Mutaffifîn Sûresi 24. Âyet
المطففين
Ta'rifu fî vucûhihim nadrate-nna'îm(i)
Onların yüzlerinde, nimetlerin sevincini görürsün.
Yüzlerinde nimet ve mutluluğun sevincini görürsün.
Bu ayet, cennet ehlinin yüzlerindeki mutluluk ve refahın dışa vurumunu tasvir etmektedir. Anahtar kavramlar, tanıma, yüz ve nimetin parıltısı üzerinden bu ilahi lütfun görsel tezahürünü vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'عرف' kelimesini, bir şeyin izlerini veya özelliklerini görerek onu idrak etmek olarak açıklar. Ayetteki 'تعرف' ifadesi, cennet ehlinin yüzlerindeki 'نضرة النعيم' (nimet pırıltısı) sayesinde onların kimliğinin ve durumunun anlaşılacağını belirtir, yani bu pırıltı bir tanıma alametidir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'عرف' kelimesinin, bir şeyi duyularla veya akılla idrak etme anlamını taşıdığını belirtir. Ayetteki kullanımında, cennet ehlinin yüzlerindeki belirgin özellikler (nimet pırıltısı) vasıtasıyla onların cennetlik olduğunun anlaşılmasına işaret eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'وجه' kelimesini, insanın ön tarafı ve bakışların ilk temas ettiği yer olarak açıklar. Ayetteki 'وجوههم' ifadesi, cennet ehlinin yüzlerinin, nimetin pırıltısının doğrudan görüleceği ve tanınacağı yer olduğunu vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'وجه' kelimesinin hem fiziksel yüzü hem de bir şeyin özünü veya yönünü ifade ettiğini belirtir. Ayette, cennet ehlinin fiziksel yüzlerindeki belirgin parıltının, onların içsel durumlarının ve aldıkları nimetin bir yansıması olduğunu gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'نضرة' kelimesini, güzellik ve parlaklık olarak açıklar. Ayetteki 'نضرة النعيم' ifadesi, nimetin yüzlerde oluşturduğu taze, canlı ve göz alıcı parlaklığı mecazi olarak ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'نضرة' kelimesini, bir şeyin taze, canlı ve parlak olması hali olarak tanımlar. Ayetteki 'نضرة النعيم', cennet nimetlerinin getirdiği mutluluk ve refahın, cennet ehlinin yüzlerinde görülen taze, parlak ve canlı bir ışıltı şeklinde tezahür ettiğini belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'nadr' kökünden türeyen kelimelerin Kur'an'da genellikle güzellik, tazelik ve canlılık gibi olumlu nitelikleri ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'nadrata' kelimesi, cennet ehlinin yüzlerindeki bu ilahi güzelliği ve canlılığı, yani nimetin dışa vurumunu vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'نعيم' kelimesini, sürekli ve kesintisiz nimet ve refah olarak açıklar. Ayetteki 'نضرة النعيم' ifadesi, cennet ehlinin yüzlerindeki pırıltının, onlara bahşedilen kesintisiz ve bol nimetlerden kaynaklandığını belirtir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'نعيم' kelimesini, hem dünya hem de ahiret nimetlerini kapsayan geniş bir refah ve mutluluk anlamında kullanır. Ayetteki bağlamda, cennet ehlinin yüzlerindeki pırıltının, ahiretteki sonsuz nimet ve mutluluğun bir göstergesi olduğunu ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'نعيم' kelimesinin Kur'an'da genellikle cennetle ilişkilendirilen, maddi ve manevi tüm güzellikleri ve rahatlıkları içeren bir kavram olduğunu belirtir. Ayetteki 'nimet pırıltısı', cennetin sunduğu bu kapsamlı refahın yüzlerdeki yansımasıdır.
Mutaffifîn Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Yüzlerinde nimet ve mutluluğun sevincini görürsün.“ (83/24)
Ta’rifu; sen tanırsın, görürsün anlarsın, fî vucûhihim; yüzlerinde-tüm yönlerinde, tüm varlığının içinde, nadraten; sevincini ve nûrunu, naîm; nimet (zikir kendi varlığında bulunan hakk’ın hatırlanması mutluluğunu) Bu âyet öncelikle Efendimiz (s.a.v.)’e ve onun bünyesinde ümmetine gelmiştir. Cennet nimeti içinde olan “Ebrar” taifesini tanıma-a’rif olma ölçüsü öncelik ile Mi’rac hadisesinde kendisine cennetlik ve cehennimlikleri görmesi-a’rif olması müşahade etmesidir. Bir diğer husus ise daha dünyada iken bu cennet bahçesi içinde olanlardır. Efendimiz (s.a.v.) mescidim cennet bahçelerinden bir bahçedir, buyurmuştur. Ve bu bahçe içinde bulunan ve mukim olup zamanı geçirenler Ashab-ı Suffa ismiyle nitelendirilmişlerdir.
