İż yuġaşşîkumu-nnu'âse emeneten minhu veyunezzilu ‘aleykum mine-ssemâ-i mâen liyutahhirakum bihi veyużhibe ‘ankum ricze-şşeytâni veliyerbita ‘alâ kulûbikum veyuśebbite bihi-l-akdâm(e)
Hani (Allah) kendi tarafından bir güvenlik olarak sizi hafif bir uykuya daldırıyor; sizi temizlemek, sizden şeytanın vesvesesini gidermek, kalplerinizi pekiştirmek ve ayaklarınızı sağlam bastırmak için üzerinize gökten yağmur yağdırıyordu.
O sırada size, yine katından bir güven ve esenlik olmak üzere bir uyku sardırıyordu, sizi temizlemek, şeytanın vesvesesini sizden gidermek, yüreklerinize kuvvet vermek ve ayaklarınızı sağlam durdurmak için gökten üzerinize yağmur indiriyordu.
Enfâl 11. ayet, Bedir Savaşı öncesinde müminlere verilen ilahi yardımı ve bunun psikolojik, fiziksel ve manevi etkilerini dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır. Ayet, uyku, su, arınma, şeytanın vesvesesi, kalplerin pekişmesi ve ayakların sabitlenmesi gibi kavramlar üzerinden Allah'ın müminlere olan lütfunu ve zaferin temelini oluşturan unsurları açıklamaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nü'âs (نُعَاس), uykunun başlangıcı, hafif uyuklama halidir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın müminlere savaş öncesi bir emniyet ve rahatlık bahşetmesi, onların yorgunluklarını gidererek zihinsel ve fiziksel olarak savaşa hazırlanmalarını sağlaması anlamındadır. Bu, derin bir uyku değil, aksine uyanıklık ile uyku arasında bir haldir ki, bu sayede düşmanın ani saldırılarına karşı tamamen savunmasız kalmazlar (el-Müfredât, s. 809).
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Nü'âs (نُعَاس), burada 'emân' (güven) ile birlikte zikredilerek, Allah'ın müminlere verdiği bir tür iç huzur ve emniyet hissini vurgular. Bu uyku, korkuyu gideren ve kalplere sükûnet veren bir nimettir. Savaşın gergin ortamında bu hafif uyku, müminlerin moralini yükseltmiş ve onlara ilahi bir destek olduğunu hissettirmiştir (Mecâzü'l-Kur'ân, c. 1, s. 250).
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Emen (أَمْن), korkunun zıddıdır ve kalbin sükûnet bulmasıdır. Ayetteki 'emnete' (أَمَنَةً) kelimesi, nü'âsın (uyuklamanın) bir sonucu veya amacı olarak gelmiş olup, Allah'ın bu uyku aracılığıyla müminlerin kalplerine güven ve huzur indirdiğini ifade eder. Bu, savaşın getirdiği endişe ve korkuyu gideren ilahi bir lütuftur (el-Müfredât, s. 90).
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Emn (أَمْن) kavramı, Kur'an'da genellikle Allah'ın insanlara bahşettiği bir iç huzur, güvenlik ve korkudan arınma hali olarak karşımıza çıkar. Enfâl 11'deki 'emnete' kullanımı, bu ilahi güvenin somut bir tezahürüdür; Allah, müminlerin kalplerine korkuyu gideren ve onlara zafer vaadini hatırlatan bir sükûnet vermiştir. Bu, sadece fiziksel bir güvenlik değil, aynı zamanda psikolojik ve manevi bir güvencedir (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar, s. 104-106).
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Tathîr (تَطْهِير), bir şeyi kirden, pislikten arındırmak demektir. Ayetteki 'li-yutahhirakum' (لِّيُطَهِّرَكُم) ifadesi, indirilen suyun hem abdest ve gusül gibi maddi temizliği sağlamak hem de şeytanın vesvesesi gibi manevi kirlerden arındırmak suretiyle müminleri temizlemesini ifade eder. Bu, hem fiziksel hem de ruhsal bir arınmadır (el-Müfredât, s. 518).
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Tathîr (تَطْهِير), burada suyun temizleyici özelliğiyle birlikte, müminlerin kalplerini ve ruhlarını şeytanın olumsuz etkilerinden arındırma amacını taşır. Savaş öncesi bu arınma, müminlerin manevi güçlerini artırarak Allah'a olan bağlılıklarını pekiştirir ve onları savaşa daha temiz bir ruh haliyle hazırlar (Nüzhetü'l-Kulûb, s. 345).
