Ennecmu-śśâkib(u)
O, (ışığıyla karanlığı) delen yıldızdır.
O, karanlığı delen yıldızdır.
Târık Suresi'nin bu ayeti, 'Târık' olarak adlandırılan yıldızın temel niteliğini, yani 'delen' ve 'parlak' oluşunu vurgular. Bu niteleme, yıldızın karanlığı yarıp geçme ve dikkat çekme gücünü dilbilimsel olarak ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'necm' kelimesinin asıl anlamının 'ortaya çıkmak, görünmek' olduğunu belirtir ve bu bağlamda yıldızların gecenin karanlığında ortaya çıkışına işaret eder. Ayetteki 'en-Necm' ise, özel bir yıldız türüne veya genel olarak yıldızlara atıfta bulunur, ancak 'es-sâkıb' nitelemesiyle belirli bir özelliğe sahip olduğu vurgulanır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'necm' kelimesinin Kur'an'da hem tekil olarak belirli bir yıldızı (örneğin Şi'ra yıldızı) hem de çoğul olarak tüm yıldızları ifade etmek için kullanıldığını belirtir. Burada 'el-Necm' belirli bir yıldızı işaret ederken, 'es-Sâkıb' sıfatıyla onun ayırt edici özelliği vurgulanır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki kozmolojik terimlerin sadece fiziksel varlıkları değil, aynı zamanda Allah'ın kudretinin ve yaratıcılığının işaretleri olarak da işlev gördüğünü belirtir. 'Necm' kavramı, bu bağlamda, Allah'ın evrendeki düzenini ve mucizelerini gösteren bir sembol olarak anlaşılmalıdır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'es-sâkıb' kelimesinin 'delip geçen' anlamına geldiğini ve yıldızın ışığının karanlığı delip geçmesini ifade ettiğini belirtir. Bu, yıldızın sadece varlığını değil, aynı zamanda etkileyici parlaklığını ve nüfuz edici gücünü vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'es-sâkıb' kelimesini mecazi bir ifade olarak ele alır ve yıldızın ışığının sanki karanlığı delip geçiyormuş gibi parlak olduğunu belirtir. Bu, yıldızın göz kamaştırıcı ve dikkat çekici özelliğini vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'sekabe' fiilinin 'delmek, nüfuz etmek' anlamlarının yanı sıra 'parlamak, ışık saçmak' anlamlarını da içerdiğini belirtir. Dolayısıyla 'es-sâkıb', hem karanlığı delip geçen hem de parlaklığıyla dikkat çeken bir yıldızı ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'sâkıb' kelimesinin Kur'an'daki kullanımının, sadece fiziksel bir delme eylemini değil, aynı zamanda bir şeyin içinden geçerek etkisini gösterme ve belirginleşme anlamını taşıdığını ifade eder. Ayetteki 'en-Necmü's-Sâkıb' ifadesi, yıldızın karanlığı yarıp geçen ve varlığını güçlü bir şekilde hissettiren parlaklığını vurgular.
Târık Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
O, karanlığı delen yıldızdır. (86/3) Karanlık ise zulmettir. Bu zulmetin iki yönü vardır. Biri nefsinin cahili olmak, biride nefsinden cahil olmaktır. Nefsinden cahil olarak “karanlık-zulmet”in delinmesidir… Bu da idrak, bilgi ve ilim ile olabilmektedir.
Sakıp “lügatte, "dikkatli", "gözeten", "korumaya alan" dır.
“Necm” olması yönünden “Necm – Nefsi benlik”, Kevkeb – İzafi benlik” “Şı’ra – İlâhi benlik” ve “Târık –her mertebede faaliyet gösteren yıldız” dır.
Burada faydalı olacağını düşündüğüm (11) Vahiy Cebrail konusunda Zûlmet-Karanlık konusunu buraya almayı uygun buldum.
Zûlmet[6]
Zûlmet : Karanlık.
Zûlûmat : Karanlıklar.
Zûlm : Birşeyin kendi yerinden, başka bir yere koyma; zûlm, haksızlık, eziyet.
Zâlim : Zûlmeden.
Zâlimun : Zûlmedenler.
Zâlûm : Çok zâlim.[7]
Yukarıda geçen “A’dem” kelimesinin özelliklerini bilmemiz lâzım geldiği gibi, burada belirtilen “zûlmet” (karanlık) kelimesinin ifade ettiği mânâyı da çok iyi anlamamız gerekmektedir. Ancak bu taktirde “hakikat-i ilâhiyye” ve “vücûd mertebeleri”nin anlaşılması kolaylaşacaktır.
