Yaḣrucu min beyni-ssulbi ve-tterâ-ib(i)
Bu su, bel ile kaburga kemikleri arasından çıkar.
O su, erkeğin sulbü ile kadının göğüs kemikleri arasından çıkar.
Târık Suresi'nin 7. ayeti, insanın yaratılışındaki başlangıç noktasına işaret ederek, 'sulb' ve 'terâib' kavramları üzerinden biyolojik bir süreci dilbilimsel ve semantik derinlikle ele almaktadır. Bu kavramlar, Kur'an'ın insan yaratılışına dair ifadelerindeki özgünlüğü ve mucizevi yönü vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Harc (خَرْج) kelimesi, bir şeyin bir yerden ayrılması ve dışarı çıkması anlamına gelir. Ayetteki 'yahrucu' (يَخْرُجُ) fiili, meninin sulb ve terâib arasından dışarı çıkışını, yani yaratılış sürecinin başlangıcını ifade eder. Bu, sadece fiziksel bir çıkış değil, aynı zamanda bir varoluşun başlangıcıdır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Yahrucu (يَخْرُجُ) fiili, mecazi olarak bir şeyin bir kaynaktan neşet etmesi, ortaya çıkması anlamında kullanılır. Ayetteki bağlamda, meninin (suyun) sulb ve terâibden 'çıkması', insanın yaratılışının temel maddesinin bu bölgelerden kaynaklandığını belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Sulb (الصُّلْبِ), erkeğin belidir. Araplar, 'nesil sulbden gelir' derler. Ayetteki 'min beyni's-sulbi' (مِن بَيْنِ ٱلصُّلْبِ) ifadesi, meninin erkeğin bel bölgesinden geldiğini, yani neslin kaynağının bu bölge olduğunu açıkça belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sulb (الصُّلْبِ), omurga kemiği ve bel anlamına gelir. Kur'an'da bu kelime, neslin ve zürriyetin kaynağı olarak kullanılır. Ayetteki 'sulb', erkeğin üreme sıvısının çıktığı bölgeyi işaret ederek, insan yaratılışının başlangıcındaki biyolojik kaynağı vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki 'sulb' kavramının sadece fiziksel bir organı değil, aynı zamanda neslin devamlılığı ve atadan gelen soy zinciri gibi daha geniş bir semantik alanı kapsadığını belirtir. Ayetteki 'sulb', insanın yaratılışındaki başlangıç noktasını ve soyun devamlılığını simgeler.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Terâib (التَّرَآئِبِ), göğüs kemikleri ile köprücük kemikleri arasındaki bölgedir. Bazı dilbilimciler, bunun kadının göğüs bölgesi olduğunu, bazıları ise kadının beli veya kasık bölgesi olduğunu belirtir. Ayetteki kullanımı, meninin hem erkek hem de kadın kaynaklı olduğunu ima eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Terâib (التَّرَآئِبِ) kelimesi, göğüs ve boyun arasındaki kemikler veya kaburgalar anlamına gelir. Kur'an'daki bu kullanım, meninin sadece erkekten değil, kadından da gelen bir katkıyla oluştuğunu, yani döllenme sürecindeki her iki cinsin rolünü işaret eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'terâib' kelimesinin semantik alanının geniş olduğunu ve farklı yorumlara açık olduğunu belirtir. Ayetteki 'terâib', kadının üreme sistemine atıfta bulunarak, meninin oluşumunda veya döllenme sürecinde kadının rolünü vurgular. Bu, Kur'an'ın insan yaratılışına dair bilimsel bir işaret taşıdığını gösterir.
Târık Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
7 - O su, erkeğin sulbü ile kadının göğüs kemikleri arasından çıkar. (86/7)
Anne ve babadan kişiye aktarılan Dna denilen genetik kotla 46 kromozom hücresi aktarılmaktadır.
Gen: Ebeveynlerden çocuklara geçen ve belli bir özelliği yansıtan/aktaran kalıtım birimidir.
Bireye mizaç, huy, karakter bu şekilde aktarılmaktadır. Bu zâhiri dünyaya genetik kodlama ile geliş şeklidir.
