Velâ tekûnû kelleżîne kâlû semi'nâ vehum lâ yesme'ûn(e)
İşitmedikleri halde, "işittik" diyenler gibi de olmayın.
Ve işitmedikleri halde "işittik" diyenler gibi olmayın!
Enfâl Suresi'nin 21. ayeti, müminleri Allah'a ve Peygamber'e itaate çağırırken, işitmedikleri halde işittiklerini iddia edenlerin ikiyüzlü tutumundan sakınmaları konusunda uyarmaktadır. Ayet, 'işitme' fiilinin hem fiziksel hem de idrakî boyutunu vurgulayarak, gerçek anlamda dinlemenin ve itaat etmenin önemini ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kevn (كون) kelimesi, bir şeyin varlığa gelmesi, meydana çıkması ve bir halden başka bir hale geçmesi anlamlarını taşır. Ayetteki 'lâ tekûnû' (لا تكونوا) ifadesi, müminlerin, dinledikleri halde dinlememiş gibi davrananların durumuna düşmemeleri gerektiğini, yani o vasfı taşımamaları gerektiğini belirtir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kevn (كون), bir şeyin varlığının gerçekleşmesi veya bir vasfı kazanmasıdır. Ayetteki nehiy, müminlerin, 'dinledik' deyip de aslında dinlemeyenlerin ahlakını ve durumunu benimsememeleri, o hale bürünmemeleri gerektiğini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Kavl (قول), dil ile ifade edilen her türlü sözdür. Ayetteki 'kâlû' (قالوا) ifadesi, münafıkların veya samimiyetsiz kişilerin, gerçekte dinlemedikleri halde 'dinledik' şeklindeki iddialarını, yani sözlü beyanlarını aktarır. Bu, onların iç dünyalarıyla dışa vurdukları sözler arasındaki çelişkiyi gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kavl (قول) kelimesi, Kur'an'da sadece bir sözü ifade etmekle kalmaz, aynı zamanda bir duruşu, bir iddiayı ve hatta bir inancı da temsil edebilir. Ayetteki 'kâlû' (قالوا), 'dinledik' şeklindeki sözün, gerçek bir dinleme eylemine dayanmayan, aksine bir aldatma ve ikiyüzlülük ifadesi olduğunu belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Sem' (سمع) kelimesi, Kur'an'da sadece kulağın fiziksel işitme eylemini değil, aynı zamanda anlama, idrak etme ve itaat etme anlamlarını da içerir. Ayetteki 'semi'nâ' (سمعنا) ifadesi, 'dinledik' diyenlerin aslında bu dinlemenin gerektirdiği idrak ve itaatten yoksun olduklarını, yani mecazi anlamda işitmediklerini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sem' (سمع), bazen sadece sesin algılanması, bazen de anlama ve kabul etme manasında kullanılır. 'Semi'nâ ve ata'nâ' (سمعنا وأطعنا) ifadesi, işitmenin itaatle birlikte kullanıldığında tam anlamını bulduğunu gösterir. Ayetteki 'semi'nâ' (سمعنا) iddiası, bu tam anlamdan yoksun, içi boş bir beyandır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Sem' (سمع) fiili, Kur'an'da genellikle sadece fiziksel işitmeyi değil, aynı zamanda işitilen şeyi anlama, kabul etme ve gereğini yerine getirme anlamlarını da barındırır. Ayetteki 'semi'nâ' (سمعنا) ifadesi, bu derin anlamdan yoksun bir iddiayı temsil eder; yani onlar, işittiklerini iddia etseler de, aslında işitmenin gerektirdiği idrak ve itaati gerçekleştirmemişlerdir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sem' (سمع) kelimesi, Kur'an'da bazen hakikati idrak etme ve öğüt alma anlamında kullanılır. Ayetteki 'lâ yesme'ûn' (لا يسمعون) ifadesi, onların sadece fiziksel olarak duymadıklarını değil, aynı zamanda kalben ve aklen hakikati idrak etmediklerini, öğüt almadıklarını ve dolayısıyla itaat etmediklerini belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Sem' (سمع) fiilinin olumsuz kullanımı, sadece sesin kulağa ulaşmamasını değil, aynı zamanda işitilen şeyden faydalanmama, anlamama ve gereğini yapmama durumunu da ifade eder. Ayetteki 'lâ yesme'ûn' (لا يسمعون), 'dinledik' diyenlerin aslında dinlemenin ruhundan ve amacından uzak olduklarını, yani işitme eyleminin kendileri için bir anlam ifade etmediğini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'işitme' (sem') kavramı, genellikle 'anlama' ve 'itaat etme' ile yakından ilişkilidir. 'Lâ yesme'ûn' (لا يسمعون) ifadesi, bu kişilerin sadece fiziksel olarak duymadıklarını değil, aynı zamanda ilahi mesajı anlamaya ve ona uymaya yönelik bir içsel isteğe sahip olmadıklarını, yani manevi bir sağırlık içinde olduklarını gösterir.
