İnne şerra-ddevâbbi ‘inda(A)llâhi-ssummu-lbukmu-lleżîne lâ ya'kilûn(e)
Şüphesiz, yeryüzünde yürüyen canlıların Allah katında en kötüsü, akıllarını kullanmayan (gerçeği görmeyen) sağırlar, dilsizlerdir.
Çünkü yeryüzünde dolaşan canlıların Allah katında en kötüsü anlamayan ve düşünmeyen sağırlarla dilsizlerdir.
Enfâl Suresi 22. ayet, Allah katında en kötü canlıların, hakikati idrak edemeyen, manevi olarak sağır ve dilsiz olanlar olduğunu vurgular. Ayet, işitme, konuşma ve akletme yetilerinin sadece fiziksel değil, aynı zamanda idrak ve anlama boyutundaki önemine işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Şer kelimesi, genellikle hayrın zıddı olarak kullanılır ve istenmeyen, hoş olmayan her türlü durumu ifade eder. Ayetteki 'şerre' ifadesi, 'en kötü' anlamında tafdil (üstünlük) kalıbında gelerek, Allah katında en değersiz ve zararlı varlıkları nitelemektedir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Şer, nefret edilen, çirkin görülen ve zararlı olan şeydir. Ayetteki kullanımıyla, Allah'ın rızasına aykırı düşen, hakikati idrakten uzak olanların, yaratılmışlar içinde en aşağı mertebede olduğunu belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Dâbbe kelimesi, yeryüzünde yürüyen, hareket eden her canlı için kullanılır. Ayetteki 'ed-devâbb' ifadesi, insanları da kapsayan geniş bir anlamda, Allah'ın yarattığı tüm canlı varlıkları ifade eder. Burada, akletmeyen insanların, hayvanlardan daha aşağı bir seviyeye düşürüldüğü vurgulanır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Dâbbe, yeryüzünde debelenen, yürüyen her şeydir. Ayetteki kullanımı mecazidir; akıl nimetini kullanmayan insanları, hayvanlar gibi sadece içgüdüleriyle hareket eden varlıklar olarak tasvir eder, onların manevi körlüğünü ve sağırlığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sağır (asamm), işitme yeteneğini kaybetmiş kimsedir. Kur'an'da bu kelime genellikle mecazi anlamda kullanılır; hakikati işitmeyen, öğütlere kulak vermeyen, kalbi mühürlenmiş kimseleri ifade eder. Ayetteki 'es-summu', Allah'ın ayetlerine karşı sağır olan, hakikati duymak istemeyen kişileri anlatır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'sağırlık' kavramı, sadece fiziksel bir engel olmaktan öte, ilahi mesajı idrak edememe, hakikate karşı duyarsız kalma durumunu ifade eder. Bu ayette, Allah'ın ayetlerini işitmeyen ve anlamayanların, manevi olarak sağır oldukları belirtilir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Bekm, konuşma yeteneği olmayan, dilsiz kimsedir. Kur'an'da bu kelime, hakikati ifade edemeyen, doğruyu söylemekten aciz olan veya batılı savunan kimseler için mecazi olarak kullanılır. Ayetteki 'el-bukmu', hakikati dile getiremeyen veya batıl sözler sarf eden kişileri tasvir eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Bükm, dilsizlik halidir. Ayetteki kullanımı, sadece fiziksel bir engel değil, aynı zamanda hakikati ifade etme ve savunma yeteneğinden yoksun olmayı, batıl üzere susmayı veya batılı konuşmayı ifade eder. Bu kişiler, işitme ve konuşma yetilerini hakikat yolunda kullanmayanlardır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Akıl, bir şeyi bağlamak, tutmak anlamına gelir. İdrak ve düşünme yeteneği için kullanılır çünkü akıl, insanı yanlışlardan alıkoyar ve doğruya bağlar. Ayetteki 'lâ ya'kılûne' ifadesi, bu kişilerin sadece duymak ve konuşmakla kalmayıp, aynı zamanda duyduklarını ve gördüklerini idrak edip anlamlandıramadıklarını, yani akıl nimetini kullanmadıklarını belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Akıl, Kur'an'da genellikle düşünme, anlama, idrak etme ve sonuç çıkarma yeteneği olarak geçer. 'Lâ ya'kılûne' ifadesi, bu kişilerin ilahi mesajları ve evrendeki ayetleri derinlemesine düşünme ve onlardan ders çıkarma yeteneğinden mahrum olduklarını, bu nedenle de manevi körlük ve sağırlık içinde yaşadıklarını vurgular.