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Ricze'ş-şeytân (رِجْزَ ٱلشَّيْطَـٰنِ), şeytanın vesvesesi, şüpheleri ve kalplere attığı korkudur. Ayetteki bağlamda, Bedir Savaşı öncesinde müminlerin kalplerine şeytanın verdiği ümitsizlik, korku ve moral bozukluğunu ifade eder. Allah, indirdiği su ve verdiği güvenle bu vesveseyi gidermeyi amaçlamıştır (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân, s. 195).
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Ricze (رِجْز), genellikle azap, pislik ve kötü şeyleri ifade eder. Burada 'ricze'ş-şeytân' (رِجْزَ ٱلشَّيْطَـٰنِ) olarak kullanılması, şeytanın insanlara musallat ettiği her türlü kötü etkiyi, özellikle de kalplere attığı şüphe ve korkuyu kapsar. Allah, bu ayetle müminleri şeytanın bu olumsuz etkilerinden arındırmayı vaat etmektedir (Basâiru Zevi't-Temyîz, c. 3, s. 106).
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Rabt (رَبْط), bir şeyi bağlamak, sağlamlaştırmak demektir. 'Liyerbiṭa alâ kulûbikum' (وَلِيَرْبِطَ عَلَىٰ قُلُوبِكُمْ) ifadesi, Allah'ın müminlerin kalplerine sebat, metanet ve cesaret vermesi, onları korku ve endişeden arındırarak güçlendirmesi anlamındadır. Bu, savaşın zorluklarına karşı kalplerin sağlam durmasını sağlar (el-Müfredât, s. 341).
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Rabtü'l-kalb (رَبْطُ الْقَلْبِ), kalbin güçlendirilmesi, ona sabır ve sebat verilmesidir. Ayetteki bu kullanım, Allah'ın müminlerin kalplerini düşman karşısında sarsılmaz kılması, onlara ilahi bir destekle moral ve cesaret aşılamasıdır. Bu, sadece fiziksel bir bağlama değil, manevi bir pekiştirmeye işaret eder (Umdetü'l-Huffâz, c. 2, s. 250).
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kadem (قَدَم), ayak demektir. 'Yusabbitu bihi'l-akdâm' (وَيُثَبِّتَ بِهِ ٱلْأَقْدَامَ) ifadesi, mecazi olarak savaş meydanında sebat etmeyi, düşman karşısında geri adım atmamayı, kararlılıkla durmayı ifade eder. Allah'ın indirdiği su ve verdiği güven, müminlerin hem fiziksel olarak sağlam durmalarını hem de manevi olarak sarsılmaz bir iradeye sahip olmalarını sağlamıştır (el-Müfredât, s. 660).
Ebû'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Tesbîtü'l-akdâm (تَثْبِيتُ الْأَقْدَامِ), ayakların sabitlenmesi, yani savaşta sebat etmek, kaçmamak ve düşmana karşı sağlam durmaktır. Bu, sadece fiziksel bir duruş değil, aynı zamanda manevi bir kararlılık ve azmin göstergesidir. Allah, bu ayette müminlere hem kalplerine güç vererek hem de ayaklarını sağlamlaştırarak tam bir zafer için gerekli olan tüm desteği sağlamıştır (el-Külliyyât, s. 290).
Enfâl Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
"İz yuġaşşîkumu-nnu’âse emeneten minhu veyunezzilu aleykum mine-ssemâ-i mâen liyutahhirakum bihi veyużhibe ankum ricze-şşeytâni veliyerbita alâ kulûbikum veyusebbite bihi-l-akdâm(e)” Hani (Allah) kendi tarafından bir güvenlik olarak sizi hafif bir uykuya daldırıyor; sizi temizlemek, sizden şeytanın vesvesesini gidermek, kalplerinizi pekiştirmek ve ayaklarınızı sağlam bastırmak için üzerinize gökten yağmur yağdırıyordu. (8/11)
O uyku gaflete düşürüp sizi baskına uğratmak için değildi. Allah tarafından bir güvenlik ve esenlik olmak, korkunuzu silip sizi dinlendirmek içindi.
Şimdi bu uyku hali salik te seyri sülukta Tevhid-i Sıfat Mertebesinde olur.