Zûlmet : Karanlık kelimesi de iki yönlü mânâ ifade etmektedir. a. İlâhi anlamda; “lâtif” b. Beşeri anlamda; “kesif” Zûlm : Haksızlık kelimesi de, iki yönlü mânâ ifade etmektedir. a. İlâhi anlamda; “lâtif” b. Beşeri anlamda; “kesif” a) İlâhi anlamdaki “lâtif” “zûlmet” “karanlık” ken-disinde olan şey’in bilinemeyişi yönüyledir.
“Zât-ı Mutlak”ın bu halde dışa dönük hiçbir tecellisi yoktur. Sadece kendisinden kendisinedir.
Mutlak cehl, mechullük, mechuliyyettir.
“Â’mâ’iyyet”, “Ahâdiyyet” ve “Vahidiyyet” merte-beleri “ilâhi lâtif zûlmet” ifadesiyle belirtilir ve bu hüküm buralarda geçerlidir.
“Zât-ı Mutlak”ın “Ulûhiyyet” mertebesine tenezzü-lüyle, kendinde bulunan bütün özelliklerini birer lâtif ilmi varlıklar olarak, ilmi ilâhisinde belirlemiş olmasıdır.
Kûr’ân-ı Keriym Enbiya Sûresi 21/107. âyetinde;
وَمَا أَرْسَلْنَاكَ
“ve ma erselnake” “ve biz seni göndermedik,” hükmü bu mertebeyi ifade etmektedir.
“Hakikati Muhammediyye” mevcûd fakat âlemler henüz daha mevcûd olmadığından, oralara olan rahmeti daha sonraki mertebelerde tenezzül yoluyla ortaya çıkacaktır, gönderilecektir.
Hadis-i Kudsi’de belirtilen;
“levlâke, levlâke” “eğer sen olmasaydın, olma-saydın,” hükmü de bu mertebeyi ifade etmekte;
“lema halaktül eflake” “âlemleri halk etmez-dim,” bölümü ise, buradan sonraki zuhur mertebelerini ifade etmektedir.
Yine bu mertebeyi ifade eden şu hadisi şerif vardır: “Allah Teâlâ halkı zûlmette halk etmiş (yaratmıştır), sonra onun üzerine nûrundan serpmiş, zâhir olmuştur.” Burada “zûlmette halk ediliş”ten kasıd, bu mertebeyi ifade etmektedir.
İlm-i İlâhi’de bütün varlıkların “a’yânı sabite” (sabit ayn’ları) yani özleri ve programları itibariyle belirlenişleridir.
İşte bu yüzden yukarıda da ifade edildiği gibi; [tüm olarak “zâhir – bâtın” bu varlığın gerçek yüzleri ile kendi mertebelerinde korumaya “Ulûhiyyet” denir,] cümlesi geçmiş idi.
“Allah’ın ‘Nûrdan’ ve ‘Zûlmet’ten yetmiş bin perdesi vardır.” Hadis-i Kudsi’sinde belirtilen “zûlmetten perde”, “zûlmet-i kesif”i belirtiliyor ise de, diğer bir mânâ ile “zûlmet-i lâtif”i de belirtmekte ve burayı idrak etmenin ne kadar zor olduğunu da ifade etmektedir.
“Mutlak Vücûd”, “ilâhi ilim”, “lâtif zûlmet”, bütün âlemin ve varlıkların ana kaynağıdır.
“Akl-ı Evvel” “Hakikat-i Muhammedi”
“Ümm-ül Kitap” “Kâlem-i â’lâ “Aşk-ı Ekber” “İsm-i A’zam”
“Rûh-ul a’zam” “Nûr-ı Muhammedi”
“Hakikat-i İnsâniyye” gibi daha pekçok isim ile de ifade edilmektedir.
“Allah evvelâ benim aklımı ve nefsimi halketti,” haberini bizlere bildiren Hadis-i Şerif’deki öncelikler;
“Akl”,→ “Akl-ı Evvel”i;
“Nefs” ise, → “Hakikat-i Muhammediyye”yi ifade etmektedir.
Buradaki “nefs” kelimesi, beşeri anlamda ifade edilen kötülüğü emreden nefs değil; ilâhi mânâda, “nefs o şey’in zâtıdır” hükmüyle belirtilen “Hakikat-i Muhammediyye” nin zâtını ifade eden “Nefs-i Muhammediyye”dir.
b) Beşeri anlamda “kesif/yoğun”, “zûlmet/karanlığa” gelince o da iki kısımdır.
ba) Maddi anlamda zûlmet :
Bu âlemdeki bütün varlıklar “a’yân-ı sabite”leri ge-reğince birer maddi beden elbiseleri giyinerek; letafetleri, kesafete dönüşerek, ağır varlıklar haline gelerek, bu kesafetle Hakk’tan ve özlerinden perdelenmiş olarak zuhur etmişler, ta-biatları ile yaşar hale geldiklerinden madde bağımlı hayatları kendilerine tabiat, “zûlmet-i zindan”ı olmuştur. Bu hal onların en büyük perdeleridir.
bb) İlmi anlamda zûlmet :
İnsân kendisinde bulunan “Hakikat-i İlâhiyye”den habersiz, sadece kendindeki hayâl ve vehim ile yaşayarak ge-çirdiği zann-ı hayatı da, “ilm-i zûlmet”tir, yani ufkunun karanlık olmasıdır.
