla beraber yenilmesi istenmeyen “Hurma” dır. Hurma dışında yemişi ile kesreti ifade etmektedir. İçinde bulunan bir çekirdek ise vahdettir. Kesrette vahdettir. Bu dünya zuhurat-ı bir başka zekât malı olarak ta tecelli edebilirdi. O zaman hurmanın vahdette kesret yani çoklukta birlik olması sebebi de işin içindedir. Bir ayrı konuda Efendimiz (s.a.v.) biz sadaka (zekât) yemeyiz derken kendisi ve Ehl-i Beyti kastetmiştir. Kendileri Allah(c.c.) -Zât ehlidir. Bu yüzden yaşantıları vahdette kesrettir. Hasan Harakani hazretlerinin dediği gibi “30 yıldır halk ile konuşurum zannederler halbu ki Hakk ile konuşurum. Oyüzden zekât kisvesi altında sıfât tecellisi altında kalamazlar…

Marifet mertebesi itibariyle;

Ganimetten pay verilmesi, âlimler tarafından zekâttan bedel olarak görülmüştür.

Ganimet kelimesi (çoğulu ganâim) sözlükte “bir şeyi zorluk çekmeden elde etmek” demektir. İslâm hukukunda, “müslümanların savaş yoluyla gayri müslimlerden ele geçirdikleri esirler ve her türlü mal” şeklinde tanımlanmakla birlikte ganimeti savaşta düşman askerlerinden elde edilen menkul mallara hasreden veya kısmen farklı şekilde tarif eden fakihler de vardır.

Ganimet kelimesi ve türevleri Kur’ân-ı Kerîm’de altı yerde geçmektedir (bk. en-Nisâ 4/94; el-Enfâl 8/41, 69; el-Feth 48/15, 19, 20). Ayrıca Kur’an’da “ganimet” anlamında nefelin çoğulu olan enfâl de kullanılmış olup özellikle ganimetle ilgili hükümleri açıklayan sekizinci sûreye bu ad verilmiştir. Nefel kelimesinde “fazlalık” anlamı bulunduğundan, savaş sırasında ele geçirilen mal veya esirler savaşın amaçlarını gerçekleştirdikten sonra ilâve olarak elde edildiği için bu şekilde adlandırılmıştır. Nefelin ganimet anlamındaki bu genel kullanımı yanında bazı âlimler, ganimetlerden Allah ve Peygamber hakkı olarak ayrılan beşte birlik paya, bazıları müşriklerden elde edilen her türlü gelir ve vergiye, bir kısmı ise devlet başkanı veya kumandanın svaşta üstün başarı gösterenlere vaad ettiği mallara da bu adı vermişlerdir (Taberî, XIII, 361-371; Serahsî, Şerḥu Kitâbi’s-Siyeri’l-kebîr, II, 593-595; Kurtubî, VII, 361-364).[17]

(İnnellezîne yübayiuneke innemâ yübayiunellah yedullahi fevka eydîhim femen nekese fe innemâ yenküsü alâ nefsihî femen evfa bima ahede aleyhullahe feseyü’tihi ecran azîmâ)

48/10. “Şüphe yok, sana bîy'at edenler, muhakkak ki, Allah'a bîy'at ederler. Allah'ın eli, onların ellerinin üstün-dedir. Artık kim -ahdini- bozarsa kendi aleyhine bozmuş olur ve her kim de Allah ile üzerine sözleşmede bulunduğu şeyi yerine getirirse ona da -Allah Teâlâ- büyük bir mükâfat verecektir.”

“Herhalde sana bey'at edenler ancak Allah'a bey'at etmektedirler. Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir.” Âyetlerde özellikle ganimet âyetlerinin 3 tanesi, Fetih Sûresi 10. Âyetten sonra gelmektedir.

(Seyekulülmuhallefine izen talâktüm ilâ megani me lite’huzüha nettebi’küm, yürîdüne en yüaddilü kelâmellahi, kûl len tettebiunâ kezaliküm kalella hu min kablü, fe seyekulüne bel tahsüdüne nâ, bel kânü lâ yefkahune illâ kalilen.)

