Kitâbun merkûm(un)
O, yazılmış bir kitaptır.
Yazılmış bir kitaptır o.
Mutaffifîn Suresi'nin 9. ayeti, 'yazılmış bir kitap' ifadesiyle, ahiret defterlerinin kesinliğini ve kayıt altına alınmışlığını vurgular. Bu ifade, ilahi adaletin ve hesap gününün kaçınılmazlığını dilbilimsel bir kesinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kitâb' kelimesinin asıl anlamının 'harfleri veya kelimeleri bir araya getirmek' olduğunu belirtir. Ayetteki 'kitâb', yazılıp bir araya getirilmiş, yani amellerin eksiksiz bir şekilde kaydedildiği ilahi bir sicil veya defter anlamındadır. Bu, ahiretteki hesaplaşmanın temelini oluşturur.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'kitâb' kelimesinin Kur'an'da bazen 'hüküm' veya 'yazılı emir' anlamında kullanıldığını ifade eder. Bu ayetteki 'kitâb', Allah'ın kulları hakkındaki hükmünün veya amellerinin yazılı olduğu, değiştirilemez ve kesin bir kaydı temsil eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'kitâb' kavramının Kur'an'da sadece bir metin olmaktan öte, ilahi bir 'yazgı', 'hüküm' veya 'kayıt' anlamlarını taşıdığını vurgular. Mutaffifîn Suresi'ndeki 'kitâb', insanların amellerinin kaydedildiği ve ahirette kendilerine sunulacak olan kesin ve değişmez bir belgeyi ifade eder, bu da ilahi adaletin bir göstergesidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'merqûm' kelimesinin 'üzerine alamet konulmuş, yazılmış' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'kitâbun merqûm', amellerin kaydedildiği defterin sadece yazılı olmakla kalmayıp, aynı zamanda belirgin işaretlerle, yani her şeyin açıkça ve eksiksiz bir şekilde kaydedildiği bir kitap olduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'rakm' kelimesinin 'yazmak, işaretlemek, damgalamak' anlamlarına geldiğini açıklar. 'Merqûm' ise 'yazılmış, işaretlenmiş' demektir. Bu ayetteki kullanımı, amellerin kaydedildiği defterin öylesine bir yazı değil, her şeyin açıkça, belirgin bir şekilde ve hiçbir şüpheye yer bırakmayacak biçimde yazılmış olduğunu vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'rakm' kökünün 'işaret koymak, yazmak, damgalamak' gibi anlamlara geldiğini ve 'merqûm'un 'üzerine işaret konulmuş, yazılmış' manasına geldiğini belirtir. Ayetteki 'kitâbun merqûm' ifadesi, amellerin kaydedildiği defterin sadece yazılı değil, aynı zamanda her bir amelin belirgin bir şekilde işaretlendiği, yani hiçbir şeyin gözden kaçırılmadığı ve her şeyin açıkça görülebildiği bir kayıt olduğunu gösterir.
Mutaffifîn Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Yazılmış bir kitaptır o.“ (83/9)
Fusûs’ül Hikem Ahmed Avni Konuk şerhi Îsâ fassında “Siccin” kelimesi şöyle açıklanmıştır.
"Siccîn" “Kellâ inne kitâbel fuccâri le fî siccîn” ya‟nî “Hayır, muhakkak ki, füccârın ya‟nî günahkârların kitapları elbette siccîndedir” (Mutaffifîn, 83/7) âyet-i kerîmesi gereğince günahkârların ikâmet ettiği mahallin ismidir. Çünkü günahkârlar, hayvâniyyetten ibâret olan cüz‟i tabîatın hükmüne uyarak amel ederler ki zâhiri, muhtelif nefsânî zevkler ve bâtını türlü türlü azâbtır. Onun için Hakk Teâlâ hazretleri, kendilerini cüz‟i tabîatın hükümlerine teslîm etmiş olan kâfirler hakkında: “ve inne cehenneme le muhîtatun bil kâfîrin” (Tevbe, 9/49) buyurur ki, "Cehennem şu an dahi kâfirleri ihâta etmiştir "demek olur.[26]
“Ve mâ edrâke mâ siccîn…” “İdrak ettin mi? Siccin” nedir?