Bir kimse günlük hayatında ne kadar yüksek rütbe ve mevkiye çıkarsa, bâtıni ilmi karanlığı da o kadar çok artar. Yoğunluk arttıkça, zûlmet artar; yoğunluk azaldığı kadar da letafet artar.
Zûlm Haksızlık kelimesi yukarıda belirtildiği gibi o da iki yönlü mânâ ifade etmektedir.
a. İlâhi mânâda; “lâtif” b. Beşeri mânâda; “kesif”.
- İlâhi mânâda; “lâtif” olan “zûlm”e misâl Kûr’ân-ı Keriym A’raf Sûresi 7/23 âyetini ve benzerlerini gösterebiliriz.
رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنفُسَنَا
“rabbenâ zâlemnâ enfüsenâ” Meâlen :
“rabbimiz biz nefsimize zûlmettik” Yani “özümüzde, nefsimizde var olan hakikatleri perdeleyerek ortaya çıkmalarına mani olarak onlara zûlmettik,” hükmü ile bu hakikat ifade edilmektedir.
b. Beşeri mânâda da; “kesif” olan “zûlm”e gelince, misâlleri pek çoktur. İnsânlığın başlangıcından beri kuvvetlinin zayıfa baskısı, zûlmü hep görülmüştür. Müşrik ve dinsizlerin de tevhid ehline yaptıkları zulümler, kitaplar dolusu yazılsa bitmezler.[8]
İkinci yorum;
(اَنَ) Ben[9]
Cancağızım; Aslında işe sonundan girdik. Bunun da bir hakîkati vardır. İleride açıklarım. Bu konu hakkında uzunca bir girişten sonra yolumuza devâm edelim.
Kitâb başlığımız “Ben” ile başlamaktadır. “aah…!” O “ben” “Bir ben var benden içeri”[10] dedirten, âşıklara yüzde ki ben diye remiz ettiren. Nefsâniyet sahiplerini helâk çukuruna sürükleyendir. Hakîkat ehlini (ب) “Be” nin altında ki noktada[11] Zât-i benliğe ulaştırandır.[12]
Kişi ilk seyrinde nefsâni benlik üzere ilmi çalışmalar yaparak. İlm’el Yakîn olarak devâm eder. Bu seyir biraz uykulu bir seyirdir. Sâlik rû’yalar ile durumunu anlamaya başlar. Bu seyr (نجم) “Necm” yıldızının yansıması ile olur. Sayısal ifâdesi, (ن) Nun:50, (ج) Cim:3, (م) Mim: 40, (50+3+40)= 93 tür. Onun da toplamı (12) dir. Işığını bu yıldız-dan almaktadır.[13] Buraya ulaştığı zaman “Nefsi benliği” idrâk etmiş olur. Bu arada Mürşid’inin giymiş olduğu gömleğin altında bir gömlek olduğunu bununda Risâlet gömleği yani Mürşid’in de “Rasûl’ün Rasûlü” olduğunu anlar. Kurb’ân bayramı hakîkatleri içinde Mürşid’in de gördüğü mürşid’lik yönünü keser. Bu Ef’âl mertebesi itibâri ile olan İbrâhîmiyet Kûrb’ân-ıdır.[14] Bilindiği gibi bunun karşılığı “Koç” yani gönül evlâdıdır.[15] Bu sâlik kendi kendine hâlife olur. Kendine mehdi ve hâdî olur. Yalnız başkasına eğitim verecek durumu yoktur. Nefsini bilen rabb-ini bilir, marifetine irfâniyet zevki ile erer. Terzi baba yolunda kendisine yola ve Efendi Babam-ıza yardım edilecek küçük görevler yine Efendi Babam-ız tarafından verilir.
