Mutaffifîn Sûresi 18. Âyet
المطففين
Kellâ inne kitâbe-l-ebrâri lefî ‘illiyyîn(e)
Hayır (sandıkları gibi değil!) iyilerin yazısı "İlliyyun"dadır.
Hayır hayır, iyilerin yazısı muhakkak Illiyyîn'dedir.
Mutaffifîn Suresi'nin bu ayeti, 'iyilerin' (el-ebrâr) ahiretteki yüce makamını ve amellerinin kaydedildiği 'kitabın' (defterin) 'yüksek katlarda' (illiyyîn) olduğunu vurgulayarak, salih amellerin değerini ve karşılığını dilbilimsel bir derinlikle ifade etmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kitâb' kelimesinin temel anlamının 'yazmak' olduğunu belirtir ve Kur'an'da hem yazılı metin hem de Allah'ın takdir ettiği hüküm anlamında kullanıldığını ifade eder. Bu ayette ise 'el-ebrâr'ın amellerinin kaydedildiği, onların akıbetini gösteren bir defter veya sicil anlamındadır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'kitâb' kelimesinin Kur'an'da bazen 'yazılı şey' bazen de 'hüküm' veya 'kader' anlamında kullanıldığını belirtir. Burada 'el-ebrâr'ın 'kitâbı', onların amellerinin yazıldığı ve ahiretteki makamlarını belirleyecek olan kayıttır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'kitâb' kelimesinin Kur'an'daki kullanım çeşitliliğini incelerken, bu ayetteki 'kitâb'ın, iyilerin amellerinin kaydedildiği ve ahiretteki derecelerini gösteren bir 'amel defteri' veya 'sicil' anlamında olduğunu vurgular. Bu, onların salih amellerinin somut bir belgesi niteliğindedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'birr' kelimesinin geniş kapsamlı bir iyilik ve itaat anlamı taşıdığını, 'ebrâr'ın ise bu iyilikleri sürekli yapan, Allah'a ve insanlara karşı görevlerini eksiksiz yerine getiren kimseler olduğunu belirtir. Ayetteki 'el-ebrâr', cennet ehli olan, salih ameller işleyen müminleri ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'birr' kavramının Kur'an'da sadece ibadetle sınırlı kalmayıp, aynı zamanda sosyal sorumlulukları ve ahlaki erdemleri de kapsayan geniş bir iyilik anlayışını ifade ettiğini belirtir. 'El-ebrâr' ise bu kapsamlı iyilikleri hayatına tatbik eden, Allah'ın rızasını kazanmış kişilerdir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'birr' kelimesinin 'genişlik, bolluk' ve 'itaat, iyilik' anlamlarına geldiğini, 'ebrâr'ın ise Allah'a itaat eden, hayır işleyen, günahlardan uzak duran kimseler olduğunu açıklar. Ayetteki kullanımı, bu kişilerin ahiretteki yüksek mertebelerini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'illiyyîn' kelimesinin 'yüksek yerler' anlamına geldiğini ve bu ayette iyilerin amellerinin kaydedildiği defterin bulunduğu en yüce makamı ifade ettiğini belirtir. Bu, cennetin en üst katları veya Allah katındaki yüce bir mertebedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'uluvv' kökünden türeyen 'illiyyîn' kelimesinin 'yükseklik' ve 'yücelik' anlamlarını taşıdığını ifade eder. Kur'an'da ise bu kelime, iyilerin amellerinin kaydedildiği ve onların ahiretteki yüce makamlarını temsil eden en üstün ve şerefli yeri ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): el-Kefevî, 'illiyyîn'in 'yüksek yerler' veya 'cennetin en yüksek dereceleri' anlamına geldiğini ve bu ayette 'el-ebrâr'ın amellerinin kaydedildiği defterin bulunduğu yüce makamı ifade ettiğini açıklar. Bu, onların Allah katındaki değerini ve mertebesini gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'illiyyîn' kelimesinin 'yüksekler' anlamına geldiğini ve bu ayette 'el-ebrâr'ın amellerinin kaydedildiği defterin bulunduğu en yüce makamı ifade ettiğini belirtir. Bu, onların ahiretteki üstün konumunu ve Allah katındaki değerini sembolize eder.
