İn kullu nefsin lemmâ ‘aleyhâ hâfiz(un)
Hiçbir kimse yoktur ki, üzerinde koruyucu bulunmasın.
Hiçbir nefis yoktur ki başında bir denetleyici bulunmasın.
Târık Suresi'nin 4. ayeti, her nefsin üzerinde bir koruyucu ve gözetleyicinin bulunduğunu vurgulayarak, ilahi denetimin evrenselliğini ve kapsamını dilbilimsel olarak ifade etmektedir. Ayet, 'nefs' ve 'hafız' kavramları üzerinden insanın sorumluluğunu ve Allah'ın kudretini dile getirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'nefs' kelimesinin aslen 'ruh' ve 'can' anlamına geldiğini, ancak Kur'an'da bazen 'insanın kendisi', 'şahsiyet' veya 'bir şeyin hakikati' anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'küllü nefsin' ifadesi, her bir bireyi, her bir canı kapsayıcı bir anlam taşır ve ilahi gözetimin istisnasızlığını vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'nefs'in farklı kullanımlarını sıralarken, 'insanın kendisi' ve 'can' anlamının öne çıktığını ifade eder. Ayetteki kullanımı, her bir varlığın, her bir canlının üzerinde bir gözetleyicinin olduğunu anlatarak, Allah'ın yaratıkları üzerindeki mutlak denetimine işaret eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'nefs'in Kur'an'da hem bireysel ruhu hem de insanın özünü ifade ettiğini belirtir. Bu ayette 'küllü nefsin' ifadesiyle, her bir bireyin, istisnasız bir şekilde ilahi bir denetim altında olduğu fikri pekiştirilir, bu da insanın sorumluluğunu ve ahiret inancını güçlendirir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'hafız' kelimesinin 'koruyan, gözeten' anlamına geldiğini ve bu ayetteki 'hafız'ın, Allah tarafından her insan için görevlendirilmiş, onun amellerini kaydeden melekler olduğunu belirtir. Bu, insanın her an gözetim altında olduğu ve yaptıklarının zayi olmayacağı fikrini pekiştirir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'hafız' kelimesinin mecazi olarak 'gözetleyici' ve 'koruyucu' anlamında kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'hafız', her nefsin üzerinde bulunan, onu koruyan ve amellerini kaydeden ilahi bir denetim gücünü temsil eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hıfz' kökünün 'bir şeyi zayi olmaktan korumak, muhafaza etmek' anlamına geldiğini açıklar. 'Hafız' ise bu görevi yerine getiren varlıktır. Ayetteki 'hafız', her nefsin üzerinde bulunan, onun amellerini kaydeden ve onu ilahi takdir doğrultusunda koruyan melekleri veya Allah'ın bizzat kendisinin gözetimini ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'hafız' kelimesinin Kur'an'da hem Allah'ın bir sıfatı olarak 'koruyucu' hem de melekler için 'kaydedici, gözetleyici' anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'hafız', insanın her an ilahi bir denetim altında olduğunu ve yaptıklarının kaydedildiğini vurgulayarak, ahiret sorumluluğuna dikkat çeker.
Târık Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“İn kullu nefsin lemmâ ‘aleyhâ hâfizun.” Hiçbir nefis yoktur ki başında bir muhafaza edici bulunmasın. (86/4) Her nefisin (kişinin) üzerinde muhafaza-koruyucu melekler vardır.
Bu meleklerin özelliklerine İnfitar sûresi âyetleri ve yorumları ile bakacak olursak;
وَإِنَّ عَلَيْكُمْ لَحَافِظِينَ {الإنفطار/10}
وَإِنَّ عَلَيْكُمْ لَحَافِظِينَ {الإنفطار/10}
~ ~ ~
(82/10) - Ve inne aleykum lehâfizîn.
(82/10) - Halbuki üzerinizde hâfızlar var
Ve inne muhakkak ki aleyküm sizin üzerinizde le hafizin hafazalar vardır. Muhafaza edici melekler vardır. Nedir bunlar? Kirâmen kâtibîn katip melekler vardır. Hani insânın bir omuzunda bir melek, bir omzunda bir melek vardır derler. Biri günahları yazar, biri sevapları yazar. İşte onlardan bahsediyor ve de bunu şüpheye mahâl bırakmadan kat’iyetle olduğunu söylüyor. Ve inne muhakkak ki aleyküm sizin üzerinizde le hafızîn muhafaza edici hıfz edici melekler vardır. Bunlar nedir?
كِرَامًا كَاتِبِينَ {الإنفطار/11}
~ ~ ~
(82/11) - Kirâmen kâtibîn.