Enfâl Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
"İnne şerra-ddevâbbi ‘inda(A)llâhi-ssummu-lbukmu-llezîne lâ ya’kilûn(e)” Şüphesiz, yeryüzünde yürüyen canlıların Allah katında en kötüsü, akıllarını kullanmayan (gerçeği görmeyen) sağırlar, dilsizlerdir. (8/22)
“devâbbi” Dabbe insan türü canlı mahluklardır. Bunların en şerlisi Hakk’ı duymayan ve Hakk’ı konuşmayan canlılardır.
Mesnevi-i Şerif ve Fusûs’ül Hikem de bu insan türünün yalnız bizim Âdemimiz nesli ve başka gezegenler üzerinde yaşayan insan nesilleri olduğu belirtilmektedir.[61]
4527. “Koruğa bakarım, meyi âşikâr görürüm, yoka bakarım şeyi âşikâr görürüm."
“Meselâ koruğun sûretine ve nakşına bakarım, onda üzüm şarâbını görürüm; ve yoka, ya’ni “adem-i izâfî” âleminde olan ma’nâya bakarım, o ma’nâ-yı vücûd-ı izâfî âleminde âşikâr olarak bir “şey” olmuş görürüm.” Meselâ çekirdeğin içindeki ağaç, adem-i izâfîdedir; vaktâki o çekirdek neşv ü nemâ bulup içinde ağaç çıkar, vücûd-ı izâfî âleminde bir şey olur.
4528. "Sırra bakarım, gizli bir âlem görürüm; cihandan Âdemi ve Havvâ bilmemiş." Bu beyt-i şerîfde bir ma’nâ-yı azîme işâret buyrulur. “Sır âlemine, ya’ni a’yân-ı sabite âlemine nazar ederim, gizli bir âlem görürüm ki, o cihândan Âdem ve Havvâ bitmemiş ve neşv ü nemâ bulup, zuhûr etmemiştir.” Ma’lûm olsun ki, hakîkat-ı muhammediyye mertebesi, vücûd-ı mutlakın, mertebe-i ahadiyyeden ve bu mertebe-i ıtlâkdan, mertebe-i vahdete tenezzülünden ibârettir. Bu i’tibâr ile, bu hakikatin ibtidâsı ve intihâsı yoktur. Bu hakikatin bir mertebeye daha tenezzülü, mertebe-i vâhidiyyet olup, bu mertebede ilm-i İlâhîde a’yân-ı sâbite zâhir olur ve buna “hakîkat-ı insâniyye” mertebesi dahi derler. Ve ayn-ı vücûd olan fezâ-yı bî-nihâyede tekevvün ve tefessüd edecek avâlimin sûretleri bu mertebede yekdîğerinden temeyyüz ederler; zîrâ fezâda bizim âlemimiz gibi pekçok âlemler vardır ve peyderpey bu âlemler tekevvün ve tefessüd etmektedir, bunların üzerlerinde her birinin kavânîn-i tabîiyyesi mûcibince nebât ve hayvân husûle gelir ve Âdemler ve Havvâlar vücûd bulur. Bu ma’nâ Kur’ân-ı Kerîm’de mezkûrdur: (Şûrâ, 42/29) Ya’ni “Semâvâtın ve arzın halkı ve onlarda dâbbe cinsinden olan şeylerin neşri Allâh’ın varlığının alâmetlerindendir.” Dîğer âyet-i kerîmede (Neml, 27/25) ya’ni "Göklerde ve yerde hubûbât çıkaran Allâh’a secde etmezler mi?” buyrulur. Ve insana da "dâbbe" buyrulduğu (Enfâl, 8/22) ya’ni “Devâbbın şerlisi Allah indinde, taakkul etmeyen sağır ve dilsiz olan kimselerdir" âyet-i kerîmesiyle sâbittir.