İkinci seyir İzâfi benlik üzere olan tarikat seyirdir. Burada sâlik “İzâfi benliğe” ulaşmış. Hedefine biraz daha yaklaşmak üzeredir. Yolun sonu değildir. Zâten isteyen ve bana bu kadar yetmez diyen bu seyre devâm eder. (كَوْكَبًا) “Kevkeb” yıldızı ile izafi benliğin sayısal değeri, (ك) Ke: 20, (و) Vav: 6, (ك) Kef: (20) (ب) Be: 2, (20+6+20+2)= 48 dir. Onun da toplamı (4+8)= 12 dir. (كَوْكَبًا) Kevkeb yıldızında seyrini sürdürür. Işığını bu yıldız-dan almaktadır.[16] Bu seyir de risâlet seyridir. Sâlik bu izâfi yani isimlenmiş benlik ile Mürşid’in de gördüğü bu yönünü kesebilirse ki hakîkatte (من) “Men” yani kim… Men’iyyete yani Zât’a olan isim ile bağlanmış yönünü kesebilirse Kûrb’an bayramının 2. Günü olan Mûsevîyet hakîkatlerini yaşar. Buranın kûrb’an-ı (عجل) İcl[17] ve (بقرة) inektir[18]. Burada ki çalışmalarını bitiren “Marifet-i Mübdi” ye yani, icâd edenine tam bir fakr ve ihtiyâc içinde olur. Bu kişi rehber hâlifelik yapabilir. Çevresindekilere ufak çaplı eğitimler verebilir. Zorlandığı noktalar da Efendi Babam-ızdan yardım alır. Seyrini biraz daha ileri ye götürmek isterse;
İlâhi benlik denilen noktadan seyrini sürdürmeye başlar. Burada seyrine devâm eden sâlik (عِشق) “Işk”ını ışığını (53) Necm 49 âyetinden geçen (شِّعْرَى) “Şı’râ” yıldızından alır. Âyet sayısal değeri 4+9= 13 tür. (ش) Şın: 300, (ع) Ayın: 70, (ر) Ra: 200, (ي) Ye: 10, (300+70+200+10)= 580=(5+8)= 13 tür.
Bu seyir Ayn’el Yakîn ve yaşantıda oluşan rûhânî bir seyirdir. Burası ilâhi benlik noktası olduğu için, Mürşid de görülen hayâli Hakk muhabbetinin kesilmesi, aslında kişinin ölmeden önce ölmek hakîkatine ermesidir. Burası ilâhi seyir ve İsevîyet ile bağlantılı olduğundan kesilmesi gereken havailiği temsil eden kuş türü (Hayâli gönül kuşu) kûrb’an-ıdır. Bu kûrb’an bayramının üçüncü günü- dür. Bir zamanlar tavuktan kûrb’an olur diyen ilâhiyatçı hatırıma geldi. Bununla karıştırılmasın, çünkü bu iş ilâhi âdetullaha terstir. Fikren ve idrâken oluşacak bir hâdisedir. Burada kesilen kûrb’ân remzi zâhirde “Deve” dir. Sâlikin bünyesinde bulunan (كوم بِاِذنِ اَللَه) “Kûm bi iznillah” Allah (c.c.)’ın izni ile kalk, hakîkat’ine ulaşması, varlığında bulunan havâîlik yönünü kesmesi gerekir. İşte bundan sonra bu sâlik (وَأَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِ) “Ve eyyednâhu birûhul kûds”ün[19] Rûh’ul kûdsi hakîkat-i ile desteklenmiş. Nefha-i ilâhiyyesi ölü bedenleri diriltecek hâle gelmiş olur. Bu kişi kendine asıl, Efendi Babam-a vekil olarak görev alır. Efendi Babam-ızdan sonra ister, Efendi Babam-ızdan sonraki kişiye bağlanır, isterse görevini çevresindekilere faydalı olmak için bireysel olarak faâliyetlerini sürdürür.
(12+12+13)= 37 dir. Zâten Efendi Babam (سورة النجم) “Necm Sûresi” adlı esere (37) numarayı vermiştir. Bu da Zât-i tecellidir. Yani mukayyed Zât, kayda girmiş Zât-tır. Bu üç nokta ile sayı 40 ulaşır. Sırasıyla burada ki Zât-i tecelliden sonra, Sıfât tecellisi, Esmâ tecellisi ve Ef’âl tecellisi ile sayı kırka ulaşır.
Bunu nereden anladın denirse, mertebelerin anlatımlarından bu çıkarımda bulunduğumu ifâde edebilirim. Cum’a ile ilgili hadîsler de bu konuya açıkça değinilmesede, mertebelerin ifâdesi vardır.
6275 - Hz. Ebu Hureyre radıyallâhu anh anlatıyor: "Rasûlüllah aleyhisselâtu vesselam buyurdular ki: "Cum’a günü gelince, mescidin her bir kapısı üzerinde melekler yer alır. İnsanları mertebelerine göre yazarlar. Bu mertebeler önce geliş sırasına göredir. İmam minbere çıktımı defteri kapatırlar, hutbeyi dinlerler. Namaza erken gelen, bir deve tasadduk etmiş gibidir. Ondan sonra gelenler bir sığır tasadduk etmiş gibidir. Onu tâkiben gelenler bir koyun tasadduk etmiş gibidir."
