Mutaffifîn Sûresi 13. Âyet
المطففين
İżâ tutlâ ‘aleyhi âyâtunâ kâle esâtîru-l-evvelîn(e)
Ona ayetlerimiz okununca, "Eskilerin masalları" der.
Ona âyetlerimiz okunduğu zaman, "eskilerin masalları" der.
Bu ayet, inkarcıların Kur'an ayetlerine karşı takındıkları olumsuz tavrı ve onları değersizleştirme çabasını dilbilimsel olarak ortaya koymaktadır. Özellikle 'tütlâ' fiili ve 'esâtîr' kelimesi, ayetlerin okunma biçimi ve bu okumalara verilen tepkinin niteliğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'tilavet' kelimesini bir şeyi takip etmek, ardı sıra gelmek olarak açıklar. Kur'an bağlamında ise, harfleri ve kelimeleri birbirini takip edecek şekilde okumak, manalarını düşünerek okumak anlamına gelir. Ayetteki 'tütlâ' ifadesi, ayetlerin sadece lafzen okunması değil, aynı zamanda manalarının da muhataba ulaştırılması çabasını ima eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'tütlâ' fiilini 'okunur' veya 'nakledilir' şeklinde yorumlar. Ayetteki kullanımı, Allah'ın ayetlerinin insanlara tebliğ edildiği, onlara ulaştırıldığı bir durumu ifade eder. Bu, inkarcıların bu tebliğe karşı gösterdikleri tepkiyi vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'tilavet'in sadece okumak değil, aynı zamanda okunanı anlamaya çalışmak ve onunla amel etmek boyutunu da içerdiğini belirtir. Ayetteki 'tütlâ' fiili, ayetlerin muhataplar üzerinde bir etki bırakması beklentisini taşırken, inkarcıların bu etkiye direnişini gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'âyet' kelimesini 'alamet' ve 'nişan' olarak açıklar. Kur'an bağlamında ise, Allah'ın kelamının her bir bölümü, insanları doğru yola ileten ve hakikati gösteren birer delildir. Ayetteki 'âyâtunâ' ifadesi, bu ilahi delillerin bizzat Allah'a ait olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'âyet' kelimesinin 'açık alamet', 'delil' ve 'mucize' anlamlarına geldiğini belirtir. Kur'an ayetleri, hem lafızları hem de manaları itibarıyla Allah'ın kudretini ve birliğini gösteren açık delillerdir. Ayetteki 'âyâtunâ', bu delillerin inkarcılara sunulduğunu ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'âyet' kavramının Kur'an'da hem kozmik işaretler (doğadaki deliller) hem de vahyedilmiş metinler (Kur'an ayetleri) için kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'âyâtunâ', özellikle vahyedilmiş metinler olan Kur'an ayetlerini ifade eder ve bunların ilahi kökenine vurgu yapar.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'kavl' kelimesini 'söz' veya 'konuşma' olarak tanımlar. Ayetteki 'kâle' fiili, inkarcının ayetlere karşı sarf ettiği küçümseyici ve reddedici sözü ifade eder. Bu, sadece bir düşünce değil, açıkça dile getirilen bir tepkidir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'kavl'in genel olarak 'söz' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'kâle' fiili, inkarcının Kur'an ayetlerine karşı takındığı tavrı, sözlü olarak ifade etmesini vurgular. Bu ifade, onun iç dünyasındaki inkarı dışa vurmasıdır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'esâtîr' kelimesini 'satır satır yazılmış, uydurulmuş sözler' olarak açıklar. Cahiliye Arapları, Kur'an'ı eski milletlerin