Önce internetten aldığımız “siccin” hakkındaki bilgiyi buraya alalım…
Facirlerin amellerinin kaydedildiği defter anlamında bir Kur'an terimi. Daha kapsamlı bir ifadeyle amel defteri demektir. Ayrıca Cehennemde bir vadinin adı, devamlı olan, açık ve âşikâr olan şey, dibi kazılmış hurma ağacı olarak açıklanan kelime, Kûr’ânda yalnızca bir yerde geçmektedir:
"Hayır, fâcir olanların kitabı şüphesiz Siccîndedir. Siccînin ne olduğunu sana öğreten nedir? Yâzılı bir kitabdır"(Mutaffîfûn,83/7-9).
Kelimenin aslı, yapısı ve kalıbı hakkında özellikle dil açıklaması yapan âlimlerce farklı görüşler ileri sürülmüş, buna bağlı olarak da farklı ma’nâlar söylenmiştir. Aralarında Abdullah b. Abbas'ın da bulunduğu bazı âlimler Siccîn'in, arzın en alt tabakası olduğunu ifade ederlerken, Berâ' İbn Âzib (r.a)'e varan bir rivayette Rasûlullah (s.a.s)'in:
"Siccîn yedi kat yerin en alt tabakasıdır" buyurduğu kaydedilir.
Kelbi ile Mücâhid, Siccîn'in yedinci kat yerde bir kaya olduğunu söylerler. Siccîn'in şeytan ve ona tabi olanların makamı olduğu da kaydedilir (Fahruddin er-Razî, et-Tefsîrul-Kebir,XXXI,92-93).
Zemahşeri ise kelime hakkında yaptığı bazı dil açıklamalarından sonra şöyle demiştir: "Allah Teâlâ facirlerin kitabının Siccîn'de olduğunu haber verdi. Siccîn'i de yazılmış, rakamlanmış kitab diye tefsir buyurdu. Şu halde Onların hesabı yazılmış kitabdadır" denilmiş gibi olur. "Bunun ma’nâsına gelince Siccîn kuşatıcı, kapsamlı bir kitab" demektir. O, kötülük divanıdır. Allah Teâlâ onda cin ve insanlardan şeytanların, kâfirlerin, fasıkların amellerini toplamıştır. O, rakamlanmış, satırlar halinde düzenlenmiş, yazımı açık yahut alâmetli bir kitabtır. Gören herkes onda hayır olmadığını bilir. Dolayısıyla ma’nâ, "facirlerin amellerinden yazılanlar o divanda kaydedilmiştir" demek olur" (Zemahşeri, el-Keşşâf, IV, 720-721).
Kelime hakkındaki görüşleri aktaran Elmalılı, bütün nakillerden sonra kendisi şu ma’nâyı vermiştir: "Hâsılı, Siccîn, maddesi itibariyle bir zindan veya zindancı, ya da zindanda mahpus anlamlarını ifade eder. Kelimenin facirlerin yazısına zarf yapılmasına en yakışan manâ ise, Siccîn'in bir zindan sicili veya sicil zindanı olmasıdır" (Hak Dini Kur'an Dili, VIII,5652-5655).
Siccîn hakkında İbn Cerir iki hadis rivayet etmiştir. Birisi Ebû Hureyre (r.a) den: "Felak Cehennemde örtülü bir kuyudur. Amma Siccîn açıktır (yâni açık bir kuyuya da vadidir)".