Eğer kişi kendi hakikatini, âlemin ve Hakk’ın hakikatini arama yolunda araştırma yapıp bir de şansı yaver gidip[148] irfan ehli bulabilirse ve şansı iyi bir şekilde değerlendirilebilirse eğer bunu kaybederse zaten uzunca bir süre geçse kendisine bu sıra gelmiyeceği aşikadır.
Böyle bir kişiye İz-Efendi Baba tarafından verilen cevap faydalı olur düşüncesi ile buraya alıyoruz;
Vaktim olmadığı halde mail-ini okudum. Bizi ne kadar uğraştırdığın sence de malûmdur, defalarca sana hoş görü ile bakıp yoluna devam etmen için imkanlar verdik halini düzeltmen için ikazlarımızı yaptık. Ancak sen bunların hiç birini dikkate almadan nefsine ve hayaline uygun gelen sistemi seçtin. Sana olmasından daha çok zaman ayırdık bizim bunlarla uğraşacak vaktimiz yok, ayrıca kervan bıraktığın yerde değildir koşsanda yetişmen mümkün değildir. Sana Annenin de hatırı için çok hoş görülü davrandık ancak sen ısrarla ayrılmak istedin bizde sana sen bilirsin diye hür iraden ile verdiğin kararına karşı bir tavır takınmadan kendini kendine bıraktık.
Hakkın da bütün yazışmalarının kaydedildiği dosyanda mevcuttur seninle ne kadar çok uğraştığımız açık olarak senin de ifadelerin verilen cevaplarla doludur.[149] Bizim ne mecburiyemiz vardır bu dünyada en değerli varlığımız olan zamanımızı senin için süresiz ve bila ücret nasıl kullandığımız açıktır.
Benim yapacağım bir şeyim yoktur sen kendi kararını verdin kendin gittin Terzi ne yapsın, Sen kendi elbiseni kendin dikip giydin terzi atölyesinin ustaları kalfaları ile sana diktiği ve giydirdiği elbiseyi kendin üstünden çıkardın. Sana yeni bir elbise dikmek için sıraya girsen bile bu süreye ömrün yetmez. Çünkü terzinin atölyesinde dikilen elbiseler şahsa aittir ve başlanıp bitmeleri çok çok uzun süreler alır.
Bu yüzden sana yeniden sıra gelmesi çok uzun sürecektir bu da mümkün değildir. Seni daha fazla üzmek istemem. Bana gönderdiğin bu mail-in bile edep dışıdır.
Bu isteği bir istişare olarak, seninle uzun zaman uğraşan belki sende, benden çok emeği olan Murat Derûni, ağabeyine göndermen gerekirdi, o da sonra senin hakkın da istişare etmek için durumunu bana bildirirdi. Bu durumda o nu sen aradan kaldırıp-bay pas ederek, döğrudan bana yazı göndermen tarikat adabı yönünden de kabul edilebilir bir davranış değildir.
Sen daha evvelce de yaptığın gibi kendi meşrebine uygun yerler ara Allah-ın arzı geniştir isteğine uygun nasıl olsa bir yer bulursun Yolun açık olsun. selâmlar. Bu mail-in ile bile (1,5) saatim gene boşuna gitmiş oldu ne yapalım sağlık olsun."İz--T-B-" Yine yolumuza devam edecek olursak;
Bir gönül hamamı bulup girip manevi su ile abdestini-gaslini alan salik “âyette” belirtilen “hulk” yani ahlak-mizac ile bâtini doğumunu gerçekleşştirebilirse “taallaku bi şeyh” mürşidin ahlakı ile yani manevi halkiyeti-ahlakı ile daha sonra “taalalku bi resüllulah” resülün ahlakı ile ve daha sonra ise “tahallakullah” Allah’ın ahkalı ile ahlaklanır.
Ayşe validemize; Bir defasında “Ey müminlerin annesi, bana Resûlullah'ın ahlâkını anlatır mısın?” diye soran bir kişiye, Hz. Âişe validemiz şöyle cevap vermişti: “Sen Kûr'ân okumuyor musun? Onun ahlakı Kûr'ân'dı. Diye cevap vermişti…
Anlaşılacağı üzere kişinin ahlakı-tabiiyeti-mizacı- Kûr’ân-a dönüşmektir.
Allah’ın cc. ahlakı ise Uluhiyet hakikati olan her mertebenin, her zuhurun hakkını ifaza etmek vermektir.