Mutaffifîn Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Hayır hayır, iyilerin yazısı muhakkak Illiyyîn’dedir. “ (83/18)
Esfeli sâfilîn, aslında bütün ilâh-î mertebeleri bünyesinde topladığından aynı zamanda âlâyı illiyyin’dir. Nefsimizle yaşadığımız zaman burası esfeli safilin olmaktadır.[42]
“Zâtı Mutlak” Ahadiyyetinden Ulûhiyyetine tenezzül ettiğinde, الله “Allah” ismi ve ma’nâsıyle zuhur etmişti.
Oradan sıfât “Vahidiyyet ve Rahmâniyyet” mertebesine (اِﻻّ) ”illâ” ile tenezzül etmişti.
Oradan “Rubûbiyyet” mertebesine (اِلَهَ) “ilâhe” ile tenezzül etmişti.
Şimdi burada ise, “Rubûbiyet” mertebesinden “Melikîyyet” mertebesine son tecellisi olan (لَا) ”lâ” ile tenezzül etmektedir ki bu tenezzül ve tecelli kemâlatın sonu ve zirvesidir.
Ehli Hicap (perdeliler) buraya (Esfeli safilin/aşağıların en aşağısı) der. Hakikat yönü ile ehli hâl ise, “lika/buluşma”, vuslat âlemi der.
Ancak burada zâtın kendini “ef’âl, esmâ, sıfât ve zât” perdeleriyle perdelediğinden, bu perdeleri açıp da o “likâ”ya ulaşmak pek kolay olmaz.
Bütün âlemlerden zuhura gelen bu “la âleminde” ki “melikiyyet” yani “malik”iyyet mertebesidir. Diğer ismi “ef’âl/fiil madde âlemi”dir. Her varlık kendine tanınan mülkünü kendi gerçek mülkü zannettiğinden fiilen bu âlem “malik”ler tarafından izafeten geçici olarak bölünmüştür.
Bu geçici bölüşme, paylaşım neticesinde “malik” zâhir, “malikel mülk” bâtın olmuştur. İşte bir müddet bâtında kalmayı murat ve arzu eden “zât-ı mutlak” burada kendini (ﻻ) “lâm elif” sırrı içinde gizleyerek, kendi kendine, kendinde olarak (لَا) ”lâ” diyerek perdelemiştir.
Bu perdeyi izinsiz açmaya çalışanlar (ﻻ) “lâm elif”in tabanında görüldüğü gibi çelmeyi yerler ve daha oradan geri dönerler. Bu perdeyi açmak ve çelmeden kurtulmak için özel bir izin gerekmektedir. Tevhid nüzül kervanından inip, tevhid uruc kervanına dahil olmak gerekecektir. Vakti geldiğinde o kervana bineriz inşaallah.[43]
Âyeti kerimede “gerçekten iyilerin (ebrar) bir kitabı vardır” ve devâmında bu kitabın mutlaka iliyyin içinde olduğu ifade edilmektedir.
Burada iki kavram dikkat çekmektedir. الْأَبْرَارِ Ebrar ve عِلِّيِّينَ İliyyin kelimeleridir.
El-Ebrar Lâm-ı tarif ile bilinen bir taifenin-topluluğun ismi ve İliyyin mürfedi olmayan cem’i ismidir. Yani tek bir mekân değildir. Mekânlar topluluğudur. Bunun sebebi ise Berr-Ebrar’ın men-kim-kimliklere dayanıyor olmasındandır. Kimlikler bir-vahid’in farklı görüntüsünden başka bir şey değildir.