Tevhid-i Sıfat Burası onuncu (10.) mertebe Tevhid-i Sıfat’tır, Tevhid-i Sıfat : Sıfatların birliği anlamınadır.
Makamı : “Teşbih” (benzetme)dir. “fena fillah” Allahta fani olmaktır.
Zikri : “Ya Ahad”dır.
Âlemi : “Âlemi Ceberrut”tur, (Hakikati Muhammedi)dir.
Peygamberi : “İsa”(a.s.) dır.
Lakabı : “Ruhullah” dır.
Kelimesi : “la mevsufe illâ allah” yani sıfatlanmış olan ancak Allah’tır.
Seyri : “Seyri fillah” Allah’da seyir İdrakı : Kur’anı Keriym Ali İmran 3/185 âyetinde
نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِوكُلّ
“küllü nefsin zaikatül mevti” mealen, her nefis ölümü tadacaktır.” Hali : Kur’anı Keriym Bakara 2/253 âyetinde,
دَنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِعوَآيْ
“ve eyyednahu biruhil kudüsi” mealen, “biz onu ruhül kudüs ile destekledik.” Yaşantısı : Bu mertebede kişi daha evvelce bu varlığın “Esmaül Hüsna” Allah’ın güzel isimlerinden kaynaklandığını idrak etmişti. Bu defa isimlerin dahi kökenlerinin Allah’ın sıfatlarına “Sıfatı Subutiye” yani hayat, ilim, irade, kudret, kelam, semi, basar’a dayandığını ve herşeyin aslında bu sıfatlardan kaynaklandığını anlamaya başlar.
Bu makamın anahtarı ve yükseltisi “Ahad” ismidir, hakikat mertebesinin devamıdır. Burada zikredilen “Ahad” Ahadiyyet mertebesi değil, “Ahad” ismidir.
Bu mertebeye ulaşıncaya kadar epey yükselme kaydeden salik, burada bir mertebe daha yükselir ve “tenzih”ten, “teşbih”e ulaşır.
Mertebe-i İseviyyet’in tahsil yeri “Ruhül Kudüs”ün batınen zuhur mahallidir. “lâ ilâhe ell” müşahade ile “ah” kısmı ise, lafızla söylenmektedir diye özetledi.
Ancak bu makamın olgunlaşması için bir müddet daha misafir olmanız gereklidir, diyerek dersine son verdi.
Museviyyet meşrebinde olanlar dokuz (9) da yani (الله) “allah” lafzının birinci (1.) () “lâm”ında İseviyyet mertebesinde olanlarda on (10)da yani (الله) “allah” lafzının ikinci (2.) () “lâm”ında kalırlar ki burası da okunuşu itibariyle “ella”dır.
O halde onların kelime-i tevhid’leri “lâ ilâhe illa ella” olur. (الله) “allah” lafzının manen ve gerçeği ile oluşturamamışlar “lâ ilâhe” (ilahlar yok) “illa ella” (ancak ancak) diye hayal âleminde uçuşup durmuşlar, sonra tekrar geri dönüp “ilâhe”ye yönelerek, “mutlak ilah”a erişemeden hayallerinde kurdukları ilahlarla baş başa yaşamışlar. İçlerinden çok azı kendi ulaştıkları menzilde tutanabilmişlerdir.
Çünkü buradan sonra ulaşmaları lazım gelen menzil onbirinci (11.) mertebedir ki bu ise, (الله) “allah” lafzında bulunan ancak yazıda ve görüntüde olmayan sadece lafızda söylenen (الله) “allah” lafzının ikinci (2.) gizli (ُ) “elif”idir.
İşte yazıda ve görüntüde olmayan sadece lafızda olan bu (ُ) “elif”e ulaşmak, onlara korku, titreme ve haşyet verdi, çünkü burası varlık ve yokluk sınırıdır.
İseviyyet hakikatini yaşayanlar mertebeleri gereği Hakk’ta fani olup “lâ ilâhe illa ella” (ilahlar yoktur) dedikten sonra, kendilerinin Hakk’ta fani etmiş olduklarından “illa ella” diyerek, fakat neyi tasdik edeceklerinin oluşturamadıklarından halsiz düşüp öylece kalmışlardır.
Bu mertebenin taklitçileri ise, “lâ ilâhe illa ella” derken kolaylarına gelip “lâ ilâhe illâ ilâhe”ye dönüştürüp gerilere dönerek, tekrar kesrete ve putperestliğe dönmüşlerdir.