(Rasûlüllah saymaya devâm ederek tavuğu ve yumurtayı da saydı. Selh hadîsinde şu ziyâdede bulundu:) "Bundan da sonra gelen kimse, artık yalnız namaz sevabını almak için gelmiş olur."
6276 - Semüre İbnu Cündeb radıyallâhu anh anlatıyor: "Rasûlüllah aleyhissalâtu vesselam, Cum’a namazına erken gelmenin ehemmiyetini deve kûrb’an edene, sığır kurb’ân edene, davar kûrb’an edene ve hatta tavuk tasadduk edene benzetti."[20]
Bu ifâde birinci, ikinci, üçüncü safa sırası ile gelmek ve oturma şeklinde de yorumlanmıştır. Cum’a Cem mertebesini ifâde etmektedir. En öne gelen Cem’ül Cem’ül Cem olan Kûrb’an bayramının üçüncü günü sıfât merebesi kûrb’an bayramına, ikinci sıraya gelen Cem’ül Cem ile kûrb’an bayramının ikinci gününe Esmâ mertebesi kûrb’an bayramına, üçüncü sıraya gelen ise kûrb’an bayramının birinci günü olan Ef’âl mertebesi kûrb’an bayramına gelmiştir.
Birde Kûrb’an bayramının dördüncü günü vardır.[21] Yukarıda anlatılan “Nefsi Benlik”, “İzâfi Benlik”, “İlâhi Benlik” denilen Ef’âl, Esmâ, Sıfât mertebesi benliklerini cem edilebilirse yani bunların aslında “Zât-i Benliğe” bağlı olduğunu anlayabilir ve bunu kendi bünyesinde vahdet edebilirse “Cem’ül Cem’ül Cem ile Hüdâ nın kapıları feth olur”.[22] Ef’âl, Esmâ, Sıfât bir edilirse bu da Hüdâ olur, Hüdâ da zâten pâdişâhtır. Pâdişaha bütün kapılar açılır. Pâdişâha açılmayacak kapı düşünülebilir mi? Burada özetle anlatılan hâdise şöyledir. Bu gün herhangi bir kûrb’an kesilmez. Burada oluşan ufak bir Celâli tecelli ile sâlikin kendini kûrb’an etmesi sağlanır. Bu kûrb’an bayramında sâlik Mürşid’inin yardımı kendi beden devesini keser. Ve bu kûrb’andan yemez, etrafına rahmet olması için dağıtır. Burada Mürşid de görülen hayâli Zât-i muhabbet kesilip gerçek Zât-i benlik oluşturulur. Anlatılması zor bir hâldir. Ancak yaşantı sonrası oluşacak özel bir hâldir. Bu kişi veya kişiler hem Terzi Baba’ya Vekil, Hem de Hâlife-i Mutlak olur.[23] Bu kişi “53”e ulaşmış olur. Bu hâl de şöyle oluşur.
Kûrb’an bayramınını 4 gün olması bedenimizde bulunan bu dört unsur kaynaklı muhabbet ve perdelerin izâlesi olarak düşünebiliriz. Şeriat, târîkat, hakîkat mertebelerinin madde, duygu ve hubbiyet perdeleri ortadan kaldırılır. 4. Gün ise marifet mertebesidir. Marifet mertebesinde ise bunlar irfâniyet ve ilmi ilâhi ile bilinir ve her mertebe de o mertebenin hâli olan “Hâle bürünerek” yaşanır.
Rasûlüllah (s.a.v) Efendimizin “Bana dünyânızdan üç şey sevdirildi” yâni ben sizin dünyânızdan değilim dediği gibi bu irfâniyet ile yaşayan artık bu dünyâlı değil, aslı ve hakîkatine ulaşmıştır.
Terzi Baba kitâblarında daha önce yazılmayan en azından benim duymadığım görmediğim zuhûrât ve hem ilmi müşâhade, hem de zâhiri yaşantımda müşâhade ettiğim bir durum vardır. Bu “37” ile oluşan Zât-i tecelli ve Zât-i benlik noktasının yıldızı “86” (سورة الطارق) “Târık Sûresidir”… Târık karanlığı delen sabahleyin parlayan yıldız ve yol demektir.
Bu yazıyı yazmadan 4-5 gün önce oluşan ters hilâl yani hicri ayın son günlerinde bu yıldız tam bu (إ) “Elif” gibi yay olan Hilâl’in altına gelmiş ve ters bir (İ) oluşturmuştu. Bunun (إ) Elif ve batini noktasının müşâhadesi olduğunu düşündüm.