masalları, uydurma hikayeleri olarak nitelendirerek onun ilahi kaynağını reddetmeye çalışmışlardır. Ayetteki bu kullanım, inkarcıların Kur'an'ı değersizleştirme çabasını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'esâtîr' kelimesinin 'satır' kelimesinin çoğulu olduğunu ve 'yazılmış şeyler' anlamına geldiğini belirtir. Ancak Kur'an bağlamında, özellikle 'esâtîru'l-evvelîn' şeklinde kullanıldığında, 'eskilerin uydurma hikayeleri, efsaneleri' anlamını taşır. Bu, Kur'an'ın ilahi mesajına karşı bir küçümseme ifadesidir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'esâtîr' kelimesinin 'uydurma sözler, yalanlar' anlamına geldiğini ve 'ustûre' kelimesinin çoğulu olduğunu ifade eder. Ayetteki kullanımı, inkarcıların Kur'an'ı gerçek dışı, hayal ürünü ve değersiz görme eğilimini yansıtır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'esâtîru'l-evvelîn' ifadesinin Kur'an'da, Mekkeli müşriklerin Kur'an'ı reddetmek için kullandıkları tipik bir argüman olduğunu belirtir. Onlar, Kur'an'ın ilahi bir vahiy değil, eski halkların efsanelerinden derlenmiş bir metin olduğunu iddia etmişlerdir. Bu, Kur'an'ın mesajını itibarsızlaştırma girişimidir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'evvel' kelimesinin 'bir şeyin başlangıcı' veya 'önce gelen' anlamına geldiğini belirtir. 'el-Evvelîn' ise, geçmişte yaşamış olan milletleri, nesilleri ifade eder. Ayetteki kullanımı, inkarcıların Kur'an'ı, önceki milletlerden kalma, güncelliğini yitirmiş ve uydurma hikayeler olarak görme eğilimini pekiştirir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'evvel' kelimesinin 'zaman veya mertebe bakımından önde olan' anlamını taşıdığını açıklar. 'el-Evvelîn' ifadesi, Kur'an'ın mesajını küçümsemek amacıyla, onun eski ve modası geçmiş hikayelerden ibaret olduğunu iddia edenlerin referans noktasıdır.
Mutaffifîn Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Ona âyetlerimiz okunduğu zaman, «eskilerin masalları» der.. “ (83/13)
“أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ= Esâtîru’l-evvelîn” terkibi Kûr’ân’da dokuz yerde geçer. Tefsir ve mealler buna “eskilerin masalları” anlamı verirler. “ أَ أَسَاطِير” kelimesi Kûr’ân’da fiil ve isim kalıplarıyla onaltı yerde geçer. Kelimenin kökü “sin-tı-re = س ط ر ” harflerinden oluşur. Fiil hâli “سَطَرَ”dır ve “bir şeye hiza vermek, saf tutturmak” anlamına gelir. Mesela hizalı bir şekilde bina inşa etmek, hizalı bir şekilde ağaç dikmek ifade edilirken mecazen bu kelime kullanılır. Aynı kökten isim olan “مُصَيْطِر” kelimesi de Kûr’ân’da mecazi bir kullanıma sahiptir ve “kişileri hizaya sokan, onlara saf tutturan” anlamında olumsuz bir anlamda kullanılır.
Fiilin “yazı yazmak” anlamına gelmesi de muhtemelen yazıyla “harflerin hizaya sokulması, anlamlı bir şekilde sıralanması, bir nevi harflere saf tutturulması” sebebiyledir. Nitekim “düzene sokmak, hizalamak” anlamı aynı kökten cetvel anlamına gelen “الْمِسْطَرَة”, “mala” anlamına gelen “المَسْطَرين”, “kasap bıçağı” anlamına gelen “السَّاطوُر”, “metinde hiza, dizi” anlamına gelen “السَّطْر”, “birini gözleyip hizaya sokmakla görevli kişi” anlamına gelen “المُسَيْطِرُ” kelimelerinde de vardır.