İkincisi: Berâ' b. Âzib (r.a)'den: Rasûlüllah (s.a.s) fâcirin nefsinin semaya çıkarılmasını anlatarak buyurdu ki:
"Onu çıkarırlar, yanlarında facirin nefsi olduğu halde meleklerden hangi bir topluluğa uğrarlarsa, "Bu pis ruh nedir?" derler. Onun dünyada anıldığı isimlerin en çirkini ile fülandır" derler. Nihayet dünya semasına varırlar, açılmasını isterler. Ona açılmaz. " Sonra Rasûlüllah (s.a.s): "Onlara göğün kapıları açılmaz ve onlar deve iğne deliğinden geçinceye kadar Cennete giremezler" (el-A'raf 7/40) âyetini okudu ve devamla:
"Ve Allah buyurdu ki: Onun kitabını yerin en aşağısında, en aşağılık yerde, Siccînde yazın" dedi.
Allah Teâlâ facir olanların kitabının Siccînde olduğunu haber vermiş, sonra da "Siccîn'in ne olduğunu bilir misin?" Sözüyle, bunun insanların dirayetiyle, düşünmesiyle bilinebilecek birşey olmadığını, bu hususta insanların kendi görüşlerine değil, hakiki bilgi kaynağından gelen nakle itibar etmeleri gerektiğini öğretip Siccîn hakkında, yazılmış bir kitab" açıklamasını yapmıştır. Rasûlüllah (s.a.v)'de bu yazılı kitabın en aşağı bir yerde olduğunu bildirmiştir.[27]
Yani siccin-tabiat âlemi-esfeli safilini idrak ettin mi? Şimdi buranın bir yanı kötü de olsa irfan ehli buraya Hazreti Şeahdet demişlerdir. Kişinin kendi bedeni de birimsel olarak hazreti şehadettir. Ve bu beden ile irfâniyeti kazanmıştır. Kendini ve rabbini idrak etmiştir.
“ve mâ edrake” bakın “kef” dedi, o ise muhatap/hitab edilendir, işte böylece karşımıza muhatap geldi. Burada bu hitabı iki yönlü anlamamız gerekiyor, birisi mutlak sûrette Aleyhisselâtü Vesselâm Efendimize olan hitap, biride onun ümmetine olan hitaptır. Burada bunu ayırmamız lâzımdır. Ayırmamız lâzımdır ki, sonra tekrar birleyebilelim. İki ayrı özelliğin hakîkatlerini idrâk edip, tekrar birleyebilelim. Şimdi, bu hitap evvelâ, (s.a.v.) Efendimize geldiği için, evvelâ onun yönüyle bakalım. “Ve ma” burada düşünüyoruz, öyle birşey ki bu, “edrake mâ mâ siccîn.” “Ey habibim sen bu “Siccinin” ne olduğunu idrâk ettin” Yâni benim sana bildirdiğim hakîkatlerle vermiş olduğumu idrâk ettin.
Neden? Çünkü Cebrâil Aleyhisselâm vasıtasıyla Mir’ac gecesi yapılan eğitim ile zâten Efendimiz (s.a.v) Cehennemi-cehennemlikleri, hakiki veçhiyle görmekle, onu yaşadı, idrâk etti. Siccinin ne olduğunu mutlak olarak, hiçbirimizin anlayamayacağı kadar, yüksek bir seviye ve derecede idrâk etti. İşte onun tasdiki budur. “Ve mâ” öyle birşey ki bu “edrake” sen “idrâk ettin.” Neyi o siccini, sen mutlak olarak idrâk ettin. Yaşadın yâni “derk” ettin.
Derk/idrak= “Lügatta. Anlayış. Kavrayış. Akıl erdir-mek. Fehim. Yetiştirmek.” Ma’nâsında geçmektedir ki, “kişinin bünyesine işlemiş müşahedeli bilgi” demektir.
Ama bu husus bize döndüğü zaman, ümmete döndüğü zaman, bu âyetin muhatabı biz olduğumuz zaman, “vemâ edrâke” orada “mâ” soru hükmüne geldi, olumsuz hükmüne geldi. Sen bu siccini idrâk etmedin yâni edemedin. Yâni bu siccinin ne olduğunu idrâk edemedin. “Ve mâ edrâke mâ siccîn.” Bu siccinin ne olduğunu sen idrâk edemedin veyahut edebildin mi? Veya etmeye çalış, gibi dikkatimiz çekilmektedir.