4529. Muhakkah sizi elest âleminin zerreleri vaktinde ayağı bağlanmış ve menhus ve süflî görmüşüm dür."
“Âlem-i ervâhda herkesin rûhu zerreler hâlinde mütemessil olup (A’râf, 7/172) [“Ben sizin Rabb’iniz değil miyim?”] hitâbma muhâtab oldukları vakit, ben sizin ayn-ı sâbitenize bakıp, ayağı bağlanmış ve baş aşağı olmuş ve süflî bir halde görmüşümdür.
4531. “Direklersiz göğün hudûsundan evvel bilmiş olduğum, şey ziyâde olmadı."
“Umud”, “imâd’in cem’idir. İmâd, direk demektir. “Göklerin direkler olmaksızın hudûsundan mukaddem, a’yân-ı sâbite âleminde müşâhede edip bilmiş olduğum ma’lûmât, bu âlem-i şehâdette ziyâdeleşmedi.” Bu beyt-i şerîfde “Âsumân-ı bî-amed” ta’bîriyle (Ra’d, 13/2) ya’ni “Öyle Allah Teâlâ’dır ki, gökleri direkler olmaksızın yükseltti” âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Bu âyet-i kerîmede manzûme-i şemsiyyeyi teşkîl eden seyyârâtın muallakda devr ettiklerine işâret olunur. Ya’ni manzûme-i şemsiyye fezâda tekevvün etmezden evvel, ilm-i İlâhîde sabit olan suretlerini rûhum ile bilmiş idim. Bu manzûmenin tekevvününden sonra dahi o ma’lûmâtım ziyâdeleşmedi, zîrâ bildiğim hâl üzere tekevvün etti.
4531. Muhakkak sizi baş aşağı görüşüm, ondan evvel ki sudan ve çamurdan bilirim."
“Sudan ve çamurdan” ta’bîriyle, cism-i kesîf-i unsurîye işâret buyrulur. “Bâlîden”, büyümek, neşv ü nemâ bulmak demektir. Ya’ni “Ey üserâ-yı Kureyş, ben cism-i kesîf-i unsun ile bu âlem-i şehâdete gelip neşv ü nemâ bulmazdan evvel, âlem-i ma’nâda sizi baş aşağı gelmiş bir halde görmüşümdür.”
4532. “Yeni görmedim, tâ ki onunla şâdî edeyim; bunu sizin ikbâliniz içinde görüyor idim."
“Ben sizin bugünkü mağlûbiyetinizi yeni görmedim, tâ ki bu yeni görüş sebebiyle mesrûr olayım; ben sizin bu hâlinizi, sizin hâl-i ikbâlinizin içinde de görüyor idim.”[62]
Fusûs’ül Hikem ile devam edelim;
Hakkın vücudunun bu mevcudadın ne sonu ne de başı vardır. Ezelidir, bu yüzden onun sıfat ve esması dahi kadimdir. Yani bu âlemler ezelidir. Sıfat ve esmanın zuhuru hükümleri ve eserleri asla son bitiş kabul etmez. Şu halde Hakkın tecelli etmediği bir an yoktur. Nitekim Âyet-i Kerimede 55/29 da buyrulur. “Hak Teâlâ her an yeni bir şendedir.” Hak Teâlâ ezelen ve ebeden halıktır, halkedicidir. Rezzaktır, rızık vericidir, demek ki varlıklar var ki onları rızıklandıracak. Kendi Rezzak ismi ebedi olduğundan o da ebedi faaliyettedir.
Cenâb-ı Hakkın esması iptal olmaz. Gaffardır, örtücüdür, afedicidir. Muhittir, her yeri kaplamıştır. Muhyidir, hayat vericidir.
Böylece bütün bu esmâlar bakidir. Böylece vücut kadim olduğu gibi, kadim olan bu vücudun keyfiyeti, özelliği zuhuru sonradan meydana geldi diye düşünülen şey dahi kadimdir.