48/15. “O geri bırakılmış olanlar, siz ganimetler el de etmek için sefere çıkıp gideceğiniz zaman diye ceklerdir ki: Bizi bırakınız, arkanızdan gelelim. Onlar Allah'ın kelâmını değiştirmek isterler. De ki: Siz bize aslâ tâbi olamazsınız, işte sizin için Allah Teâlâ önceden böyle buyurmuştur. Buna da diyeceklerdir ki: Hayır. Bizi kıskanıyorsunuz. Halbuki, pek azdan başka birşey anlayamaz olmuşlardır.”

(Ve meganime kesiraten ye’huzünehe ve kânella hu Azîzen Hakîmen)

48/19.” Ve alacakları birçok ganîmetler ile -de mükâfatlandırmıştır.- Ve Allah Teâlâ mutlaka bir gâlib, bir hâkim bulunmaktadır.” Tefsirlerin yazdığına göre, bu ganimetler Hayber ganimetleridir ki; “sûvari’ye iki pay, piyade’ye bir pay” taksim edildi.

Yâni, nefis cihad-ı yolunda “sûvarilik ilmi ilâhi ile savaşmak” demektir. Yaya ise, idraksiz sadece o fiili işlemektir ki, karşılığı derecesine göre sevap’tır, sevap kazanmaktır, o ise bir paydır.

Sûvari’lik ise, “nefis” atının üstüne binip, ona hakîm olarak savaşması ise, hem sevap. Hemde, irfâniyyet ile kendini ve Hakk’ı kazanmaktır ki; iki pay dır. Diyebiliriz.[18]

(Veadükümüllahü meganime kesiraten te’huzüne he feaccele leküm hezihi ve keffe eydiyennasi anküm veli teküne âyeten lilmü’minîne ve yehdiyeküm sıraten müstakîmen.)

48/20.” Allah Teâlâ size birçok ganîmetler vâ'd etmiştir ki, siz onları alacaksınızdır. Bunu da size acele olarak verdi ve sizden insânların ellerini çekti ki, müminler için bir işaret olsun ve sizi bir dosdoğru caddeye çıkarsın.”

” Allah Teâlâ size birçok ganîmetler vâ'd etmiştir ki, siz onları alacaksınızdır. Bunu da size acele olarak verdi.” Bunlar da kıyamete kadar müslümanların fütühat-ı ve alacakları ganimetlerdir. Şimdilik bunu size peşin verdi. Va’ad olunan birçok ganimetlerden önce Hayber ganimetlerini acele olarak verdi. Ve sizlerden insânların ellerini çekti. Hayberli’lerin müttefikleri olan, Esed ve Gatahan kabileleri onlar yardım etmek istediler de, korkup kaçtılar.

Diğer yönü ile. Mertebe-i Muhammediyyet yeryüzünde zuhura çıktıktan sonra, diğer mertebelerin bütün bilgileri Mertebe-i Muhammediyyeye ganimet olarak kaldı. Mertebe-i Muhammed-î de, bu ganimetlerin faydalı ve geçerli olabilecek ve tatbik edilebilecek olanlarını kendi bünyesi içerisine alıp gerçek sahibi olan Hakikat-i Muhammediyye ye iltihak eyledi. İşte bu yüzden kendinden evvelki bütün mertebeler nesih-kaldırıldı. O günden sonra tek Sırat-ı müstakîm ve sıratullah hakikat-i Muhammed-î sistemi içerisinde olan geçerli oldu. Diğer Sırat- yollar kendi devirlerinde geçerli olduğu halde Hakikat-i Muhammed-î geldikten sonra nesih-kaldırıldı. Aslına dönüştürüldü.

“ve sizden insânların ellerini çekti ki,” Hudeybiye sulhü ile Kureyş’in de eli çekildi. Hendek vak’a sında olduğu gibi müslümanlara saldırmak isteyen düşmanların güçleri kırılıp bundan böyle İslâm devleti emniyyet sahasına girdi.

Bâtın’en bu sûlhler nefs-i emmâre ile levvâme’nin beden mülkünde tesirsiz olmasını sağlayan anlaşmalardır. Bu anlaşmalardan sonra onların güçleri iyice kırılır. Daha sonra da itaate mecbur kalırlar. İşte bu ferdin gerçek manâ da Sırat-ı mürtakıym’de yürümesidir.

“müminler için bir işaret olsun.” Hemde mü’min’lere bir Âyet-işaret, gelecekte va’ad olunan fütühat ve ganimetlerin tahakkukuna bir emare ve alâmet olsun.