Efendimiz (s.a.v.) hakkında sen mutlak olarak bu siccinin idrâk ettin ve gördün, ama bu bize döndüğü zaman, Biz Mi’rac hâdisesini yaşamadığımız için, Mi’râc tan haberimiz olmadığı için, “ve mâ edrake” siz bunu idrâk etmediniz. Neyi “ve mâ” etmediniz “siccin.” Siccini idrâk etmediniz, ama etmeye çalışın. Madem ki bu Siccin diye bir özellik var, bir kötülük[28] vardır. O zaman bu âyetle bizi oraya yöneltmekte ve bunun ne olduğunu yavaş yavaş şerh etmek için değerini bize anlatmak için “ma siccin.” Diye devam etmektedir.[29]
Elmalı Siccine; Zindan, Zindancı, Mahbus anlamlarını vermiştir. Mevlânâ Hazretleride dünya gelişinin bu dünya zindanından birkaç mahbusu kurtarmak olduğunu söylüyor.
Fusus’ül Hikem Mûsâ fassında bu ma’nâ da anlamlandırılmış, bir bölümde;
Şimdi ona “leinittehazte ilâhen gayrî le ec’alenneke minel mescûnîn” (Şuarâ; 26/29) ya'nî "Sen benden başka ilâh edinirsen elbette ben seni zindana atılmışlardan kılarım" dedi. "Sicn ya‟nî Zindan" kelimesinde olan “sîn” harfi kelime köküne ilâve edilen harflerdendir. Ya'nî Firavun sanki şöyle der. "Ben elbette seni örterim. Çünkü muhakkak sen verdiğin cevâp ile benim sana bunun gibi söz söylememi te'yîd ettin.” Eğer sen işâret lisânı ile: "Ey Firavun sen tehdîdin sebebiyle muhakkak câhil oldun. Oysa "ayn" birdir. Bundan dolayı sen nasıl ayırdın?" der isen, Firavun da sana der ki: "Ancak ayn‟ın mertebeleri ayrıldı; yoksa "ayn" ayrılmadı; o kendi zâtında kısımlara bölünmedi. Ve benim Şimdiki mertebem, yâ Mûsâ, fiilen sende hükmetmektir. Ve "ayn" ile ben senim ve rütbe ile senin gayrınım" demek olur. Ne zamanki Mûsâ ondan bunu anladı, ona: "Sen buna kâdir değilsin" diyerek ona onun hakkını verdi. Oysa rütbe onun için, onun üzerine kudret ile ve eserini onda göstermekle şâhittir. Çünkü Hak zâhiri sûret yönünden Firavun'un rütbesindedir. Onun için bu mecliste, kendisinde Mûsâ'nın zâhir olduğu rütbe üzerine hükmetmek vardır (25).