Ebrar; Berr ve Berr ise Berat etmeden gelmektedir. Âyetlerin siccin yani dünya hapisanesinden buraya geldiğini hatırlayıp düşünürsek, bu dünya hapishanesinden berat’ını almak ile olmakta bununda bir gecesi düzenlenmekte ve buna berat kandili denilmektedir. Bu da şaban ayının 15 inci gecesi olmaktadır. Kim ki bâtınında bu geceyi ne zaman idrak etmişse, O an onun berat[44] gecesi olmaktadır. Şimdi bunun ifadesi ve yaşantısına Mübarek Geceler kitabından bakalım.
Muhterem canlar:
Berat gecesinin ne olduğunu daha iyi anlıyabilmeniz için evvela Berat sözcüğünün neyi ifade ettiğini anlamamız gerekmekledir.
Berat; bilindiği gibi bir yükümlülükleri kurtulmak, her hangi bir şekilde suçlanıp, o suçtan Beraat edip temize çıkmak, borcun ödendikten sonra aldığı ibra ve nihayet bulunduğu zor halden kurtuluştur, diye ifade edilebilir.
Bu mevzu ile ilgili kitaplarda Berat kandili uzun uzadıya anlatılmıştır. Bizim bunlara ekleyecek pek bir şeyimiz yoktur. Biz daha ziyade gönlümüze geldiği, aklımızın erdiği kadarıyla bu gecenin bizlerdeki karşılık ifadesinin ne olduğunu söze getirmeye çalışacağız.
Berat: Beraat etme Berr’: “Ebrar” zümresi, yani iyiler toplumu:
Birinci ma’nâda berat;
Kişinin, Hakkın emir ve yasaklarına uyup bedensel boyutta yaşamını, bu kurallar üzerine bina edip isyan etmeden, günaha girmeden, her varlığa iyi bir muamele ile sürdürmesidir. Bunun karşılığında kazanacağı Rabbinin hoşnutluğu, onun berat’ı olacaktır. Bu genel hükümdür.
Ey Hak talibi olan canlar, Daha evvelce işaret edilen Regaib ve Mevlût yaşantılarıyla belirli bir idrak seviyesine yükselen salik berat mevzuu ile de gerçek beratın ne olduğunu anlamaya çalışmalıdır.
Birinci berat günahtan, isyandan kurtulmaktır.
İkinci berat ise kendinde var zannettiği benliğinden kurtulmaktır.
Birinci beratı gerçekleştiren kişi iyi bir insan olur!..
İkinci beratı gerçekleştiren kişi ise “kendini bulan bir insan” olur.
(Al-i İmran Sûre 3/92 âyette)
رَبَّنَا إِنَّكَ مَن تُدْخِلِ النَّارَ فَقَدْ أَخْزَيْتَهُ وَمَا لِلظَّالِمِينَ مِنْ أَنصَار {آل عمران/192}
len tenalul birre hatta tünfiku mimma tühibbune ve ma tünfiku min şeyin feinnallahe bihî alıymün ta ki hubb/muhabbet ettiğinizden infak etmeniz/harcamanıza kadar len/asla nail olamaz/eremezsiniz birr/iyiliğe ve infak ettiğiniz/harcadığınız şeyden bu halde/hemen innallahe bihî onun ile/onu alim/bilendir “Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda infak etmedikçe birra iyiliğe eremezsiniz, muhakkak ki Allah onu bilir.”