Seyr’ü sülûk yolunda, Âdemiyyet’ten başlayarak gelecek mertebelerin de fethinin ve o mertebelerin de nefsinin elinden alınıp kendine ganimet olarak geçmesinin alâmeti olsun.

“ve sizi bir dosdoğru yola- caddeye çıkarsın.” Sırat-ı müstakîm’e hidâyet eylesin. Sırat-ı müstakîm, doğru yoldur. Doğru yol ise, Hakikat-i Âdemiyyet’ten başlayıp Hakikat-i İseviyyet-e kadar olan yoldur. Onun ilerisi ise sıratullahtır ki, Mi’râc ile neticelenir. Devamı ise Hakk’tan halka hicret, yâni nüzül dür. Hakk’tan halka dönüş, risâlet’tir. Bu seyr ancak mertebe-i muhammediyyet çalışmaları içinde oluşur. İşte gerçek hidâyet-Hâdî isminin kulun üstündeki kemâl zuhuru budur.[19]

Gerçekten bu üç âyetin beyat âyetinden sonrası gelmesi mânidardır.

"Sadakalar (zekât) ancak fakirler, yoksullar, zekât memurları, kalpleri İslam'a ısındırılmak istenenler (müellefe-i kulub), kölelikten kurtulmak isteyenler, borçlular, Allah yolunda olanlar ve yolcular içindir."[20]

Diğer taraftan, " Şunu da biliniz ki, ganimet olarak aldığınız her hangi bir şeyden beşte biri mutlaka Allah içindir. O da peygambere ve ona yakınlığı olanlara, yetimlere, miskinlere ve yolda kalmışlara aittir." âyeti Peygamber'in yakınları, Ehl-i beyt için de pay ayırmaktadır. Diyerek konu başında yazılmıştı.

Fetih sûresi içinde bulunan ganimet âyetlerinde İz-Terzi Baba yorumlarında nefis cihadıyla yapılan savaşta elde edilen ganimet olarak yorumlanmıştır.

Zekât alacak grup içinde bulunanlar ile ganimet alacak grup farklıdır. Ganimet alacak grupta olanlar, Allah: Uluhiyyet mertebesi her mertebenin hakkını veren mertebedir. Ancak ganimeti yine âyette sayılan beş mertebeye dağıtmak için kullanır…

Peygamber; Risalet mertebesi ve onun temsilcisi olan Resülûn Resülu olan varlığı mefhumu Fenâ-Fir Resül olmuş olan bu ganimetten faydalanır, faydalandırır.

Yakınlar (Akraba); Esmâ-i İlâhiyye mertebesi içindir, nefsi emmare istikametinden kullanmayan Hakka teslim etmiş gerçek tarikat erbabı içindir.

Yetim: Yetim babası ölmüş çocuk demektir. Zâhirde babası olsa bile eğer bir kişi Hakk yolunda ise o kişi yetim hükmündedir. Ve bu ganimetten pay alır.

Yolda kalmış olanlar; Hakk yolunda bulunup bağlı bulunduğu yerdeki İrfan ehlinin zâhirden bâtına geçmiş ya da irfâniyet yoluna ulaşmak isteyip bağlı bulunduğu yerde irfâniyet olmadığı için mesafe kat edememiş kişilerdir.

Miskinler; sekene yani sakin olmuş telvin hâlinden kurtulmuş yani başkalarının hâlinin etkisinde kalmayan malı-varlığı kalmamış olandır.

Meganime-ganimetler in kökeni “gani” dir. Sözlük mânâsı “Zengin, varlıklı” demektir. “Gani” ihtiyacı olmayandır. İhtiyacı olmayanda zekât almaz, bilakis zekât verir.

Beyât âyetinde bildirilen Abdiyyet-Risâlet-Uluhiyyet elleri ile bu ganimet Uluhiyetten, Risâlet ve oradandan da Abdiyyete ulaşır.

“Allahussamed” Deki Allah Sameddir.[21] “Samed” ihtiyaç sahibi olmayan gani olandır. Allah (c.c.) zatında zatı ile ihtiyaç sahibi olmayan olarak zatını nitelendirmiştir. Nusret babamız r.a. bir zuhuratında Tac-ı şerifi kendi kendine giydiğini anlatmıştır. Bu hâl başkasına ihtiyacı olmamak ve Samedaniyyet ve ganilik hâlidir.