(82/11) - Kiram kâtibler var
İkram edilmiş meleklerdir. Yâni buradaki ikram insânın yaptığı fiillerin neleri ifâde edebileceğini ayırma hassasına vakıf olanlar demektir. Çünkü bu ilmi onlar bilmemiş olsalar, bizim yaptığımız fiilleri yanlış değerlendirirler. Bizim yaptığımız fiiller neyi ifâde ediyorsa şifre olarak onlara ikram edilmiş. Yâni bu bilgi verilmiş, o bilgiye göre ayrıştırıp onları yâni ayırmak sûretiyle, günahları bir tarafa, sevapları bir tarafa yazıyorlar, yâni ayırma kabiliyetine sahipler, bu ikram verilmiş. Bu ilim verilmiş onlara, ayrıca ilimde verilmiş, ayrıca yazma, çizme ilmide bilgisi de verilmiş.
Ama bu harfleri mi kullanıyorlar yazarlarken, lâtif bir başka mors alfabesi gibi bir başka sistem mi kullanıyorlar? Onu biz bilmiyoruz şu anda yalnız “ıkra’ kitabek” (17/14) “kitabını oku bugün sana bu yeter” denildiğinde kişi, bunu okuma kabiliyetinde olması lâzım geldiği anlaşılıyor. Yâni okuyabilecek durumda olması lâzım ki, oku diyorlar. Bir çocuğa öğretildikten sonra oku denir, öğretmeden neyi okuyacaksın? Ama şimdi siz diyeceksiniz ki, Kûr’ân’ın ilk geldiği kelime de oku idi, ama elde bir şey yoktu, neyi okuyacaktı. Neyse orasına sonra başka bir zamanda bakarız. yâni sistem olarak evvelâ öğretiliyor, sonra oku deniyor. O kitâplarda bize verildiği zaman bütün insânlığa da bu kitâplar, verileceğinden arapçayı bilmeyen başka insân topluluklarına bu kitâp hangi lîsânda gelecek? Arapça mı gelecek nasıl gelecek? Bize nasıl gelecek? Kûr’ân mânâsında mı yoksa Türkiye olarak kullandığımız Türk lugatı şeklinde mi gelecek? Tabî ki, başka nasıl olabilir yâni biraz mantıklı düşünürsek, arapça gelirse, Çinli de Arapça bilmedikten sonra bakıp bakıp ne olduğunu anlayamacak. O zaman değerlendiremeyecekte, ama burada ne takdim ettiğini, ne bıraktığını bilecek diyor. O kitabı okuduğu zamanda, bunları anlayacaktır.
Demek ki her millete kendinin lîsânında kitabı gelecek ama, Cenâb-ı Hakk onlara ve bütün insânlara, aynı lîsânı öğretmekten aciz mi? Değil. Birer sistem gibi bir anahtar beynimizde çeviri, verir. İnsâna oraya şifre olarak koyuverir. Arapça olarak bizde herşeyi okuyabiliriz. Bu da ayrı bir sistem, yâni ayrı bir düşünce tarzı olasılıktır. ”Sünnet Allahu Lâ tebdilâ” (35/43) “Allah'ın yolunda değişiklik bulamasın,” dediğine göre demek ki, her millete kendi lîsânına göre o kavmin şeriatı üzere melekler yazacaklar, diğerlerine islâm şeriatı üzerine sevap günah yazmazlar. Çünkü İslâm gelmezden evvel geçen kavimler vardır. Onlarında kitâpları verilecek mahşerde, O zaman islâmî hukuktan değil, tevrati ve incildeki, suhuflardaki hukuktan ölçü alınarak hesap kitâp yazılır. O melekler onlardan yazacak veyahut yazdılar. Bakın, araştırmaya başlayınca işin içinden neler çıkıyor değil mi?
يَعْلَمُونَ مَا تَفْعَلُونَ {الإنفطار/12}
~ ~ ~
(82/12) - Yağlemûne mâ tef'alûn.
(82/12) - Onlar yapmakta olduklarınızı bilirler.
Bakın geldi işte. “Ya'lemune” onlar bilirler. Muhakkak ki siz ne işlemişseniz o Kiramen Katibin melekleri bunları bilirler yâni değerlendirirler.[144]
İkinci yorum olarak Mesnevi-i Şerife müracaat edecek olursak;
2070. Her bir tavîle üzerine bir sâis nasb olunmuş; birbirini terk eden, onun gayriyle gelemez.
Bu âlem-i sûret ahırındaki her bir ipin üzerine bir bekçi ve bir seyis (ata bakan hizmetçi) ta’yîn olunmuştur. Birisi o bulunduğu yeri terk etmek istese, ancak izin ile çıkabilir. Nitekim âyet-i kerîmede sûre-i Târık’da (Târık, 86/4) ya’nî “Ahvâlini hıfza müvekkel melek olmayan hiçbir nefis yoktur” buyurulur.