Fiilin bu asli anlamını Kûr’ân’daki kullanım da teyid eder. Nüzul sırası dikkate alındığında kelimenin Kûr’ân’da ilk geçtiği yer Kâlem sûresinin birinci âyetidir. Bu ayrıca, kelimenin Kur’ân’daki fiil halindeki tek kullanımıdır. Âyette kaleme ve kâlemin yazdıklarına yemin edilmekte (وَكِتَابٍ مَسْطُورٍ), böylece “مسطور” fiilinin kâlemle ilişkisi çok açık bir şekilde ortaya konmaktadır. Zaten Kâlem sûresinin 15. âyetinde de “أَسَاطِيرُ” kelimesi bu anlamda geçmektedir. Tefsirlerin Kâlem sûresinin ilk âyetinde geçen “وَمَا يَسْطُرُونَ” ifadesiyle ilgili olarak söyledikleri, kelimenin aslî ma’nâsını ortaya koyma adına önemli tespitlerdir.
Kelimenin Tûr sûresinin 2. âyetindeki kullanımına (وَكِتَابٍ مَسْطُورٍ) dair tefsirlerde geçen ifadeler de önemlidir. Âyette kitab kelimesinin sıfâtı olarak geçen “مسطور” kelimesine müfessirler genelde “yazılmış = مكتوب” anlamı verirler. “وَكِتَابٍ مَسْطُورٍ” ifadesi satırlara dökülmüş, yani kayda geçmiş, muhafaza edilmiş kitap anlamına gelir. Nitekim sonraki âyette bu işin yani satırlara döküp kayda geçirme işinin malzemesinden bahsedilmektedir (فِي رَقٍّ مَنْشُورٍ). Kûr’ân’da iki yerde geçen “قِرْطَاسٍ / قَرَاطِيسَ” kelimesi de vahyi kayda geçirirken kullanılan malzemeyi (kırtasiye) ifade etmektedir.[38]
Kelimenin aslî anlamına uygun tefsirlerin yapıldığı bir diğer kullanım da iki âyette geçen “كَانَ ذَلِكَ فِي الْكِتَابِ مَسْطُورًا” şeklindeki kullanımlardır. Müfessirler iki âyette geçen “مَسْطُور” kelimesine “yazılmış” anlamı verirler. Hatta âyette geçen “كَانَ ذَلِكَ فِي الْكِتَابِ مَسْطُورًا” şeklindeki ifadenin “كان ذلك عند الله مكتوبا” şeklindeki bir kıraatinden bahsederler ki bu, âyetin tefsiri mahiyetinde olmalıdır.
Ancak aynı kökten olan “أأَسَاطِيرُ” kelimesinin geçtiği âyetlere sıra gelince, tefsir ve meallerin kelimeye “masallar, hikâyeler” anlamı vermeleri çok dikkat çekicidir. Kelime Kûr’ân’da dokuz yerde geçmektedir. Biri hariç kelimenin geçtiği sûrelerin tamamının Mekkî olması ve Mekke’de Ehl-i Kitab olmadığına dair algı, kelimeye bu anlamın verilmesinde etkili olmuş olabilir. Kelimenin geçtiği âyetlerden biri olan Furkan sûresinin 4. ve 5. âyeti şöyledir:
“Görmezden gelenler, ‘Bu, Muhammed’in uydurup Allah’a mal ettiği şeydir. Başka bir topluluk da ona yardım ediyor’ dediler. Yanlış ve yalana saptılar. Şunu da dediler: ‘Bunlar öncekilerin satırlarında olanlardır; yazdırtmış, sabah akşam ona belletiliyor.’”
4. âyette, Rasûlullah’ın tebliğ ettiği âyetlerin kendisine indirilen bir vahiy ürünü değil de başkalarının da yardımını alarak ortaya koyduğu yani “Allah bana vahyetti” diyerek insanlara okuduğu şeyler olduğunu söyleyenlerden bahsedilmektedir. Bu kişiler ayrıca “bunlar, öncekilerin satırlarında olanlar” diyorlar, Rasûlullah’ın onlara tebliğ ettiklerini, ona bazılarınca sabah-akşam imla ettirilen şeyler olduğunu söylüyorlar. Yani iddiaya göre Rasûlullah dinliyor sonra bunları yazdırıyor. Âyette geçen “اكْتَتَبَ” fiilinin istinsah ve istimlâ anlamına geldiği söylenir. Nitekim bazı müfessirler bu âyeti tefsir ederken, âyette sözü edilen kişilerin, “Muhammed bunları Ehl-i Kitab’tan istinsah ediyor, onlardan kitaplarında olanların kendisine yazılmasını istiyor” şeklinde itirazda bulunduklarından bahsederler.