Enfâl Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(Kur’ân’ı) işitmedikleri hâlde, “işittik” diyenler gibi de olmayın. (8/21)
“semi’” işitme zahiri duygu olarak değil, bâtıni olarak ifade edilmektedir. Hakk’ın sözüni işitselerde kulaklarından içeri irmeyenler gibi olmayın. Bunun içinde kulak ayarlarının yapılması ve museviyet mertebesinin kişinin gönlünde açılımının olması gereklidir.
Bilindiği gibi mesnevi-i şerif dinle diye başlar…
Mesnevî-i Şerîf’e "dinle" hitâbı ile başlanması da, insâni kemâlâttan olan ilim ve irfânın, insanda kulak yolundan oluşacağına işârettir. Ve Kur’an-ı Kerîm'de de işitmek, görmenin önüne alınmıştır. Nitekim Firavun'u dâvete me’mûr olan Mûsâ ve Hârûn (aleyhime's-selâma)a hitâben Hak Teâlâ, Tâhâ sûresinde “lâ tehâfâ innenî meakumâ esmau ve erâ” (Tâhâ, 20/46) Yâni "Korkmayınız, muhakkak ben sizinle beraberim. İşitirim ve görürüm" buyurmuştur. Başka âyetlerde de benzer ifâdeler oldukça çoktur.[59]
Elmalı Tefsirinde bu âyet yorumu şöyledir.
Öyleleri gibi olmayın ki: onlar, işittik dediler de hâlâ işitmiş değiller. Dilleriyle "işittik" diye iddia ederler, fakat hakkiyle dinlemiş ve anlamış değiller. Anlasalar bile anladıklarını icra edip, yerine getirmezler. Sanki hiç duymamış, işitmemiş gibi hareket ederler. İşte siz bunlar gibi olmayın. Zira Allah katında bütün dabbelerin (yani yeryüzünde yaşayan bütün canlıların) en şerlisi, en kötüsü o sağırlar, o dilsizlerdir: O kulağı olduğu halde hakkı duymayan, o dili olduğu halde hakkı söylemeyen sağır ve dilsizlerdir ki akıllanmazlar, akıllarını kullanmazlar. Kulak yok, dil yok, akıl yok. İşte bu hâl en aşağılık canlıların halidir. Kötülük yapmaya gelince var, fakat hakka gelince yok. Bu da en aşağı hayvanlardan daha aşağı ve aynıyle şer olan hayvanların hâlidir ki, bunlar insan şeklinde bulunan zararlı hayvanlardır. Yılanlara bile birşey duyurmak mümkün olur da bunlara olmaz. Evvela işitmesi olmayanın konuşması olmaz. Doğuştan sağır olan konuşmaktan mahrum olur. Çünkü sözü, işitme duyusu olan kimse belleyebilir. Ve işittikten sonradır ki, başkasına söyleyebilir. Sözün de anlamaya pek büyük hizmeti vardır. Gerçi herhangi bir duyudan mahrum olmak bir idrak kaynağından mahrum olmak demektir. Fakat dil bu noksanı oldukça telafi eder. Mesela, koku alma duyusu olmayan ve lâkin dil bilen ve dinleyip anlayacak durumda olan birine, kokmuş bir şeyi söyleyip anlatmak mümkün olur. Bununla beraber sağır ve dilsiz olmak da bütünüyle aklın yok olması demek değildir. Nice sağır ve dilsizler bulunur ki, akılları vardır. Bir sağır ve dilsizin biraz aklı varsa bazı şeyleri anlaması ve hatta işaretle veya yazıp çizmekle bazı isteklerini anlatması mümkün olur. Fakat sağır ve dilsiz olduğu halde üstelik akılsız da olursa son derece perişan ve çaresiz bir durumda kalır. Bununla beraber kendisine ve başkasına karşı yine de mutlak bir kötülük olması da lazım gelmez. Lâkin kulağı var hakkı duymaz, duymak istemez; dili var, hak söylemez, söylemek istemez; aklı var, fakat hakkı anlamaz, anlamak istemez. Böylesine sağır, böylesine dilsiz, böylesine akılsız kimseler yok mu, işte onlar hayvanların hayvanı, fenaların fenası ve gerçekte gerek kendilerine ve gerekse başkalarına karşı şerlerin şerridirler. Birçok canlılardan üstün olmalarına ve öteki canlılardan ayrıcalık kazanmalarına sebep olmak üzere Allah'ın kendilerine ihsan ettiği yetenek ve özellikleri, hakkı anlamak için verilen bu güçleri böylesine geçersiz kılıp dumura uğratanlarda hayır namına hiç bir şey yoktur.[60]