Haliyle, Efendimiz (s.a.v.), yakınları akrabaları (Ali Muhammed) yetim, Allah yolunda fakat yolda kalmış, sekene halinde olanların ne dünya-ne ahret malına ihtiyaçları yoktur. Kendi varlıklarından geçmiş ve geçme yolundadırlar.

Bir başka boyutu ise;

Allah ismi, ism-i câmi olup Zât’a delalet ettiği için Rahman isminden üstündür. Bu nedenle veren el, alan elden üstündür. Zât ismine mazhar olması hasebiyle Peygamberimiz zekât ve sadaka almamış daima veren-üstün el olma konumunda bulunmuştur.

Veren el sağ el hükmünde ve alan el sol el hükmündedir. Efendimiz (s.a.v.) insân-ı kâmil, akl-ı küll hükmünde olduğundan bir bakıma (40) Hakikat-i Muhammedi olduğundan zekât almaz bunun (1) ini yani Ahadiyyet (zât) mertebesini sol el (Rahmaniyyet) mertebesine nuzül ettirerek. Mal-Beden-Vücud ifna eder ve temizler. Gerçek arınmış Uluhiyyet-Risalet-Abdiyyet mertebesi bağlantısı kurulmuş olur.

Buraya faydalı olur düşüncesi ile Duhâ sûresi 8. Âyeti ilave edelim…


وَوَجَدَكَ عَائِلاً فَأَغْنَى

(93/8) (Ve vecedeke âilen fe agnâ.)

93/8) “Ve seni yoksul bulup zenginleştirmedi mi?”


Burada belirtilen yoksulluktan kasıt fakir hâlidir. Bütün insanların en fakiri halinde yaşayanı Efendimiz (s.a.v)’dir. Fakirlik ayrı bir şeydir fakr ayrı bir şeydir. Efendimiz (s.a.v) “Fakr ile iftihar ederim” buyurmaktadır oysa bütün âlemler kendisi için halkedilen birinde fakirlik denilen bir şey olabilirmi.? Fakr öyle büyük bir mertebedir ki iki âleminde üzerine çıkarak a’mâiyyet mertebesine geçmektedir yâni kimlikler ortadan kalkmakta hakîkatleri-ne dönüşmektedir.

Bir hadisi şerifte belirtildiği üzere “Fakr tamam olunca o Allah’tır” buyurulmuştur. Fakr nefsâniyetinden sonuna kadar soyunmuş olup nefsinden fakr olan demektir, para, mal, mülk fakiri demek değildir. Bu haldeki kişi ne kadar ararsa arasın kendi nefsine, benliğine ait bir şey bulamaz. Kişi nefsâniyetinden çıkıp kendisinde kendine ait bir varlık kalmaz, ancak orada mevcût bir varlık bulunmaktadır, işte o varlık Hakk’ın varlığından başka bir şey değildir.

Zenginliği de aynı şekilde beşeri anlamda mal, mülk zengini zannediyoruz, oysa bu zenginlik rûh zenginliğidir. Daha önce sâdece kendine ait esmâ-i ilâhîyyeleri kullana-biliyor iken daha sonra Allah’ın bütün isimleri ile zengin-leşti. Bu zenginliği bulunmayan bir varlık bütün âlemlere nasıl rahmet edebilir, demek ki Efendimiz (s.a.v) bütün âlemlerden zengin ki âlemlere ikrâm edebiliyor.

“İttikâ malı elden çıkarmak değil, gönülden çıkar-maktır” sözünde olduğu gibi, bize de lâzım olan elimizdeki malı mülkü elden çıkararak fakirlik üzere yaşamak değil, gönüldeki muhabbetini oradan çıkararak, yük olarak taşımamaktır. Su üzerinde giden bir tekne, suyu kendi ilerlemesi için kullanırken oluşacak küçük bir delik ile içine su dolduğunda, o su onu batırmaktadır. Aynı şekilde bizim tekne hükmünde olan bedenlerimize açılan bir delikten girecek olan nefis suları orasını istilâ eder ve o tekneyi batırır, bu delikler olmadığı sürece o suyun üzerinde yüzülerek Hakk’a seyerân edilmektedir.[22]


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(1)