Ya‟nî Mûsâ (a.s.) Firavun‟un sorduğu soruya cevâp olarak Hakk'ın zâtını âlemin "ayn"ı kılınca, Firavun da âlem sûretlerinden bir sûret olduğu için ve Hakk onun da "ayn"ı bulunduğu için, Firavun bu cevâba cevâp olarak Mûsâ (a.s.)‟a: "Eğer sen benden başka ilâh edinecek olursan ben seni zindana atılmışlardan kılarım" (Şuarâ, 26/29) dedi. Bu söz görünüşte "Ben seni hapiste olanlar zümresine katarım" demek ise de, yukarıda îzâh edildiği üzere Firavun mevkîinin devâm etmesini istediğinden dolayı ve o mecliste hâzır olan vezirlerine ve filozoflarına karşı, Mûsâ (a.s.) üzerine üstün gelme düşüncesini izlediğinden dolayı, hem Mûsâ (a.s.)‟ın ve hem de vezirlerinin anlayışlarını dikkâte alarak sözü idâreli söyledi. "Mescûn" "sicn" kelimesinin çekimlenmiş hâlidir ve "sicn" kelimesindeki "sin" harfi kelime köküne ilâve edilen harflerdendir. Ve "sîn" harfi çıkarıldığında "cenn" kelimesi kalır. Ve "cenn" kelimesinin ma'nâsı ise "setr ya‟nî örtme"dir. Nitekim Hak Teâlâ “Fe lemmâ cenne aleyhil leylu” ya‟nî “Gece onun üzerini örtünce” (En'âm, 6/76) buyurur. Şu halde Firavun Mûsâ (a.s.)‟a cevâben: "Ben seni örterim; çünkü sen Hakk'ı âlemin "ayn"ı kılmak sûretiyle öyle bir cevap verdin ki, bu cevap ile benim “ene rabbükümül a‟lâ” ya‟nî “Ben sizin çok yüce Rabbinizim” (Nâziât, 79/24) sözümü te'yîd ettin. Şimdi verdiğin cevâba göre, mâdemki Hak âlemin "ayn"ıdır ve her ikimiz de âlem sûretlerinden bir sûretiz ve Hakk'ın gayrı değiliz ve mâdemki ben hükmetme makâmındayım, şu halde ben fir’avunluğumun üstün gelmesiyle senin mûseviyyetini örterim " dedi.[30]
Sicn kelimesinin Fusûs şerhinde anlaşıldığı üzere aslı örtme gizlemedir. Ve hadi esmâsını bilerek örtüp gizleyen mudill esmâsının kemâlli zuhur mahalledidir. Bunlar Ebu Cehil, Ebu Leheb vs. gibi Efendimiz (s.a.v.) zamanında olduğu gibi her devirde olurlar…
Peki, bu kötü fiil işleyenlerin yazıldığı kitab ne şekil yazılmış-yazılmaktadır?
Fakir bu gün Cum’a namazı için Gülfem Hatun Camiine[31] gitti.
İmam efendi Kûr’ân-ı Kerimden meal sohbeti yapıyordu. Konu Kaf sûresi âyetleri idiydi. Oraya intikal ettikten sonra şu âyetleri mealen okudu…
“Biz ilk yaratmada acizlik mi gösterdik? Doğrusu, onlar yeni bir yaratılıştan şüphe içindedirler.” (50/15)
“Andolsun insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz. Ve biz ona şah damarından daha yakınız.“ (50/16)
“Onun sağında ve solunda oturmuş iki melek zabıt tutarken,” (50/17)
“İnsan hiçbir söz söylemez ki yanında (onu) gözetleyen, dediklerini zapteden bir melek hazır bulunmasın.” (50/18)
“Ölüm sarhoşluğu gerçekten geldiğinde, "Ey insan! İşte bu senin öteden beri kaçtığın şeydir." denir.” (50/19)
“Sur'a üfürülür, işte bu, tehdid(in gerçekleşme) günüdür.” (50/20)
“Her can, kendisiyle beraber bir sevk memuru ve bir şahid bulunduğu halde gelir.” (50/21)
(Allah ona) "Andolsun sen bundan gaflet içinde idin. Şimdi senden gaflet perdesini kaldırdık. Bugün artık gözün keskindir." der. (50/22) Diye bu âyetleri okurken Cum’a ezanı okundu ve meal sohbeti de son buldu.
17. ve 18. Âyetlerde görüldüğü gibi kiramen katiben melekleri sağ tarafta olan iyilikleri hemen kayda alır, sol tarafta bulunan ise kötülükleri ikindi namazına kadar belki yaptığından vazgeçer ve tevbe eder diye bekletir. Meleklerin nöbet değişim vaktinde eğer tevbe edilmez ise bu kayda alınır. İşte siccinde (âlemi tabiat) kalmış olanların iyilik ve kötülükleri yazılmış olur.
Şemsi Tebrizi hazretlerinin dediği gibi “Ben canımı çoktan Hakk’a uçurdum, ölüm meleği gelince şu ten gömleğinden başka bir şey bulamayacaktır” dediği hâlde olanlar ise kitabı bizatihi Hakk’tadır. Buraya yararlı olur düşüncesi bu âyet-âyetlerin geçtiği Mesnevî-i Şerif beyitlerini alıyoruz.