(Bakara Sure 2/177 âyette)
وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَالْمَلآئِكَةِ وَالْكِتَابِ وَالنَّبِيِّينَ وَآتَى الْمَالَ عَلَى حُبِّهِ ذَوِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينَ وَابْنَ السَّبِيلِ وَالسَّآئِلِينَ وَفِي الرِّقَابِ وَأَقَامَ الصَّلاةَ وَآتَى الزَّكَاةَ وَالْمُوفُونَ بِعَهْدِهِمْ إِذَا عَاهَدُواْ وَالصَّابِرِينَ فِي الْبَأْسَاء والضَّرَّاء وَحِينَ الْبَأْسِ أُولَئِكَ الَّذِينَ صَدَقُوا وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ {البقرة/177}
leysel birre en tüvellü vucuheküm kıblel meşrıkı vel mağribi ve lakinnel birre amene billahi vel yevmil ahıri vel melaiketi vel kitabi vennebiyyiyne ve atel male ala hubbihî zevil kurba vel yetama vel mesakiyne vebnessebiyli vessailiyne ve fiyrrikaabi ve ekamesselate ve atezzekate vel mufune biahdihim iza ahedü vessabiriyne fiyl be’sai veddarrai ve hıynel be’si ulaikelleziyne sadaku ve ulaike hümül müttekune meşrık/doğu ve mağrib/batı kıble/yönüne sizin vücuh/veche, yüzleriniz tevelle/ etme/çevirme birr (hürmet, saygı, hayırda erginlik) değildir ve lakin birr (hürmet, saygı, hayırda erginlik) iyilik billahi/allah ile ve yevmi’l ahır/ ahir/son yevm ve melaike/melekler ve kitab ve nebi/nebiler (ile) (e) iman eder ve hubbihî/onun/kendisinin hubbiyeti üzerine malı eta eder/verir zevi’l kurba/kurb/yakınlarına, ve yetimlere/öksüzlere ve miskin/ yoksullara ve ebne’s sebiyli/sebil/yol oğlu/yolculara ve sail/sual eden/dilenenlere ve fiy’r rikaabi/rikaab//boyunduruktakiler, özgürlüğünü yitirmişlere ve salat/namazı ikame etti/kıldı ve zekatı eta etti/verdi ve vakta ki ahed/ahdettiğinde/sözleştiğinde kendilerinin ahdini/sözlerini ile mufun/vefalı, ifa eder, yerine getirir ve be’sa/sıkıntı, meşakkat içinde ve dare/darda, hasta kaldığında hıyne’l be’si/be’s/şiddet, savaş hıyn, müddetince sabiyr/sabredenler ve ulaike/işte onlar sadak/sadık, sadakat gösteren zatlar ve ulaike/işte onlardır onlar müttakiler/takva sahipleri “Yüzleriniz! doğuya ve batıya çevirmeniz Berr (iyilik) değildir. Ancak berr, Allaha, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere iman etmek, sevdiği mallarından yakın akrabalarına, yetimlere, fakirlere, yolculara, dilencilere ve kölelere dağıtmak, namaz kılmak, zekat vermek, söz verdiği zaman sözünde durmak, sıkıntılı zamanda zorlukta ve sıkıntıda sabretmektir. İşte bunlar doğru kimselerdir ve bu kimseler muttakilerdir.” Yukarıda bahs edilen iki ayet ve benzeri daha birçok ayet zâhiri ma’nâsı itibari ile birinci beratın hakîkatini çok açık bir şekilde anlatmakladır, ayrıca bâtını ma’nâsı itibariyle de ikinci ber’ata atıf vardır, yeri geldikçe değinmeye çalışacağız.
Muhterem Hak yolcusu;
Ber’at gecesi sadece senede bir defa gelen bir gece değil, ayrıca hayatında gerçek bir yaşam olan “kendine ulaşma” yolunda büyük bir aşamadır.
Kişi kendine ulaşamazsa Hak’ka da ulaşmasına yol yoktur.
Birimsel varlığın Hak yolunda en büyük engeli kendine ulaşamamasıdır.
İşte bu nedenle burası bir yol ayrımıdır.
Burada ya benliği ile hayatını sonuna kadar sürdürür, Hak’tan ayrı düşersin veyahut kendini aradan kaldırır, gerçek bâtını “berr”e ulaşır beratını alırsın:
İşte o zaman kıblen değişir, gerçek kıblene dönersin. Özel hitapların gelmeye başladığı yer burasıdır.