Çünkü Hakkın varlığında baki kaldığından O da kadimdir. Sonradan meydana gelen fertlerin evveli ve ahiri vardır. Hudus oluşumunun evveli ve ahiri yoktur. Hakkın halk etmediği bir an yoktur. Her an yeni bir şey halk etmektedir. Sonsuz feza aynı Hakkın vücududur. Ve onda bir taraftan yenilenme, oluşum, diğer taraftan da bozulma vardır. Kainat; bu varlığın zuhur yeridir ve nihâyetsiz âlemlerin üzerinde ezelen meydana gelen insanların fertleri hâdistir.
İnsan ma’nâ olarak mevcut ama fertler olarak hâdistir. İşte bizden evvel de bu âlemde insanlar yaşadı, bizden sonra da yaşıyacaklar, Bizim Âdemimizle birlikte Hz. Resulullah’a gelen bu seyir bu bizim neslimiz. İşte orta kıyamet dedikleri budur. Ama bizden önce de bu âleme Âdemler, Muhammedler geldi. Bu dünyada ve başka âlemlerde de geldi. Bizim orta kıyametimiz koptuktan sonra bu yerküre belirli bir süre boş olarak kalacak, 200 milyon senelik bir değişim olacak, 200 milyon yılın sonlarına doğru tekrar Âdem meydana gelecek burada.
Eğer sadece bizim Âdemin nesli var dersek Allah’ı sınırlamış oluruz. Allah’ın varlığı baki olduğuna göre tecellileri baki olduğuna göre zuhurları her an yeni bir zuhur olduğuna göre bizim Âdemimiz ve Resulullah (s.a.v.) ve kıyametimize kadar gelecek olan süre yaklaşık 10 bin senedir. Sonsuz âlemi Canab-ı Hak 10 bin sene için mi yarattı/halketti? “Sen olmasaydın bu âlemleri halk etmezdim” buyuruyor. Hz. Resulullah gitti, Cenab-ı Hakk bu âlemleri niye tutsun? Bu âlemlerin varlık sebebi ortada yok niye tutsun? Demek ki yenileri gelecek.
İşte 18 bin âlemin var edilişi insan-ı kamilin devamına, eğer bizim Âdem neslinin bitmesiyle kıyamet ve sonunda başka insan nesli gelmeyecek dersek; O zaman bütün âlem yine Cenâb-ı Hakk “ÂMA” haline dönüşmesi lazım gelecektir.
Bütün âlemin son bulması lazımdır. Çünkü varlık sebebi olan insan yeryüzünden kaldırıldıktan sonra Cenab-ı Hakk bu âlemleri ne yapsın. Ama Cenâb-ı Hakkın esmâsının ve sıfatlarının sonsuz olduğuna, kendisi ebedi olduğuna dolayısıyla esma ve sıfatlarının da zuhurlarının da ebedi olduğuna göre insan da ebedi olarak gelip gidecektir, bu âlemde.
İşte hadis olan bu gelen fertler mana olarak ezelidir, hadis olan buradaki fertlerdir. Ama bunların hadisliği görüntüdedir. Ayrıca batıni olarak onlarda gerçektir. Onların da sonu başı yoktur. Senin başlangıcın ma’nâ âleminde, Zât âlemindedir, sonun yine ordadır. Ama zuhur olarak dünyada görünüş süresi var o da dünyada ebedi olmadığındandır.
Eğer dünya ebedi olsaydı sen de ebedi olacaktın. Buranın hakikati madde âleminin yaşantısı bir taraftan olma bir taraftan bozulma olduğu için bu cesetler de bu kanuna tabidir. Senin batının ne kadar ebedi olursa olsun zahir birimsel yön elbette bozulacaktır. Bu da belirli bir sistemin içinde yaşamanın etkisidir. Bozulma olmazsa dünyadan gitmen münkün olmaz, ahirete intikalin mümkün olmaz.
Dünya da mana ile ahiret arasında bir berzahtır. Nasıl isim, kelime o madde ile mana arasında bir berzah ise senin vücudun da ma’nâ âlemin ile ahiret âlemin arasında bir berzahtır. Berzahlar olmazsa geçişler de olmuyor. İşte insanların fertleri hâdistir, böylece insan hem ezeli hem de hâdistir. Mana yönüyle ezeli, zuhur yönüyle de hâdistir.