544. Bir kadını Zühre yapmak, dönüştürme olur da, ey inatçı, su ve çamur olmak dönüşme değil midir?
Fenâ bir fiil yapan bir kadının rûhunun gökteki Venüs olması veyâ Venüs üzerindeki mahlûklardan birine geçişi dönüştürme ve sen bu hikâyeye inanırsın da, kendinin öldükten sonra rûhunun illiyyîn âlemine çıkamayıp, siccîn âlemine dâhil olan su ve toprak sûretinde mahpûs kalması dönüşme sayılmaz mı? Nitekim Hak Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm'de buyurur:
(Mutaffifîn, 83/18)
“inne kitâbel ebrâri lefî illiyyîn”
"Andolsun iyilerin kitâbı illiyyîn'dedir" ve (Mutaffifîn, 83/7)
“inne kitâbel fuccâri le fî siccîn”
"Kötülük edenlerin kitâbı siccîndendir."[32]
1612. Toprağa mensüb olan âdem, sen Sühâ üzerine git; ey ateşe mensüb olan İblîs serâya kadar git!
“Sühâ”, fezâda parlak bir yıldızın ismidir. “Serâ", rutûbetli toprak ma’nâsınadır. Burada “siccîn" murâd olunur. Nitekim “Kötülük edenlerin kitâbı siccîndendir” (Mutaffıfîn, 83/7) buyurulur. Hind nüshalarında “Süha” yerine" “semâ” Vâki’dir. Ve burada murâd, Âdem-i hakîkînin âlem-i ulvîye gitmesi olduğundan, “Sühâ” ile “semâ” aynı ma’nâyı ifâde eder.
Ma’lûm olsun ki, bir âlem-i nûr ve bir de âlem-i nâr vardır. “Âlem-i nûr”, mazhar-ı ism-i Cemâl; ve “âlem-i nâr”, mazhar-ı ism-i Celâl’dir. Birisi lutfi ve diğeri kahrîdir. Âdem, Cemâl’i ve Celâl’i câmi’dir. Zîrâ onun rûhu âlem-i Cemâl’den; ve cesedi âlem-i Celâl’dendir. Eğer cisminin ahkâmına tâbi’ olursa, “âlem-i nâr”a ve rûhunun ahkâmına tâbi’ olursa “âlem-i nûr"a mülhak olur. Ve burada “âdem”den murâd, rûhunun ahkâmına tâbi’ olanlardır. Cisminin ahkâmına tâbi’ olanlar ise, hayvanlık mertebesinde kaldıklarından, onlar hakîkatte âdemden sayılan değildirler. Ya’ni Hakk Teâlâ toprak olup rûhunun ahkâmına tâbi’ olan âdeme, “Sen âlem-i ulvîye ve âlem-i nûra çık ve urûc et!” buyurdu. Ve “âlem-i nâr’’a mülhak olan İblîs’e de, “Sen esfel-i sâfilîn olan siccînde kal!" dedi. Bundan anlaşılır ki, nefis aslâ ilâhi emirlere boyun eğen olmaz. Olursa da rûhun galebesi ve kuvveti altında zarüret ile olur ve bu halden aslâ râzı değildir. Ölüm vakti ile rûh bedenden alâkasını keser, cismin karargâhı yine âlem-i siccîn olur.[33]
345. "Senin iyi dostun yüksek felek üzerine gitti; fısk dostun yerin dibine gitti." Dostlarının iyisi yüksek feleğe ya’nî âlem-i illîyîne gitti. Nitekim âyet-i kerimede buyrulur: (Mutaffifîn, 83/18) “Sâlihlerin kitâbı illiyyîndedir.” Fâsık olan dostun dahi yerin dibine geçti. Nitekim âyet-i kerîmede buyruluyor. (Mutaffifîn, 83/7) “Fâcirlerin kitâbı siccîndedir.” Malûm olsun ki, âlem ikidir. Biri “âlem-i illiyyîn”, diğeri “âlem-i siccîn”dir. İliyyîn, “âlem-i emr” ve siccîn “alem-i halk’’tır. Ve âlem-i emr âlem-i şe’nden ibâret olup latiftir ve âlem-i siccîn âlem-i zuhûrdan ibâret olup kesiftir. Ervâh-ı ebrâr, şerîatin hükmüne göre amelleri sebebiyle ahkâm-ı tabîatten halâs olduklarından lllîyyîn’e urûc ederler. Ervâh-ı füssâk ve füccâr ahkâm-ı şer’iyyeyi terk ve huzûzât-ı nefsâniyyeye meyil ile ahkâm-ı tabîatte müstağrak olduklarından İlîyyin’e urûc edemeyip, siccînde kalırlar. Ve âlem-i illiyyîn ayn-ı cennet ve âlem-i siccîn ayn-ı cehennemdir. Nitekim âyet-i kerîmede (İnfitâr, 82/14) “Fâcirlerin kitabı cahîmdedir” buyurulur.