2071. Eğer hevesinden munkatı' olsa, başkalarının tavilesine sülük etse...
Bu âlem-i taayyün ahırında isti’dâd-ı ezelî ve kâbiliyyet-i aslî ipi ile bağlı olan ehl-i sûretten her biri, diğerinin hâl ve mertebesine iştirâke heves edip, kendi ipinden ve mertebesinden kesilmiş olsa ve başkalannın ahırına sülük etse... "Ser der kerden” Bahâr-ı Acemin beyânına göre, sülük etmek ve biriyle berâber yaşamak ve şürû’ etmek ma’nâlanna gelir.
2072. Berhâl çevik ve latîf olan ahırcılar, onun yularının köşesini ve sînesini tutarlar.
“Âhır"ın nihayetindeki “cı” edâtı Türkçe’dir; “ahırcı” demek olur ki, sâis ma’nâsınadır.
2073. Ey ayyâr, gerçi sen hafızları görmezsin; ihtiyarını, ihtiyarsız gör!
“Ayyâr” kesîrü’l-hareke demektir. “Ey âlem-i sûretde, kendi tedbîrine uyarak çok hareket eden kimse, sen, senin nefsin üzerine müvekkel olan melâikeyi ve ahırcıları göremezsin; zîrâ basar-ı basiretin, âlem-i mülk ve sûretin hükümleri ile örtülmüştür; fakat efâl ve harekâtına dikkat et; tedbîrine dayanmış olan ef’âl ve harekâtından şimdiye kadar kaçı faydal oldu ve kaç tedbîrin dâiresinde neticelendi. Buna bak da, ihtiyânnı ve irâdeni, ihtiyârsız ve irâdesiz gör!
2074. Bir ihtiyâr edersin ve elin ve ayağın açıktır; niçin mahbûssun, niçin?
“Bir şeyin vuku’unu ihtiyâr ve irâde edersin ve elin ve ayağın da irâdeni ve ihtiyârını kullanmak için açıktır; fakat bu serbestîye rağmen bir türlü maksûdunu elde edemezsin. Binâenaleyh dikkat etmez misin ki, bu serbestî ile berâber, bulunduğun hâl içinde niçin mahbûssun, niçin?
Nitekim Ebû Ali Dekkâk hazretlerine sormuşlar ki: “İrâdenin fevkinde bir irâde olduğunu ne ile bildin?” Ya’nî “Azimetlerin nakzı[145] ile bildim” cevâbını vermiştir. Ya’nî, ben bir şeyin husûsuna azimet ve kasd ettim; gördüm ki o benim azimetim bir maninin araya girmesiyle bozuldu. Bundan anladım ki, ben ihtiyânrıda ve irâdemde serbest değilim, demek olur.
2075. Yüzü hafızın inkârına götürmüşsün; ona nefsin tehdîdâtı adını vermişsin
Ey gâfil! Sen bu ma’nevî bekçilerin inkârına yönelmişsin ve “Böyle şey yoktur" dersin. Şeriat ve ahlâka uymayan yaptığın bir iş için içinden “Yapma, etme!" diye bir men’ ve uyarı gelse, sen bu men’e, nefsin tehdîdleridir dersin. Halbuki Hak Teâlâ Kur’ân-ı Kerîmde (Târık, 86/4) [“Ahvâlini hıfza müvekkel melek olmayan hiçbir nefis” yoktur”] Ve sûre-i (Ra’d, 13/11) ya’nî “O kimse için önden ve arkadan takip edenler vardır ki, Allâh’ın emrini hıfz ederler” ve sûre-i İnfitâr’da (İnfitâr, 82/10) ya’nî “Muhakkak sizin üzerinize bekçiler vardır” âyet-i kerîmelerinde bu bekçilerin varlığını bizlere haber verir. Bir mü’min bunları inkâr edemez, binâenaleyh bu beyt-i şerîf münkirlere hitâbdır. Zîrâ münkirler, şeriatın hakikati yoktur, cem’iyyet-i beşeriyyenin intizâmını muhafaza için sadece tehdîddir, derler; ve bir kısmı ahlâkı inkâr ederler, i’tibârî bir şeydir derler.[146]
فَلْيَنظُرِ الْإِنسَانُ مِمَّ خُلِقَ {الطارق/5}
“Felyenzuri-l-insânu mimme hulik”