Resül’ün (s.a.v.) hadisi denildiği zaman ondan sonradan zuhura çıkanlar anlamındadır. Hz. Resül (s.a.v.) in yaşadığı süre içinde kendi varlığından sonra açığa çıkan anlamındadır. İnsanın varlığının daimi ve ebedi olduğunu gösterir. Neş’e hâdis olmak anlamındadır, yani değişik değişik zuhur hadis olmak ma’nâsınadır, yani sonradan olma ma’nâsınadır, bu cümlenin açık olarak manası, şimdi o ezeli hadis ve hadis-i daimi ebedi olan insandır. Hadis-i ezeli ve hadis-i daimi olan insandır. Şu halde insan kadim olan Hakkın varlığında yani hakkın varlığında ezelden ebede kadar mevcuttur. Yukarıdaki izahlar şerh eden büyük insanların verdikleri manaya göredir.
Ve bu zevat-ı kiram insan-ı kamil beşeriyeti yönüyle hadis, ama ezeli hakikati ruhiyesi yönüyle de ezelidir. Bu beyan dahi doğrudur, insan fertlerine nazaran doğrudur, zira henüz âlem-i sûrette zahir olmayan her bir ferdin bir hakikat-i ruhiyesi vardır. Fakat insan mefhumunun âlem-i sûrette ezelden beri mevcut olmadığı mülahazası dar düşüncedir. Zira âlem-i sûret ef’âl-i ilâhiyenin aynasıdır. Ef’âl-i ilâhiyenin ezelden ve ebeden durdurulması caiz değildir.
Yani ef’âl-i ilâhiyenin durdurulması mümkün olmaz. Ef’âl-i ilâhiye durdurulmayıp devamlı olduğuna göre dolayısıyla bu insanlar devamlı olarak gelecek ama bu dünyada gelecek ama başka âlemde.
Bizim galaksimiz de 100 milyar yıldız vardır. 100 milyarda bir ihtimal düşünülüyor. 100 milyar galaksi var, her galakside bir tane olsa 100 milyarda bir ihtimal ki bu da yüzlerce, binlerce dünya yani üzerinde insan yaşayan dünya ihtimali ortaya getirir. Kur’ân-ı Kerim’de bu hususlardan bahseden yerler de vardır.
Bizim âlemimiz yok iken yani güneş sistemi henüz yok iken sonsuz, nihâyetsiz uzayda başka âlemlerde insan sûretleri var idi. Daha henüz bizim insanımız yani bizim neslimiz bizim ilmimiz daha henüz diğerlerine ulaşıp da onların varlığını tespit edecek durumda değil bizim şimdi içinde bulunduğumuz medeniyet teknoloji daha onları tespit edecek durumda değil, ama bu âlemlerde bizden önce çok değişik insanlar, Âdemler yaşadı ve bizden sonra da yaşayacaktır.
İnsanlık sadece bizim Âdem (a.s.) ile başlamış olan insanlık maceramızdır. Hz. Rasulullah kemale ermiş insan-ı kamil mertebesi oluşmuş, işte Hz. Muhammed de ayrıca bir mühür, peygamberlik mühürü, sonu gelmiş bitmiş, şimdi yaşanan devir kemalat-ı Muhammedi yani Hz. Rasulullah’ın kemalatının yaşandığı devirdir.
Bu da kıyamet dediğimiz fasıl ile deccal dediğimiz belirtilerle sona ermiş, ama insanlık sona erecek değildir, bu dünya kıyamet kopması ile, bu dünya hayatı sona erecek ama insanlık sona erecek değildir. Bu dünya üzerine de bizim Âdem neslinden sonra da başka Âdem nesilleri gelecektir, Allahu âlem. Bu düşünceler kesin değil veri ışığında ortaya atılan bir görüştür. İlham onu gösteriyor. Mantıklı ve yerli yerince, gelmeyecek dersen Cenâb-ı Hakkın esmasına son vermiş oluruz, buda mümkün değildir. Cenâb-ı Hakk Kur’an-ı Kerim’inde Âdem’in (a.s.) hilkatini dört değişik şekilde anlatıyor. Güya insanların kafasını niye karıştırıyor? İşte Âdem (a.s.) her gelişte Âdem-i ma’nâ bir başka şekilde zuhura geliyor.