İşte İsa (a.s.) dünyaya dönmeden evvel son kalan iki (2) mertebeyi idrak edecek ve böylece (الله) “allah” lafzını gerçekten idrak ederek söyleyecek ve “Muhammedi” olacak ve tekrar dünyaya geldiğinde “şeriat-ı Muhammedi” ile amel ve tatbikatta bulunacaktır.
Daha evvelki bölümlerde “Kelime-i Tevhid”in “nüzül” inişini, sonra da “uruc” çıkışını ve ayrıca çıkılışını da izah etmeye çalışmıştık ve on üçüncü (13.) mertebeye yani (الله) “allah” lafzının ikinci (2.) () “lâm”ına “Mertebe-i İseviyet”le ulaşmıştık.
Fakat bu sefer önümüze, lafızda olup da yazıda, görüntüde olmayan bir “mertebe” (ُ) “elif” çıkmıştı. İşte bu (ُ) “elif”in vücudunun olmayışı “sidre-i münteha”dır. Cebrail (a.s.) ın “yanarım” dediği Hz. Peygamberin “yanarsam ben yanayım” deyip yükseldiği yerdir ve oraya ancak gerçek muhammedilere yol vardır.
Onuncu (10.) mertebedeki sistem diğer mertebelerdeki sistem gibi değildir. Buradan karşıya (ُ) “elif”e ulaşmak, diğerlerinde olduğu gibi burada da imkansızdır. Çünkü bir vücud yok sadece lafız ve mana vardır.
Oraya geçmek için onuncu (10.) mertebede bekleyen kimselerin onda yapacakları birşeyleri yoktur, çünkü oranın sakinleri “fena fillah”da fani olmuş bulundukları yerde tam sakin olmuş gibi, hareketsiz görünürler. Bu hallerinden dolayı kendilerinde kalkıp da bir sonra ki aşamaya ulaştırmak için yapacakları talepleri de yoktur, çünkü olamaz.
Buradan yukarıya ancak seçilerek, başkaları tarafından alınarak götürülürler. O da şöyle olur, kendilerinden geçmiş Hakk’ta fani vaziyette sakin olarak beklemede olanlara onbirinci (11.) muhammediyyet mertebesinden bir elçi yollanır, yanlarına geldiğinde “fani” olduklarından farkına varmazlar, ancak o elçi onlara yavaş yavaş dokunur. Bazıları uyanır, bazıları hiç uyanmazlar. Uyananlar yarı dalgın olanlardır, derecelerini eksik yapanlardır.
Uyanmayanlar ise, gerçekten Hakk’ta fani olmuş, Hakk tecellisi içinde kendilerini tamamen kaybettiklerinden uyanamamışlardır. İşte bunların arasından seçilen bazı “fena fillah” sakinleri, oradan alınarak o mertebenini başka bir bölümünde yeni bir ameliyeye tabi tutulurlar.
Şöyle ki, kendilerinde, batınlarında kemale ermiş, “hakikati İseviyye”nin ma’nâsını alıp cesedini orada bırakırlar, “manayı İseviyyet”in kulağına (yeni doğan çocuğun kulağına okunan Ezan-ı Muhammedi gibi) “Ezan-ı Muhammediyye”yi okurlar, o andan itibaren, “manayı İseviyye” “manayı Muhammediyye”ye dönüşür ve onbirinci (11.) mertebenin kapıları açılmış, böylece o mertebenin namzeti olmuş olurlar.
Bu ameliyeden sonra gelen elçiler, onuncu kattan seçilen çok az sayıda olan namzetlerle, görünmeyen (ُ) “elif”in sakinleri olmak ve oranın halini tahsil etmek üzere onbirinci (11.) kata yükseltirler. Bu mertebe “Tevhid-i Zat”tır.[35]