Terzi Baba; (10) Kelime-i Tevhid içinde (24) sıra numarası ile Mescid-i Nebevi de bu taife-inin yerini bildirmiştir. Ölçüsü, 24 olan bu âyetin bu sıraya gelmesi ne kadar manidardır. Bize birer örnek gökteki yıldızlardan olan Ashab-ı Suffanın buraya tarifinin buraya alınmasının uygun olacağını düşünüyoruz.
24. Eshab-ı Suffa Yanları açık üstü kapalı mahallere bilindiği gibi halen daha “sofa” tabir edilir.
“Eshab”, sahibler demek olduğundan “sofa” da, kalan dostlar demektir.
Bu kimseler ortalama 250 kişi, zaman zaman da 400 kişiye kadar çıkarlar, orada kalırlar, devamlı eğitim ile uğraşırlarmış. Burası İslamiyyetin ilk üniversitesi olmuştur. İslamiyyet genişledikçe, yeni yeni beldeler alındıkça Efendimiz onları, oralara ya kadı veya vali tayin ederek, gittikleri yerde İslami eğitimi sürdürmüşlerdir.
İşte şimdi şu anda aynı mekânda şu satırları kağıda dökerken birden kendimi “Eshabı suffa” gibi zannettim. Allah c.c onlardan razı olsun.
Dini Mübini İslam’ın bilgileri onların fedakerane çalışmalarıyla bu günlere ulaşmıştır.
Bir bakıma “sufi” kelimesi de buradan türemiştir diyebiliriz, çünkü çok mütevâzi ve mütteki olarak hayatlarını sürdürüyorlardı. Ravza-i Mutaharra’nın içindeki bu bölüm Hakîkati Muhammedi ilminin toplanıp dağıtıldığı, geliştirildiği, uygulandığı yerdir.[54]
Mü’minler Efendimizin nûrundan olduğuna göre Hakîkat-i Muhammedi yani İlâhiyat Kamer’in den nûrlarını ışıklarını alan tüm varlıkları nûr olmuş kişileri tanımaması onları müşahade etmemesi düşünülür mü? Işk’ını ışığını zaten ondan almaktadırlar ondan başka bir şey değildirlem ama aynı zamanda gayridirler.
İşte bu âyet Efendimiz (s.a.v.) bünyesinde bu âyeti okuyan tüm mü’minlerede hitab almaktadır. Yanız girişte olduğu gibi T-arifu sen tarif edebilirsin dendiği gibi bunu okuyan kişinin “Men arefe nefse hu, fakat arefe Rabbehu” denildiği gibi “Arif” olması lazımdır. عْ “Ayın“ harfi üzerindeki “cezm/cazibesi” işareti ile, تَ “Te”ye bağlanıp (Ta) “Tahakkuk/Gerçekleşme” olmuştur. “Te” Ente sen demektir. Burada hitab “Be” risâlet mertebesine, hitab eden ise Ahadiyyet mertebesidir. Arada bulunan “Ayın” Göz müşahade cezbesidir. Bunu aldığımız zaman “Ter” yani bu hale çalışma ile “Be” ile Ber yani iyilik hâli ve “Elif” ile “Er” liği ulaşılmakta ve “Ente” Sen, “Ene” Ben’e dönüşür. اَعْرِفُ “A’rifu” bunu bilen tanıyan “sen ile benim” “ben ile sensin” hükmüne dönüşür. Cenâb-ı Hakk irfan olunmayı hub (sevdiği) ettiği için insanı halk etmiş ve Hakk olarak halkta zuhura çıkmıştır. “Te” nin tevhid yönü de vardır. “Te” üzerinde bulunan iki nokta İlâhi tevhid ve beşeri tevhiddir. Bu iki nokta İlâhi tevhid ve beşeri tevhid bir edildimi zâti tevhid ve tek nokta ile ن “Nun” harfine nur hâline dönüşür ve “NA’RİFU” ile biz tanırır, biz irfan ederiz ile Zât-i irfâniyete Ârifi Billaha dönüşmüş olur. İşte bu Nuru muhammediden yansıyan nûru yani, nadraten; sevincini ve nûrunu tanırsın ki bu en büyük nimettir.
يُسْقَوْنَ مِن رَّحِيقٍ مَّخْتُومٍ {المطففين/25}
“Yuskavne min rahîkın mahtûm.“