Onun için Kûr’ân-ı Keriym bu gecede dünya semasına inmeye başlamıştır, bir başka ifade ile senin gönül semana İlâhi hakikatler inmeye başlar. Çok yüce ve ulvi hâllerin başladığı bu h3ali Cenâb-ı Hakk cümlemize nasib etsin.[45]
عِلِّيِّينَ İliyyin; kelimesi Ayın, Lâm, Ye, Ye, Nun harflerinden meydana gelmiştir.
Ayın; Göz, müşahade,
Ye: İlmel Yakîn,
Ye: Ayn’el Yakîn, Nun: Nûru Muhammedi…
İyilerin kitâbı; İlm’el Yakîn, Ayn’el Yakîn Nûru Muhammedi ve eşyanın hakikatini müşahadedir.
Kitab yani; Kûr’anı Keriym bu gecede “levh-i mahfuz”dan dünya semasına indirilmiştir.
(Duhan Suresi 44/1-8 âyetleri)
حم {الدخان/1} وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ {الدخان/2} إِنَّا أَنزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةٍ مُّبَارَكَةٍ إِنَّا كُنَّا مُنذِرِينَ {الدخان/3} فِيهَا يُفْرَقُ كُلُّ أَمْرٍ حَكِيمٍ {الدخان/4} أَمْرًا مِّنْ عِندِنَا إِنَّا كُنَّا مُرْسِلِينَ {الدخان/5} رَحْمَةً مِّن رَّبِّكَ إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ {الدخان/6} رَبِّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا إِن كُنتُم مُّوقِنِينَ {الدخان/7} لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ يُحْيِي وَيُمِيتُ رَبُّكُمْ وَرَبُّ آبَائِكُمُ الْأَوَّلِينَ {الدخان/8}
“ha mim” (1)
“vel kitabil mübiyni” (2)
“inna enzelnahü fiy leyletin mübareketin inna künna münzirıyne” (3)
“fiyha yüfreku küllü emrin hakiymin” (4)
“emren min ındina inna künna mürsiliyne” (5)
“rahmeten min rabbike innehü hüvessemiyul aliymü” (6)
“rabbissemavati vel ardı ve ma beynehüma in küntüm mukıniyne” (7)
“lâ ilahe illa hüve yuhyiy ve yümiytü rabbüküm ve rabbü abaikümü’l evveliyne” (8) ha mim (1) ve mübin/beyan olan/açıklayan kitab (andolsun) (2) inna/kesin/muhakkak biz mübarek/bereketli, kutlu gece içinde biz enzelnahü/onu/kendisini inzal ettik inna/kesin/muhakkak biz münzir/uyaranlar idik (3) hakiym/hikmetli küllü/her emir/iş fiyha/içinde/onda tefrik/ayırt edilir (4) emir/iş olarak/olan indi/katımızdan inna/kesin/muhakkak biz mürsil/gönderenler idik (5) innehü/kesin o hüve/odur semi/duyan aliym/bilen senin rabbinden rahmet’tir ki, (6) eğer mukıniyn/yakiyn olanlar iseniz semavat ve arzın ve onların/kendilerinin aralarındakilerinin rabbıdır (7)
“lâ ilahe illa hüve” sizin rabbınız ihya eder/hayat verir ve yümit/mevt eder/öldürür ve ata/aba/babalarınızın evvelkilerin/ilklerin rabbidir “Ha mim. Apaçık olan Kitaba and olsun ki. Biz onu, kutlu bir gecede indirdik. Doğrusu biz, insanları uyarmaktayız. Katımızdan bir buyrukla her hikmetli işe o gecede hükmedilir. Doğrusu biz öteden beri peygamberler göndermekteyiz. Eğer kesin olarak inanırsanız bilin ki, bu senin Rabbinden göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbinden bir rahmettir. O, işitendir, bilendir. O’ndan başka ilah yoktur, diriltir ve öldürür. Sizin de Rabbiniz önceki babalarınızın da Rabbidir.
وَمَا أَدْرَاكَ مَا عِلِّيُّونَ {المطففين/19}
“Ve mâ edrâke mâ ılliyyûn.“