Mesela bir âyette “Cennette halk ettik.”, başka bir âyette buyuruyor ki; 2/30ٌ Benﺎ yerّ yüzünde bir halife halk edeceğim.” Yeryüzünde halife halk edeceğim buyuruyor, cennette halife halk edeceğim buyurmuyor.
Birincisi ikincisine zıt düşüyor. Bir başka âyet 3/59ِ Ol dedik O da oluverdi.” buyuruyor. Kur’ân Âdem’in hilkatini dört ayrı şekilde anlatıyor. Burada değişik zaman boyutuna ve şekline dikkat çekiyor.
Cenâb-ı Hakk bir şeyi iki defa yapmadığına göre dünyadaki hayatın başlangıcını da iki şekilde iki neslin başlangıcını da aynı şekilde yapmıyor. Bir defasında “Ol” diyor ve topraktan o hemen oluyor. Bir defasında Cennette halk ediyor, dünyaya indiriyor, bir defasında hayat sudan başladı diyor açık olarak nesiller, nesiller nihâyet insan meydana geldi buyuruyor.
Buradan Âdem’in yaratılışı dört ayrı şekilde olduğu anlaşılıyor. İşte bu dört değişik şekilde anlatılış, ilim adamlarının da düşüncelerini karıştırıyor, sonra arada ittifak kuruluyor, ama ittifak %100 değil mesela %60 gibi. İnsanların da kolay anlayacağı bir şekildeki yönü kabul ediliyor. O görüş, cennette halk edildi, oradan yeryüzüne indirildi. 20/125 bunlardaَ hep Kur’ân’a dayanıyor ama dört değişik zuhur ve tecelli var, Âdem’in (a.s.) zuhura gelişi vardır. Bunlar da gerçektir, inkar edilmez gerçeklerdir. Mesela şöyle denebilir; cennet bahçe demek, dünyadaki bahçelerin hepsi dünya cennetidir. Cennet tabirinden Kur’ân galaksi içinde başka bir mekandan mı bahsediyor? Eğer öyle olduğunu kabul edersek insanlık yine çok süper bir varlıktır. Yani bilmediğimiz bir cennet âleminden ilk astronot Âdem (a.s.) dünyaya geliyor. Bu ne muazzam bir olaydır. Yeryüzüne galaksiler arası bir yolculukla geliyor ve miraç hadisesi ile kemalat da galaksiler arası gezme ile bitiş oluyor. Cennetten geldiği şekliyle düşünürsek bu böyle olmalı.
Diğer şekliyle ﻦُﻛ “Ol” dedi o da oldu. Bunlardan hangisi? Bize ait Âdem bir tanedir. Bir diğeri “Sizi sudan halkettik“ buyuruyor. Bunlardan anlayacağımız “Bizim yarattıklarımız Âdem nesli sadece sizin babanız olan Âdem ile sınırlı değildir,” mesajı veriliyor.
Âdem neslinin dünyadaki süresi 10 bin yıl kadardır. Bu sonsuzluk zaman diliminde bu 10 bin yıl nedir ki? Dünyanın yaşı 12 milyar yıl diye söyleniyor bu 12 milyar yıllık süre içinde 10 bin yıllık şuurlu canlılar olması süresi çok kısa olmalı. Onun için bu Âdem nesillerinin önceki başka Âdem nesilleri vardı, sonraki Âdem nesilleri de olacaktır.
Yalnız şu var dünyadaki insanlar gittikten sonra yani o Âdem nesli gittikten sonra yeryüzünde coğrafi değişiklikler meydana geliyor. Onun için eski yaşamış Âdem nesillerinden iz kalmıyor. 200 milyon sene harman oluyor, burçlara giriyor, muhtelif burçlarda 18 milyon yıl bir burçta kalıyor, diyelim ki ateş burcunda kalıyor bu süre içinde yine ateş küreye dönüyor. Bu durumda üzerinde varlık su vs. yaşanacak durumda olmuyor. Ondan sonra su burcuna giriyor, tekrar buharlar vs, başka bir burca giriyor sonra soğuk burca giriyor, soğuyor, toprak burcuna giriyor, katılaşıyor taşlar meydana geliyor, sonra ılıman bir burca giriyor, eski halindeki yapı tamamen değişiyor. Böylece daha önceki Âdem neslinin medeniyet kalıntıları da yok olmuş oluyor.
