Vucûhun yevme-iżin musfira(tun)
O gün birtakım yüzler vardır ki pırıl pırıl parlarlar,
Yüzler var ki, o gün parıl parıl,
Abese Suresi'nin 38. ayeti, kıyamet gününde müminlerin yüzlerinin alacağı durumu tasvir etmektedir. Ayet, bu yüzlerin parlaklığını ve sevinçlerini vurgulayarak ahiret inancının önemli bir veçhesini dilbilimsel bir derinlikle sunar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'vech' kelimesinin asıl anlamının bir şeyin ön tarafı olduğunu belirtir. Ayetteki 'vücûh' (yüzler) kelimesi, kişinin kimliğini ve durumunu yansıtan en belirgin organ olması hasebiyle, kıyamet gününde müminlerin genel halini ve onlara bahşedilen nimeti ifade eder. Bu yüzler, dünyadaki amellerinin bir yansıması olarak ahiretteki hallerini ortaya koyacaktır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'vücûh' kelimesinin burada 'kişiler' veya 'zümreler' anlamına geldiğini ima eder. Yani ayet, sadece fiziksel yüzlerden ziyade, o günkü insanların genel durumunu ve hallerini tasvir etmektedir. Bu bağlamda, 'vücûh' kelimesi, belirli bir grubun (müminlerin) ahiretteki konumunu mecazi olarak belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'vech' kavramının sadece fiziksel bir organ olmaktan öte, kişinin varlığının özünü, kimliğini ve yönelişini ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki 'vücûh', müminlerin ahiretteki 'varoluşsal' durumlarının, yani Allah'a yönelişlerinin ve O'nun rızasını kazanmış olmalarının bir tezahürü olarak 'aydınlık' olmasını vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'yevm' kelimesinin belirli bir zaman dilimini ifade ettiğini ve 'yevmeizin' ifadesinin ise 'o gün' anlamına geldiğini belirtir. Burada kastedilen gün, kıyamet günüdür ve bu ifade, ayetteki tasvirin belirli bir zaman dilimine ait olduğunu netleştirir. Bu, ahiret inancının zaman boyutunu vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'yevmeizin' ifadesinin 'iz' edatının 'yevm' kelimesine bitişmesiyle oluştuğunu ve geçmişte veya gelecekteki belirli bir zamanı işaret ettiğini açıklar. Ayetteki bağlamda, bu ifade kıyamet gününe atıfta bulunarak, yüzlerin aydınlık olmasının o özel güne mahsus bir durum olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sefer' kelimesinin asıl anlamının bir şeyin üzerindeki örtüyü kaldırmak, açığa çıkarmak olduğunu belirtir. 'Müsfire' kelimesi ise, yüzün parlak, aydınlık ve neşeli olması halini ifade eder. Bu, yüzdeki keder ve üzüntü örtüsünün kalktığını, yerine sevinç ve huzurun geldiğini gösterir. Ayetteki kullanımı, müminlerin ahiretteki mutluluğunu ve Allah'ın rızasını kazanmış olmalarının bir nişanesidir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'müsfire' kelimesini 'parlak, aydınlık ve gülümseyen' olarak açıklar. Bu kelime, yüzdeki neşeyi ve iç huzuru dışa vuran bir ifadeyi belirtir. Ayetteki bağlamda, bu durum müminlerin kıyamet günündeki korku ve endişeden uzak, sevinçli hallerini tasvir eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'sefer' kökünden türeyen 'müsfire' kelimesinin, bir şeyin açığa çıkması, belirginleşmesi anlamını taşıdığını belirtir. Yüzlerin 'müsfire' olması, onların içsel durumlarının, yani imanlarının ve salih amellerinin bir yansıması olarak dışa vurulan bir parlaklık ve neşe olduğunu ifade eder. Bu, ahiretteki mükafatın bir göstergesidir.
Bu âyetin tefsiri eserlerde henüz eşleştirilmedi.
Eşleştirme tamamlandıkça bu bölüm otomatik dolar.