Mutaffifîn Sûresi 12. Âyet
المطففين
Vemâ yukeżżibu bihi illâ kullu mu'tedin eśîm(in)
Onu, ancak her azgın, günahkar kimse inkar eder.
Onu ancak sınırı aşan ve günaha düşkün olanlar yalanlar.
Bu ayet, 'yalanlama' fiili üzerinden 'mütecaviz' ve 'günahkar' sıfatlarını taşıyan kişilerin Kur'an'ın mesajına karşı takındıkları olumsuz tavrı dilbilimsel bir derinlikle ortaya koymaktadır. Kelimelerin kök anlamları, bu kişilerin hem sınırları aşan hem de sürekli günah işleyen bir yapıda olduklarını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kezeb' (كذب) kökünü 'sözün gerçeğe aykırı olması' olarak tanımlar. 'Tekzîb' (تكذيب) ise bir başkasının sözünü yalanlamak, doğru olmadığını söylemektir. Ayetteki 'yükezzibu' fiili, Kur'an'ın veya ahiret gününün hakikatini inkâr etme, onu yalanlama anlamında kullanılmıştır. Bu, sadece bir sözü değil, bir hakikati reddetme eylemini ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'tekzîb'i 'inkâr' ve 'reddetme' olarak açıklar. Ayetteki kullanımıyla, 'onu yalanlamak' ifadesi, Kur'an'ın getirdiği mesajı, ahiret gününü veya ilahi hakikatleri kabul etmeyip, bunların gerçek dışı olduğunu iddia etmek anlamına gelir. Bu, bir tür meydan okuma ve karşı çıkıştır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'küfr' ve 'tekzîb' kavramları arasındaki ilişkiye dikkat çeker. 'Tekzîb', bir hakikati bilerek veya bilmeyerek reddetme eylemini ifade ederken, Kur'an'da genellikle peygamberlerin getirdiği mesajı inkâr etme bağlamında kullanılır. Bu ayette de, ilahi mesajın 'mütecaviz günahkâr' tarafından yalanlanması, onun hakikatini kabul etmemesi olarak anlaşılmalıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'adâ' (عدا) kökünü 'sınırı aşmak, haddi tecavüz etmek' olarak açıklar. 'Mu'tedî' (معتدٍ) ise bu fiili işleyen, yani Allah'ın koyduğu sınırları, şeriatın hükümlerini ve ahlaki ilkeleri çiğneyen kişidir. Ayetteki 'mütecaviz' ifadesi, bu kişinin sadece günah işlemekle kalmayıp, aynı zamanda başkalarının haklarına veya ilahi emirlere karşı haddi aşan bir tutum içinde olduğunu vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'adâ' kökünün 'zulüm, haksızlık ve haddi aşma' anlamlarını içerdiğini belirtir. 'Mu'tedî', Allah'ın belirlediği hudutları aşan, başkalarına haksızlık eden ve zulmeden kişidir. Bu bağlamda, Kur'an'ı yalanlayan kişinin aynı zamanda ilahi sınırlara riayet etmeyen, haddi aşan bir karaktere sahip olduğu ifade edilir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'i'tidâ' (اعتداء) kavramının Kur'an'da genellikle Allah'ın koyduğu sınırları çiğneme, başkalarına zulmetme ve haksızlık etme anlamlarında kullanıldığını belirtir. 'Mu'tedî' sıfatı, bu kişinin sadece bir defaya mahsus değil, sürekli olarak bu tür davranışlar sergileyen bir yapıda olduğunu gösterir. Bu, Kur'an'ı yalanlamanın, genel bir ahlaki yozlaşmanın bir parçası olduğunu ima eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ism' (إثم) kelimesini 'günah' olarak açıklar. 'Esîm' (أثيم) ise 'çok günah işleyen, günaha düşkün' anlamına gelir. Bu kelime, sadece bir günah işleyeni değil, günah işlemeyi alışkanlık haline getirmiş, günahkarlığı karakterinin bir parçası yapmış kişiyi ifade eder. Ayetteki 'günahkar' ifadesi, Kur'an'ı yalanlayan kişinin aynı zamanda sürekli günah işleyen bir yapıda olduğunu gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'ism'in 'Allah'a isyan etmek' ve 'günah işlemek' olduğunu belirtir. 'Esîm' ise bu isyanı ve günahı sürekli yapan kişidir. Ayetteki kullanımıyla, 'mütecaviz' sıfatıyla birlikte 'esîm' gelmesi, bu kişinin hem haddi aşan hem de sürekli günah işleyen, dolayısıyla ilahi mesajı kabul etmeyecek bir karaktere sahip olduğunu pekiştirir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'ism'in 'sevaptan alıkoyan şey' olduğunu ve 'esîm'in de bu alıkoyan şeyi sürekli işleyen kişi olduğunu ifade eder. Ayetteki 'esîm' kelimesi, Kur'an'ı yalanlayan kişinin sadece bir hata değil, bilinçli ve sürekli bir günahkarlık içinde olduğunu, bu durumun da onun hakikati kabul etmesine engel teşkil ettiğini vurgular.
Mutaffifîn Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Onu ancak sınırı aşan ve günaha düşkün olanlar yalanlar. “ (83/12)
كَلَّا بَلْ تُكَذِّبُونَ بِالدِّينِ {الإنفطار/9}
(82/9) - Kellâ bel tukezzibûne bid dîn.
(82/9) - Hayır, hayır! Siz hesap ve cezayı yalanlıyorsunuz.
Hayır hayır, seni bu dini yalanlamaya ne sevketti? Niye sen, Cenâb-ı Hakk bu kadar ikramda bulunmuşken, yukarıdaki hâdiselerde birgün başına geleceğinden, bunlardan, gaflette kalıp ta, niye dinden uzaklaşıyorsun? Kişinin dinin den uzaklaşması demek, kendinden uzaklaşması demek-tir, özünden uzaklaşması Rabbından uzaklaşması demek-tir. Bu hakîkatten uzaklaşmaya, seni kim sevkediyor? Hangi güç seni alabiliyor bu kadar ikramın dışına çıkarta-biliyor? Diye ihtarda bulunuyor. İşte her birerlerimizde bunları düşünürsek, neyin bize mani olduğunu, hangi şeyin üzerimizde tesirli olduğunu kolayca anlayabiliriz.
Özeleştiri yaptığımız da, ikindiyi kılacağımız zaman, işyerinde olabiliriz. Mani olabilir, bu makul bir manidir. Ama akşam eve geldiğimiz zaman, yatsıda evde olduğumuz zaman, bizi yatsı namazını kılmaktan ne mani oluyorsa, işte bu âyet onun hükmü altına girmekte, yâni o bu âyetin hükmü kapsamı ikazı içerisine girmektedir. Sabah kalktığımız zaman işe gitmezden evvel, varsa beş dakika vaktimiz, bu dört rek’at namazı kılmamıza ne mani oluyorsa, yemek içmek mi? Giyinmek mi? Onun muhabbetinin üstüne ne çıkıyorsa, ona mani oluyor demektir. İşte onu biz tespit edebiliriz, ama açık yüreklilikle nefsimize kaydırmadan nefsimizi öne çıkartmadan… Gerçekçi olarak…[37]
إِذَا تُتْلَى عَلَيْهِ آيَاتُنَا قَالَ أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ {المطففين/13}
“İzâ tutlâ aleyhi âyâtunâ kâle esâtîrul evvelîn.“