Tersi 68 dir. (68) “Kalem sûresi” 1. âyet ile
ن وَالْقَلَمِ وَمَا يَسْطُرُونَ {القلم/1}
Nun, Vel Kâlemi vemâ yesturûn.
68/1. “Nun. Kâleme ve satır satır yazdıklarına and olsun.” Burada (ن) “Nun”, yani Nûr-u Muhammedi, kalem bu gördüğüm müşâhade ile ayın hilâl hâli idi. Yesturûn’un satırın içinde geçen (طُر) Tûr ise, sîne tûr’udur. Bu sîne tûr’u olan gönül kâğıdına bu (قَمَر) Kamer olan Hilâl’in Kâlemin ucunda ki gibi (النَّجْمُ الثَّاقِبْ) “En necmi Sakıp”[24] zâti benlik noktası olarak satır satır yazdıklarına and olunmaktadır.[25]
(ثَقِب) “Sakıb”ın (ث) “Se” si Arapça “peltek Se” denilen harfle yazılmaktadır. Bu (ث) “Se” nin harfinin değeri 500 dür ve üzerinde ki 3 nokta ile 503 yapar. (مُحَمّداً رَسُولُ اَللهُ) Muhammeder Rasûlullah tır. (عَبدُهُ) Abduhu ve (رَسُلوهُ) Rasûlühu olarak Hakk’tan halka dönüşü ifâde eder. Aradan sıfırı alırsak 53 yapar. (0) da kâb-ı kavseyn nokta- sını hiçlik noktasını oluşturur. Bir yönü hadîs bu âlemler, bir yönü de kadîm olan bâtın âlemdir.
(ث) “Se” nin ifâdesi; Sena/Övgü veya sevb/elbise giyililecek şey. (ث) “Se” nin üç noktası İlm’el Yakîn, Ayn’el Yakîn, Hakk’el Yakîn’dir. Aynı zamanda Necm, Kevkeb, Şı’’ra yıldızlarına işarettir Ondan sonra gelen (ا) Elif harfi, ise bu elbise ve övgünün önünde “Ahadiyyet” ifâdesi ile dikilmiştir. Burada 503 yani “53”ün ileriye doğru uzantısı ile…
53 ve 13 ile 66 yapmaktadır. Bu iki Vav, Vav harfinin yazışılışı[26] ile (س) “Sin” ve (و) “Vav” harfinin sayısal toplamıdır. “Sv” birçok ifâdesi vardır. Su ile (كَوثَر) “Kevser” bağlantısı âşikârdır.
Bunun tamamını toplarsak, (ث) Se: 500, (ا) Elif:1-13, (ق) Kaf: 100, (ر) Re: 200, (500+3+1+13+100+200)= 715, (7+1+5)= 13
(13) Hakikat’ül Ahadiyet’ül Ahmediye’dir.
(ق) Kaf: Delici kudret ile oluşan (قُرَّتُ عَيْنٍ) “Kurret’ül Ayn”, namazda oluşan göz nûrudur.
(ب) Be: Risâlet mertebesidir. Bu da namazda oluşan rütbeyi rasûle işarettir.[27]
(سورة الطور) “Târık Sûresi” 1. âyette (طور) “Târık”a kasem edilmekte yani and içilmektedir.
وَالسَّمَاء وَالطَّارِقِ {الطارق/1}
Ves semâi vet târık.
86/1. “Andolsun o gökyüzüne ve Târık'a,” Sayısal değeri;
(و) Vav: 6-13, (ا) Elif:1-13, (ل) Lam; 30, (ط) Tı:9, (ط) Tı; 9, (ر) Rı: 200, (ق) Kaf; 100 dür.
(6+13+1+13+30+9+9+200+100)= 381
(38-1)= 37 dir.
(37) Zât-i tecelli ve yukarıda bulunan, Necm, Kevkeb Şı’râ yıldızları olan Nefsi, İzâfi Benlik ve İlâhi Benlik idi.
Bu toplamda 13 ve 8 (53) bağlantıları hemen göze çarpmaktadır. Birçok bağlantıları vardır.
Eğer 13 leri hesaba katmazsak;
(6++1++30+9+9+200+100)= 356
(56-3) = 53 tür. 3 te (اَللَه - رَحمَن -رَحيم) “Allah, Rahmân, Rahîm” dir. Bu, (وَلي) Veli esmâsıdır.
(و) Vav: Vav-ı kasem yani yemindir. Velâyete işârettir.
(ا) Elif: Ahadiyyete işârettir.
(ل) Lam: Ulûhiyyet’e işârettir.