465. “Binânealeyh o cemâd, âdeme mensûb sıfâtlar oldu. Arşın yüksekliği üzerine şâd olarak uçucu oldu.
Ya’nî cemâd çeşidinden olan gıdâ âdemin vücûduna intikâl edip onun cüz’ü olur. Zîrâ o gıdâdan âdemin sûreti ve hem de ma’nâsı semirir. Cisminde kan ve sâire olur ve ma’nâsında da kuvvet ve fikir olur. Eğer fikir fâsid olursa kuvveti fenâ ameller vücûda getirir ve bu fenâ amellerin âlem-i ma’nâda sûreti ve eseri vardır. Bunların suver-i ma’neviyyeleri suûd etmek istediği vakit, bâb-ı semâ feth olmaz ve onlann mahall-i vusûlü felek-i esirdir. Ve felek-i esîr âlem-i tabiattır. Ba’dehû bu kötü ameller emir mûcibince siccîne tevdi olunurlar. Nitekim âyet-i kerîmede (Mutaffifin,83/7) [ya’nî “Fâcirlerin kitabı siccinde'dir.’’] buyurulur. Ve eğer fikir sâlih olursa iyi ameller vücûda getirir. Ve bu iyi amellerin dahi âlem-i ma’nâda sûreti ve eseri vardır. Ve bu amellerin sûreti âlem-i illîyîne urûc eder. Nitekim âyet-i kerîmede (Mutaffifin, 93/18) [“Ebrârın kitabı illiyyîndedir.’’] buyurulur.[34]
3675. "Sakın olmaya ki, sizin hevesleriniz yol vura ki, ebede kadar şekâvete düşersiniz!" Ya’nî, “Sakın olmaya ki, sizin o sûretler kal’asına teveccüh etmek hevesiniz ve arzûnuz, sizi maksûd-ı aslîye götürecek olan yolunuzu vursun! Zîrâ o heves yüzünden ebede kadar şekâvete düşersiniz!" Çünkü âlem-i sûret olan bu dünyâ esfel-i sâfilîndir; ve Zât-ı Hak’tan mesâfe i’tibâriyle değil, hicâb i’ti-bâriyle pek uzaktır. Binâenaleyh bu âlem-i sûrete meclûb ve meftûn olan rûh, kendi aslına rücû’ edemeyip (Mutaffıfîn, 83/7) “Muhakkak fâcirler elbette siccîndedir"’âyet-i kerîmesi mûcibince, tabîat sic- cîni içinde mahbûs kalır.
