Fî suhufin mukerrame(tin)
(13-16) O, şerefli ve sadık yazıcı meleklerin elindeki yüksek, tertemiz ve çok değerli sahifelerdedir.
O, değerli sahifelerdedir.
Abese Suresi'nin 13. ayeti, Kur'an'ın yüceliğini ve kutsiyetini vurgulayan 'suhuf' ve 'mukarramah' kavramları üzerinden ilahi vahyin değerini ve korunmuşluğunu ifade etmektedir. Bu kelimeler, vahyin mahiyetini ve taşıdığı önemi dilbilimsel bir derinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sahîfe' kelimesinin 'yazılan şey' anlamına geldiğini belirtir ve çoğulu olan 'suhuf'un, üzerine yazı yazılan geniş yüzeyleri ifade ettiğini açıklar. Ayetteki kullanımıyla, Allah katındaki korunmuş ve yüce vahiylerin yazılı olduğu levhalara işaret eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'suhuf'un, üzerine yazı yazılan her türlü şeyi kapsadığını ve Kur'an bağlamında, Allah'ın kelamının kaydedildiği kutsal sayfaları ifade ettiğini belirtir. Bu ayette, Kur'an'ın kendisinin bu yüce sahifelerde bulunduğuna vurgu yapılır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'suhuf' kavramının Kur'an'da genellikle ilahi vahiylerin yazılı formunu ifade ettiğini ve bu ayette 'mukarramah' vasfıyla birlikte kullanılarak, bu sahifelerin sadece yazılı metinler değil, aynı zamanda kutsal ve dokunulmaz bir mahiyete sahip olduğunu vurguladığını belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kerem' kökünün 'şerefli, değerli ve yüce olmak' anlamlarına geldiğini belirtir. 'Mükerreme' ise, 'kerem' sıfatıyla nitelenmiş veya 'kerem' bahşedilmiş demektir. Ayetteki 'suhufun mükerreme' olması, bu sahifelerin Allah katında yüce bir konuma sahip olduğunu ve her türlü noksanlıktan arınmış olduğunu gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'kerem'in, bir şeyin zatında veya vasfında iyi ve değerli olması anlamına geldiğini ifade eder. 'Mükerreme' kelimesi, bu sahifelerin Allah tarafından şereflendirilmiş, kutsal kılınmış ve her türlü kusurdan arındırılmış olduğunu vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'kerem' kökünün Kur'an'da genellikle Allah'ın cömertliği ve yüceliği ile ilişkilendirildiğini belirtir. 'Mükerreme' kelimesinin 'suhuf' ile birlikte kullanılması, bu sahifelerin ilahi bir yücelik ve kutsiyetle donatıldığını, dolayısıyla onlara saygı gösterilmesi gerektiğini ifade eder.
Abese Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Kur’ân. Sahîfeler, Levh-i Mahfuz, yahut doğrudan doğruya Kur’ân yazılan derilerdir. Yazıcıları; melekler, hafızlar, vahyi
yazanlar diye anlıyanlar vardır.[12]
Suhuf-i Mükerreme (Şerefli Sayfalar) A‘yân-ı Sâbite (Ezelî Sabit Hakikatler) İlm-i ilâhîdeki ezelî yazgı, vahyin kaynağı.
Kûr’ân-ı Kerîm Allah tarafından mâ’nâ âleminde dört defa tercüme edildi. Yâni ana kitâpta iken, Ümmül Kitâp’ta iken, kitabın anasında yâni, ana varlıkta iken bir tercüme edildi, Allahçadan Hakça’ya, oradan Levhi Mehfuz’a nâzil oldu, indirildi. Levhi Mahfuzda Hakça’ dan, Rabçaya tercüme edildi. Rapçadan da Arapçaya tercüme edildi. Bu tercümeyi yapan Allah-ü Teâlâ Hazret-lerinin kendisiydi. Sem’i ve âlim ismiyle. Âlim sıfâtıyla yaptı bunları. Niye böyle oldu bu işler? Şimdiye kadar Kûr’ân-ı Kerîmin böyle bir ifâdesini duyduk mu? Duymadık.