(ط) Tı: Tahakkuk, (ط) Tı: Bu hakîkatin şiddetini ifâde etmektedir. İkisinin sayısal değeri 18 yani 18000 âlemdir. 18000 bin olan gönül göğünü delen yıldızın hakîkatidir.
(ر) Re: Rahmâniyet ve Rubûbiyettir.
(ق) Kaf: (قُرَّتُ عَيْنٍ) Kurret’ül Ayn olan göz nûrudur.
(سورة الطارق) “Târık Sûresi” 2. âyette geçen (طارق) “Târık” (ال) “Elif lâm” takısı almış bilinen bir Târık’tır.
Sayısal değeri;
(ا) Elif: 1, (ل) Lâm; 30, (ط) Tı: 9, (ط) Tı:9, (ا) Elif: 1, (ر) Rı: 200, (ق) Kaf; 100, (1+30+9+9+1+200+100)= 350
Bu tersten “53”tür. Bilindiği gibi Efendi Babam’ın Tekirdağ dergâh-ında asılı duran Yâ-sîn sûresi hattına ödenen bedeldir. Hakikatte bunun bedeli (يس) “YÂ-SÎN” olmak yani bedel vermek ile olmaktadır.
Sûre sayısı ve âyet sayısını toplarsak;
(86+2)= 88 dir. Bu sayı da üstte bulunan sayının “16”nın ikiye bölünmesi ve (نَجدَت) Necdet ismi ile alâkalıdır. Âyette Târık nedir bildin mi? Denmektedir.
53. sûre ile 86. sûre sayısını toplarsak bu da, (53+86)= 139 dur. Hazreti Muhammed (s.a.v)’in (مُحَمّد) isminin sayısal değeridir.
Bir (اَنَ) “Ben”i açıklamak özet ifâdesi ile bu kadar sürdü, bu ancak onun bu âlemlerde ki sonsuzluğunun bir kum tanesinin ifâdesi kadar bile değildir. Onun açılımı sonsuzdur.
3. Yorum;
ZİYARETİN KISAS-I MAKBÜLDÜR[28]
Cümlede ifade edilen “Ziyaretin kısa olanı makbul”dür, değildir. Esasında “Ziyarete kısas yapmak lazım”dır denmek” istenmiştir.[29]
Açıkçası öğrenmenin yaşı olmadığı gibi bunu da bugün öğrenmiş bulunuyorum. Zâhiri olarak ziyarete, ziyaret edenin verdiği önem ile ziyaret ile karşılık vermektir.
Kısâs; Sözlükte “ardından gitmek, iz sürmek, yaptığı işte birinin yolunu takip etmek; kesmek, eşitlemek ve misilleme yapmak” mânâlarında masdar olan kısâs isim olarak “mutlak eşitlik, bir şeyin iki tarafının birbirine denk olması; işlenen fiile ona denk bir fiille mukabele edilmesi” anlamlarına gelir.
Ziyaret-e, “Ziya-ret” olarak iki kelime şeklinde bakarsak, Ziyâ; Işık, parıltı, Ret; (red) Bir şeyi kabul etmeme, geri çevirme, Işık parıltının geri çevrilmesidir. Güneşin dünyamızı ziyaret etmesini düşünürsek, güneş ışığı yeryüzüne yansır, bu yansıma sonucu bir aydınlık oluşturur. Yansıma olmasaydı, bu ışık yeryüzünde aydınlanma sağlamazdı. Nasıl ayna arkasında bir SIR olmasa veya eski aynalarda olduğu gibi metal parlatılmazsa gelen görüntüyü yansıtmaz yani red etmez… Umarım burada “RED” derken gelenin yansıtılması olduğu anlaşılmıştır. Bunun biraz ilerisi yani eşyayı içinden aydınlatan ise “Nûr” dur. Efendimiz (s.a.v.) ise “Ya Rabbi eşyanın hakikatini bana göster” diye istemiştir.
“Ziya”nın ret olması için bir karşısında yüzeye ihtiyaç vardır. Yani “ışık” “nûr” kaynağından yansıyan parıltı ile o yüzey aydınlanmış olur. Ama kaynak olan ise bu yansımaya ihtiyaç duymaz bizatihi bu kaynağı kendinde bulmuş ve hakikatini anlamıştır.
“İz-Terzi Baba”mın Vahiy ve Cebrail kitabında âlemi şahadete “red” ve bu şahadet âlemi üzerinde yansımasını incelersek;
Zuhuru perde oldu zuhura, Gözü olan delil ister mi nûr’a.
Diğer bir ifadeyle; zuhurunun şiddeti, kendisine perde olmaktadır.
İnsân-i Kâmil mertebesi hakkında, bir arif:
Seni bu hüsnü vech ile görenler, Korktular Allah demeye, Döndüler insân dediler.