Dünya yeni bir güç almış olarak, dünya da canlı, onun da istirahata ihtiyacı var. Eğer dünya cansız olsa canlı olan varlıkları oluşturamazdı. Bu dünyada öyle bir can var ki, insanı meydana getiriyor. Allah’ın aynasını meydana getiriyor. İşte insan-ı kamilin burada bulunması dolayısıyla da burası yakın çevresinin içerisinde insan bulunmayan bütün galaksilerin kabesidir.
Dünyanın tamamı galaksiler arasında “Kabe”dir, kibledir, çünkü içinde insan var. Yani içinde insan olmayan yıldızların ve galaksilerin kabesi dünyadır. “Melekler geceleri yeryüzüne bakar parlak, parlak fezaya doğru nurları çıkan evler görürler, anlarlar ki o ev içinde ibadet edenler var.” Hadis-i şerif. Melekler bile nazar ediyorlar dünyaya.
Muhiddin-i Arabi Hz.lerinin daha müşahadeleri var, biz yolumuza devam edelim.
Bunun delili mukaddimede izah olunduğu üzere 42/29 âyet-i kerimesidir, “Hak Teâlâ yerde ve göklerde dabbe cinsinden olan mahlukatı var ettiğini” beyan buyuruyor. Bu âyet-i kerimede. Dabbe: iki ayak üstünde yürüyen insan ma’nâsındadır. Şuurlu veya şuursuz insan suretindeki varlıklar. İşte göklerde de dabbe cinsinden varlıkların olduğunu bu âyet-i kerime açıklıyor. Dabbe insana da denir.
Enfâl sûresinde (8/22) kör ve sağır ve akılsız dabbelerin şerlisi insan olduğu meydandadır. 8/55 âyetinde de “küfreden, iman etmeyen devvap ise ancak insandır.[63]
Yolumuza Gökyüzü İnsanları araştırması ile devam edelim.
NOT= Şimdi burada gelecek âyet-i kerimede geçen “dabbe” kelimesinin neyi ifade ettiğini anlamaya çalışalım çünkü konumuzun ana kaynaklarından biridir. Bu konuyu gerçek hali ile değerlendirirsek anlayışlarımız çok daha fazla gerçekçi olacaktır.
Çünkü gelecek âyetlerde bu bahis oldukça çok tekrarlanacaktır. T.B.
Hürriyet.com.tr.
Kur’an, bir kıyamet alâmeti olarak Dabbe’tül Arz’ın çıkışı üzerinde de durmaktadır. Ayrıca birçok âyette bu varlıktan bilgi verilmektedir Neml suresi 80-85. âyetler insanoğlunun, kötülükleri yüzünden uğrayacağı sonu (kıyameti) anlatırken, bu sonun geldiğini gösteren belirtilerden biri olarak yeryüzünden bir dabbe’nin çıkacağına dikkat çekmektedir. 82. âyet şöyle diyor:
“O söz, tepelerine indiğinde, yerden onlar için bir dabbe çıkarırız da o onlara, insanların bizim âyetlerimize gereğince inanmadıklarını söyler.” İnsanlığın sonunun geldiğine, azap ve hesap döneminin başladığına işaret sayılan ve insanlığı Allah’ın ve evrenin yasalarına aykırı davranmakla itham edip uyaran bu dabbe nedir?