Duymadık ama bizim duymamamız bunun yokluğu değildir. Duymayabiliriz, her şeyi ama gerçeği bu Kûr’ân-ı Azimüşşanın. Bize ulaşma gerçeği bu. Eğer Levhi Mahfuzda ve ondan evvelki Ümmül Kitâpta olduğu şekliyle bize indirilmiş olsaydı, bizim bunu anlamamız kesinlikle mümkün değildi. İşte Kûr’ân-ı Kerîm’in nâzil olma hakîkatinde bu yatmakta. Gerçeğinde bu yatmaktadır. Nâzil bir mertebeden bir mertebeye, yâni bir mahâlden bir mahâle indirilmesi değil. İçindeki mânânın bir mertebeden bir mertebeye, hafifletilerek indirilmesi. Nüzul demek bu demektir, nâzil olması da budur. Yâni zât mertebesinden, sıfât mertebesine indirilmesidir. Yoksa Arş-ı Alâ’dan dünya semâsına indirilmesi gibi, ifâdeler de geçerlidir ama bunlar izafi ifâdelerdir, bazı şeyleri belirtmek için söylenen ifâdeler. Makam ve mekân ifâdeleri değil. Zaman ve mekân ifâdeleri değildir. Eğer Cenâb-ı Hakk Allah’çadan Arapçaya tercüme etmeseydi, bu Kûr’ân-ı Azimüşşanı sadece ve sadece Allahü Teâlâ Hazretlerinin benzeri birçok Allah’lar olması lazımdı ki, ancak onlar kendi aralarında anlayabilirlerdi bu lîsânı. Tabii böyle bir şey mümkün değil. Ama izâh için söylüyorum. Anlatabildim mi? Allah’da olan Ümmül Kitâpta olan Kûr’ân-ı Azimüşşanın özünü, aslını hiçbir varlığın sıfât mertbesi dahil, orada bulunan hiçbir varlığın anlaması mümkün değildir. İşte anlaşılması için anlaşılmasının kolaylaştırılması için, Cenâb- Hakk onu bir tercüme yaptı, yâni nâzil etti, nuzul etti, hafifletti, indirdi. Nasıl ki bütün bu âlemler yok iken, Allah-ü Teâlâ Hazretleri amaiyette iken, bu âlemler varmıydı? Yoktu. Arapça Türkçe lîsânlar varmıydı? Yoktu.
Bunların hepsi sonradan oluştu, sonradan meydana geldi. İşte bunlar sonradan meydana geldiği gibi Kûr’ân-ı Kerîm’inde tecelli saf’haları sonradan oluştu. Nâzil denen budur. İnme diye bahsedilen budur. Bir mertebeden bir mertebeye, bizim anladığımız mânâda inmek, düşmek işte ulaşmak gibi değil, mânâsının hafifleştirilmesi nâzil olması. Zât mertebesinden sıfât mertebesine Levhi Mahfuza. Levhi mahfuzda levhalar halinde ilim olarak billurlaşmaya başladı, belirmeye başladı Kûr’ân-ı Kerim’in hakîkati. Oradan yine o şekilde bize gelseydi yine anlayamayacaktık. Mümkün değildi çünkü.
Oradan da Cenâb-ı Hakk Levhi mahfuzda bir tercüme yaparak. Şimdi aklıma geldi. Kitab’ül Mübin neyse, oradan sonra aldığı isim de, İmam’ül Mübindir. O ismi alarak Kûr’ân ifâdelendirildi. Orada da Rabça. Yâni esmâ merte-besine tenezzül etti. Bütün varlık tenezzül ettiği gibi, Kûr’ân’da esmâ mertebesine tenezzül etti. Bunlar hep… Dinleyenlerden biri: Furkan… Yok, Furkan değil. Furkan sıfât. Levhi mahfuzdan bir tecelli ile bir tercüme ile Kitab’ül Mübin, yâni açık kitâp hükmüne ki, buda esmâ âlemidir. Esmâ-i İlâhiyenin açıldığı sahadır. Orada Rabçaya tercüme etti Cenâb-ı Hakk. Yâni Hakçadan Rabçaya tercüme etti. Rab bilindiği gibi rububiyet, terbiye mertebesi, esmâ mertebesi, yâni isimlerin zuhur mertebesidir. Eğer bu şekliyle gelseydi yine anlaya-mazdık. Taa ki o günün en gelişmiş lîsânı olan, başına bir elif/ayn konmak sûretiyle Arapçaya tercüme edildi. “ İz- -T-B- ”