Bu âyet-i kerimenin açıklamasının Mesnevi-i Şeriften anlamaya devam edelim…
149. Bu murdarlıktan kurtulur ve temizlik götürür. Onun teni "yutahhira- küm'den müntefi” olur.
“Yutahhiraküm” lafzıyla, sûre-i Enfal’de (8/11) “Allah Teâlâ sizin üzerinize onunla temizlenmek için gökten su indirir ve sizden şeytanın murdarlığını giderir” âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Bu âyetin sebeb-i nüzûlü budur ki: Bedir gazâsında müşriklerin askeri su tarafında idi. Mü’minlere su tedâriki güç oldu. Halbuki mü’minlerin ba’zılarına su da iktizâ etmiş idi. Şeytan onların kalbine “Eğer siz hak üzerine iseniz, niçin böyle susuz ve kirli bir hâlde kaldınız? Halbuki müşriklerin suyu boldur” diye vesvese vermeye başladı. Müte-akiben yağmur yağdı, asker-i İslâm suya kandılar; ve şeytanın vesveseleri onlardan zâil oldu. Cenâb-ı Pîr efendimiz “mücâhedeyi ve riyâzet”i “rahmet suyu’’na teşbîh edip bu riyâzet sebebiyle sâlikin mâsivâ-yı Hak’la huzûzât-ı nefsâniyye cünüblüğünden kurtulacağını ve tahâret-i cismiyye hâsıl olup “Yutahhiraküm" âyet-i kerîmesinin ma’nâsından intifa’ eyleyeceğini ve şeytanın vesveseleri zâil olacağını beyân buyururlar.
150. Şeytan seni korkutur ki, "Sakın ve sakın bundan pişman olursun ve mahzun olursun!”
151. "Eğer sen bu heveslerden cismi arıtır isen, sonra pişman ve gamlı olacaksın!" Ey sâlik, sen riyâzete başlayıp eki ve şürbü tenkîs ettiğin vakit şeytan seni korkutur ve kalbine vesvese verip der ki: “Sakın sakın ha, bu mücâhede ve riyâzetten pişman olursun ve senin cismine yapacağı za’f ve fenâlıktan dolayı mahzûn olursun!"
152. "Bunu ye, hardır ve mizacına ilâçtır; ve onu nef ve ilâçtan dolayı iç!" Ve kezâ der ki: “Şu nevi’ gıdâlan ye ki, onlarda harâret vardır ve senin tab'ın bâriddir. Binâenaleyh bu gıdâlar senin mizâcının ilâcı olur; ve şu mâyiâtı da vücûduna nef i olduğu ve ilâç olacağı için iç! Zîrâ Resûl-i Ekrem hazretleri “Kavî olan mü’min hayırlıdır ve Allah Teâlâ’ya zayıf olan mü’minden daha sevgilidir" buyurur.
153. “Hem bu niyet üzerine ye iç ki, ten rûhun merkebidir. O şeyi huy etmiştir ona asvabdır.” Hadîs-i şerîfde “Nefsin senin binek hakanındır, ona rıfk ile muâmele et!” buyrulduğu cihetle nefsini zayıf düşürme ve onu aç bırakarak ta’zîb etme! Sonra sana merkeblik vazîfesini yapamaz. Ve nefsinin alıştığı şey her ne ise ona en asvab[36] ve muvâfık olan şey de odur.”
154. "Sakın huy döndürme ki ona halel gelir! Dimağa ve kalbe yüz illet doğar." Ya’ni, “Resûl-i Ekrem hazretleri “Bedenin mecmû’na alıştığı şeyi ver!” buyurduğu cihetle bedenin i’tiyâdını bozma ve ülfet ettiği şey ne ise onu ver! Eğer buna muhâlif hareket edersen bedenin sıhhati bozulur. Dimağda ve kalbde birçok illetler peydâ olur. Sonra ibâdete kudretin kalmaz.”
155. O alçak şeytan böyle tehdîdler getirir. Halk üzerine yüz efsun okur.
O alçak şeytan zâhirde ma’kül görünen böyle tehdidler gösterir. Fakat bunlann hepsi cismi kuvvetlendirip rûhu zayıflatmak içindir. Halk üzere bu gibi birçok efsûn okur, ya’ni aldatıcı vesveseler söyler.
156. Kendisini zlemedim demiştirdevâda Calinos gibi yapar. Nihâyet hasta olan nefsini altadır.
“Calinos”, etıbbâ-i yunâniyyeden meşhur bir hekîmin adıdır. Ya’ni, “Şeytan kendisini, senin nefsinin tedâvisi husûsunda Calinos gibi bir hâzık doktor yapar. Nihâyet senin ma’nen hasta olan nefsini aldatır ve o hastalık içinde imrâr-ı hayât etmesine sebeb olur.”[37]
Ehlullahtan biri bir gün halk arasına karışıp ülfet ettim, bir hafta gönül hamamında temizlemedim demiştir