“أَسَاطِيرُ” kelimesinin geçtiği bir başka âyet şöyledir:
“Onlara âyetlerimiz okununca derler ki; Tamam dinledik; istesek onun aynısını biz de söyleriz. Bunlar, öncekilerin satırlarında olandan başka bir şey değildir.” (Enfâl, 8/31) Yukarıdaki âyette, kendilerine Kur’ân âyetleri okunduğunda, bunların kendileri için yeni bir şey olmadığını, daha önce de bunları duyduklarını, isteseler kendilerinin de aynısını okuyabileceklerini söyleyenlerden bahsedilmektedir. Nitekim devamında, kendilerine okunan âyetlerin öncekilerin satırlarında yani kitaplarında kayıtlı olduğunu söylüyorlar. Bunlar kendilerine okunan âyetlerin Muhammed (s.a.v.)’e Allah tarafından indirilen bir vahiy değil, onun önceki kitaplardan derlediği şeyler olduğunu düşünüyorlar. Nitekim bir sonraki âyette, kendilerine okunan âyetlerin yeni bir vahiy olmadığı hususunda kati bir kanaat taşıdıkları anlaşılmaktadır.
Sonuç olarak Rasûlullah’a yapılan itirazların bir yönünü de “söylediğin şeyleri biliyoruz, bunlar önceki kitaplarda da var, yeni bir şey söylemediğine, zaten bildiğimizi, elimizde olanı tekrar ettiğine göre sana neden ayrı bir değer verip tabi olalım ki? Şeklindeki itiraz oluşturuyordu. Esasında bu, Kur’ân’ın ve Muhammed (s.a.v.)’in musaddık vasfının, itiraz edenler tarafından itirafı anlamına geliyordu.[39]
Esatür’ül Evvelin kelime araştırmasından sonra bu konuda İz-Efendi Babamın ifadelerine bakmak yararlı olacaktır.
Burada bize lâzım olan geçmişte yaşanan bir hâdiseyi, hâdise olarak anlatmak değil, bizlerle ilgili olan halleri ortaya çıkarmaktır. Eğer Kûr’ân sadece geçmişte yaşayan bir peygamberin hayat hikâyesini bildirmiş olsaydı, “hikâye” kitabı olurdu. İşte bunun hakikatini anlamayan eski müşrikler, “esâtirul evvelin” (8/31) dediler. Yani “evvelki satırlar”. Kûr’ân-ı Kerîm için, “onların aktarılmasından başka birşey değil” dediler. Neden? Kendilerine tatbik edemedikleri, dışında kaldıkları içindir. İşte biz zâhir müslümanlar olarak yaptığımız iş, bundan başka birşey değildir. Aradaki fark bizim imân etmiş olmamız onların inkâr etmiş olmalarıdır. Dışındaki oluşumlara bakıyoruz. Bizim içinde bu yüzden eski satırlardan başka bir şey değildir. Onun hakîkatini yaşayabilmek için onun özüne intikâl etmemiz gerekiyor. İşte o zaman Kûr’ân okumaya başlıyoruz. Yoksa zâhirîyle lâfzı, kelâmı okumuş oluyoruz. Ve tabii neticesinde sevap kazanmış oluyoruz.[40]
كَلَّا بَلْ رَانَ عَلَى قُلُوبِهِم مَّا كَانُوا يَكْسِبُونَ {المطففين/14}
“Kellâ bel râne alâ kulûbihim mâ kânû yeksibûn.“