İfadesiyle bu mertebe hakkında ne hoş söylemiştir.
Peygamberimiz (s.a.v.) bir hâdis-i şeriflerinde:
“Biz, son gelen ilkleriz.” buyurmuşlardır.
“Son gelen” sözü ile bu mertebenin kemâlini;
“İlkleriz” sözü ile de, “Hakikat-i Muhammedi” mertebesini ifade etmişlerdir.
Nefes-i Rahmâni, “Akl-ı Kül” olan “rûh” mertebesi ile “Nûr-u ilâhi” olan “Nefs-i Kül” mertebesinin izdivacın-dan şehâdet, yani bu âlemler ortaya çıkmıştır.
Bu âlemin bir ismi de, zât’ın en kemâlli zuhur olan “Hz. Şehâdet”tir. Çünkü bütün bilinç ve müşahedeler burada olabilmektedir.
Bu âlemin bizce, bir ismi de “Mescid-il Aksa” dır. Zât’ın en kemâlli zuhur mahalli ve secdegah yeridir.
“Aksa” en uzak mânâsınadır, yani “ilâhi zât”ın “mutlak vücûd” mertebesinden “müşahede-i vücûd” mertebesine bütün açıklığı ile tenezzül ederek burada zuhur etmesidir.
“Lâtif”ten, “kesif”e ulaşmanın da kemâlidir.
Bu âlemdeki yaşam da, kemâllerin en kemâllisidir. Çünkü gizli hazinenin, “küntü kenzen” kapağı burada tamamen açılmıştır.
Anahtarı, lisanen “besmele”; fiilen “insân” olmuştur.
Besmele-i şerife”de bulunan, “Allah” lâfzı, “mutlak vücûd” ve “Ulûhiyyet”i;
“Rahmân” “nefes-i Rahmâni” ve her varlıkta bulunan “ilâhi Rûh”u, “Rahim” ise, o da her varlıkta mevcûd olan “nûr-u ilâhiyye”yi ifade etmekte;
Ve işte bu üç ana isimden de, âlemler yani mükevvenat ve “İnsân-ı Kâmil” meydana gelmektedir.
Allah insân’ı böylece “Rahmân” sûreti üzere, yani kendinde bulunan bütün özelliklerinden belirli bir terkip ile halketti, böylece en geniş mânâda O’nda, O’nunla ve O olarak zuhur’dadır.
Şehâdet mertebesi olmasaydı, âlemde hiçbir hareket olmaz, diğer mertebeler bâtında kalırdı.
Bu mertebede zuhura gelen her bir insân ve diğer varlıklar, bulundukları yerde kendi kemâlleri üzere birer hazinedirler, bu hazinelerin tamamı ise, ilâhi varlık hazinesidir.
“Ulûhiyyet” - ilim, “Rahmâniyyet” - arş, “Rubûbiyyet” - kürsi, “Melikiyyet” - zemin, dünya diyebiliriz.
İnsândaki karşılığı;
“ilim” - akıl, “arş” - baş, “kürsi” - kalb - gönül, “zemin” - yer - ayak mertebesi oldu.
Belden aşağısına süfli; belden yukarısına ûlvî dendi. Halbuki her ikisiyle vücûd birdir.
Kûr’ân-ı Keriym Tin Sûresi 95/4 –5. âyetlerinde:
لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ {التين/4} ثُمَّ رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ {التين/5}
lekad halaknel insâne fiy ahseni takviymin (4) sümme redednahü esfele safiliyne (5) Meâlen :
“Biz insânı en güzel kıvamda halkettik(yarattık)” (4) “sonra aşağıların aşağısına reddettik.” (5) Bu sûrenin tamamının ve bu kısım âyetlerinin uzun uzun izahları vardır, yeri olmadığı için sadece yukarıda belirtilen bölümüne bir başka yönden dikkat çekmeye çalışacağım.
Esfel-i safilin, “aşağıların aşağısı” olarak genel anlamda ifade edilmekle beraber, zâhiri ifadesidir.
İçinde bulunan diğer mânâlardan biri de, “Biz insânı en güzel kıvamda/biçimde halk ettik.”
“Tecellimizin en başından en sonuna kadar gönderdik, böylece bütün âlemlerimizi dolaşarak seyahat etmiş olduğundan bizi en iyi değerlendiren o olmuştur. Her âlemde kendine gerekli techizâtı ve rûhsatı vermişizdir. Bu yüzden bizim halifemizdir. Kendisinde her türlü tasarrufumuz mevcûddur.” Gerçekten bu âlem, hiçbir âleme benzemeyen ve hepsinden kemâlli olan “Hz. Şehâdet”tir.
“Hazret-i Şehadet” ef’âl âleminde,