Bendeki Terzi Baba kitabından Sicn-Zindan hakkında kısa bir müşahade bölümü;
İnsân-ı Kâmil Hakk’tan ayrı düşerek ayrılıklarını hikâyet eden bu dünya’da zayıf görünümlü, batında ma’nâ aslanıdır. Beyazıt Bestami’nin “40 yıldır halk kendisi ile konuşurum zanneder, halbuki ben Hakk ile konuşurum“ dediği gibi bu şikâyet gibi görünen şey, Cenâb-ı Hakk (c.c.)’tan ayrı düşmenin neticesinde bir hikâyedir. İşte bu ma’nâ aslanlarından biri de yolumuzun şu an “Serdâr”ı olan Terzi Babamızdır. Bizler gibi bu dünya hapishâne- sinde birkaç mahpusu kurtarmak için Nusret Baba rahmetullahi âleyh ile yaptığı seferden tekrar bizler arasına (قُرَّةَ أَعْيُنٍ) “Nûr-u Ayn” olarak dönmüştür.
Bu sene güneye yaptığımız seyâhatimizde Adana ili Kozan ilçesi Kozan kalesinde, Battal Gazi zindanı bulunmaktaydı. Ama yıkıntı ağırlıklı ve her hangi bir ibâre olmadığından nerede olduğu belli değildi. Ben de zarûrî bir ihtiyâctan dolayı kaleden aşağı inmiştim. Ama aklımda yukardaydı. Eşim bu zindanı bulmak istiyordu. Aşağı indiklerinde yukarıda bulunan bir erkeğe Battal Gazinin zindanını sorduklarını, adamın garip bir şekilde bakarak “Burada her yer zindan” cevabı üzerine orayı aceleyle terk ettiklerini anlatmışlardı.
Battal da (تب) “TB” harflerini görmemek mümkün değildir. K-o-zan, baştaki “Ke“ sen demektir, senin “O” zan-nın beden kalesinde zindanındır. (نَجدَت) Necdet zâten “Yiğit” demektir. Battal Gazi, Necdet Baba’nın verdiği Zülfikar ile nefsin ile mücadele edip, Nefsi Emmâre, Nefsi Levvâme ve Nefsi Mülhimeni kestin mi? Senin senliğin kalkıp, beni (اَنَ) “Ben” de bulursan. Yani bir (اَنَ) “Ben” olan Terzi Baba’nın, ma’nâ terzisi dükkânında (اَنْتُ) “Sen” elbiseni (اَنَ) “Ben” elbisesi olan “Esmâ-i İlâhiyye” elbisesi ile değiştirip giyinir ve daha sonra bunu zâhir ve bâtın hayatında kullanırsan, her yerde Cenâb-ı Hakk (c.c.)’ın veçhini görür, doğu’da batı’da Allah (c.c.)’ın dersin. Rûh’ul Kuds ile desteklenir, her yönden ben Allah’ım hitâbını işitir. Attığın zaman “O” atar ve Beden mülküne rahmet olursun. O zaman da (هُ) (Hu) okursun... Hu okudun mu? (هُوَ) “Hüve” okursun. “Kalende”, olanda (قُلْ) “Kul” söyle dendiği gibi (قُلْ هُوَ اللَّهُ) “Kul huvallahu” yani Kû’rân-ı Kerim’de gerçek ma’nâda Marifet/bekābillâh mertebesinde okursun, dinlediğin Kûr’ân olur. Gördüğün, dinlediğin, senden işitilen, görülen Kûr’ân olur. Kısacası Kûr’ân’ı nâtık[35] olan Terzi Baba, Kûr’ân’ı nâtık elbisesi diker, giydirir. Kûr’an’ı nâtıklar yetiştirir. Asıl mesleği budur. (بِهُ) “Bi-Hu” Zan elçisinin haberi sana ulaştı mı? Hakîkat kozası olan Hakk’ın hayâli yetiştiğinde, Pamuk dede, Pamuk kozasında ki “HU ZAN” nı önce ilmeğe, sonra kumaşa, daha sonra bu kumaştan diktiği elbiseyi sana giydirir. Her yer zindan da olsa, sana her yer Yezdan’dır…[36]
وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِّلْمُكَذِّبِينَ {المطففين/10}
“Veylun yevmeizin lil mukezzibîn.“