Dabbe kelimesinin sözlük anlamı debelenen şey demektir. Kur’an bunu her türlü canlı için kullanır. Daha çok hayvanlar için kullanılır. Elmalılı’nın deyişiyle, “Hayvan lafzıyla eşanlamlı gibidir.” Nûr 45. âyete göre, sürüngen, dört veya iki ayaklı tüm hayvanlar dabbedir. Ancak Kur’an’ın bu sözcüğü kullandığı âyetlere baktığımızda (Örneğin, Hûd, 6; Nahl, 49, 61) dabbenin insanı da kapsayacak bir biçimde kullanıldığını görüyoruz. Elmalılı bu noktaya değinirken haklı olarak, “Hayvan gibi, insan için de kullanılır” demektedir.
Demek oluyor ki, Kur’an’ın kullandığı şekliyle dabbe, yerine göre, hayvan türünden bir canlı olabileceği gibi, insan da olabilmektedir. Sebe’ suresi 14. âyette, Hz. Süleyman’la ilgili bir olay anlatılırken adı geçen dabbetül arzın bir kurtçuk olduğu tartışma götürmeyecek biçimde açıktır.
Konumuzun omurgasını oluşturan Neml 82’de ise dabbenin hayvan olması mümkün görülemez. Çünkü o konuşacaktır ve hikmetli, ibretli bir biçimde konuşacak, uyarı yapacaktır. Hatta insanoğlunun muhatap tutulduğu uyarıların en önemlilerinden birini yapacaktır. Böyle bir uyarıyı yapan varlığın hayvan olması söz konusu edilemez. Nitekim Kur’an’ın, Hz. Peygamber’den sonra en büyük müfessiri kabul edilen Hz. Ali, Neml 82’deki dabbeden söz ederken şöyle diyor:
“O, kuyruğu olan bir dabbe değil, sakalı olan bir dabbedir.” Yani kıyamet alâmeti olarak gösterilen dabbe bir insandır.
Hz. Ali’nin bu sözünü de alıntılayan Elmalılı, Neml 82.
âyetteki dabbe ile ilgili olarak şu sonuca varıyor: “Açık olan şu ki, bu âyetteki dabbe insandır.”
----- 8 - Enfal Suresi - Âyet 22 (Mushaf Sırası: 8 - Nüzul Sırası: 88 - Alfabetik: 22) -----
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
8.22 - İnne şerrad devâbbi ındallâhis summul bukmullezîne lâ yağkılûn.
Diyanet Meali:
8.22 - Şüphesiz, yeryüzünde yürüyen “devâbbi” canlıların Allah katında en kötüsü, akıllarını kullanmayan (gerçeği görmeyen) sağırlar, dilsizlerdir.
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
8.22 - Çünkü yeryüzünde debelenenlerin ındallah en kötüsü o sağırlar o dilsizlerdir ki hakkı akıllarına koymazlar Ömer Nasuhi Bilmen Meali:
8.22 - Şüphesiz ki, Allah Teâlâ nezdinde “devâbbi” hayvanların en kötüsü, o sağırlar ve dilsizlerdir ki, akıl erdiremezler.
Yukarıdaki âyet-i kerimenin aslında “yeryüzü kelimesi” geçmemektedir, bu yüzden bahsi geçen varlığın “dabbe” “Allahın indinde-yanında” olarak geçmesi bu varlığın bütün âlemlerin varlığında, var olduğunun açık ifadesidir.
O sağırlar ve dilsizlerdir ki, akıl erdiremezler. T.B.
Yeri gelmişken kur’an’da geçen dabbe çeşitlerini görelim.
- 8-22- Şerli devvab’lar.
- 8-55- İnkârcı devvab’lar.
- 11-56- Nasiyesinden tutulan dabbe’ler.
- 16-49- Secde eden dabbe’ler.
- 22-18- Göklerde secde eden dabbe’ler.
- 24-45- Dabbe’nin sudan halkedilmesi.
- 27-82- Arzdan dabbe çıkıp nasihat etmesi.
- 42-29- Yerde ve gökte üretilen dabbe’ler.
- 45-4- Âyet olarak halkedilen dabbe.
Dabbe ismi ile belirtilen varlık, insan suretinde olup, insanın gönülsüz halidir, yani sadece madde varlığı üzere yaşayan insan benzeri varlıktır. Çeşitleri geçmiş sayfada özetle anlatılmıştır. Gelecek sayfalarda ise Âyetlerin ifadesi ile izahları yapılacaktır.[64] T.B.