Tekrar zâhiri oluşuma dönersek burada bir anne ve babadan kaynaklı hilkat ten bahsedilmekte ve genel insan oluşumundan bahsedilmektedir.
Hazret-i Âdem-in hilkatinde “salsal” pişmiş çamur bulunmaktadır. Anne ve Babası yoktur.
Hazret-i Havva annemiz Hazret-i Âdem babamızın eğri eğe kemiğinden (dıylı eksel) halk olunmuştur.
Hazret-i İsa ise meryel validemizin mutlak su ve Cibril-i eminin mühevveh su karışımlarından meydana gelmiş olduğu üzere dört çeşit hilkat vardır.
İkinci yorum olarak Mesnevi-i Şerife müracaat edecek olursak;
1856. Menîden oldun, benliği terket! Ey Ayaz, o kürkü hatırında tut!
“Ayaz”, Sultan Mahmûd-i Gaznevî’nin bir Türk bendesinin adıdır ki, pâdişâh onu küçüklüğünde âilesinden alıp sarayına getirmiş ve pek zekî ve edîb olduğundan onu kendine özel sohbet arkadaşlığı etmişti. Ayaz nâil olduğu bu devlet ve saâdete aldanmamak ve kendisine ucüb ve kibir ânz olmamak için, saraya gelmezden evvel giydiği bir post ile çarığı dâimâ nazarında bulundurmak üzere bir odaya sakladı. Nitekim âtide sürh-ı şerîfte îzâh buyrulur. Bu beyt-i şerîfte sûre-i Târık'ta olan (Târık, 86/5-6) Ya’ni “İnsan ne şeyden yaratıldığına baksın; anâ rahmine dökülen bir sudan yaratıldı.” âyet-i kerîmesine işâret buyrulur.[150]
Çarığa ve posta nazar etmenin hükmü budur ki, insan ne şeyden yaratıldığına nazar etsin!
Bu sürh-ı şerifteki âyet-i kerîme Ve’t-Târık sûre-i şerîfesindedir. (Târik, 86/5) “İnsan neden yaratıldığını bir düşünsün”] Ya’ni, Ayaz, bir köylü çocuğu olup fakîr ve zelîl ve arkasına giydiği, bir koyun postu ve ayaklarına giydiği, bir çarıktan ibâret iken Sultan Mahmûd’un iltifâtına ve ikrâmına nâil oldu; ve kendisine bu ikrâm sebebiyle kibir ve ucüb gelmemek için bir odaya çarığını ve postunu sakladı. Ara sıra gidip: “Ey Ayaz, işte senin aslın budur ve sen bu kadar zelîl ve fakîr idin. Sakın kibr etme ve devletin ile müftehir olma!” diye nefsine nasîhat ederdi. Bu kıssada sürh-i şerîfte zikr olunan âyet-i kerîmenin ma'nâsına işâretle buyrulur ki: Ey insan senin aslın, bir uzv-i süflîden diğer uzv-i süflîye akan birkaç damla sudan ibârettir. Vaktâki o sudan gelişip, büyüyüp şâh-ı hakîkî olan Hakk’ın ikrâmiyle ahsen-i takvîm üzere olan insanı suret bulmak devletine nâil oldun ve mertebe-i akla ve irâde ve tasarrufa geldin; sakın bundan dolayı mütekebbir ve mu'cib olma! Dâimâ çarık ve post mesâbesinde olan nutfe hâline nazar et ve hiçliğini tefekkür et!
1918. Ayaz'ın aşkının kıssasını geri döndür; zîrâ o, sırlar ile dolu bir hazînedir.
Bu beyt-i şerifteki hitâb, Hz. Pîr’in kendi rûh-i şeriflerine olan hitâbdır.
1919. Her gün bunun üzerine hücreye giderdi, tâ ki kürkü ile çarığı görsün!
Ya’ni, Ayaz, sakladığı eski çarığı ile postunu görmek ve nefsine ârız olan kibir ve enâniyeti kırmak için, her gün onlan sakladığı odaya giderdi.
1920. Zîrâ ki, varlık pek sarhoşluk getirir; baştan aklı, gönülden hayayı götürür.
Zîrâ ki, insanın kendisinde gördüğü varlık ve benlik, onu şiddetli bir sûrette sarhoş eder. Bu benlik baştan aklı götürür, muhâkemesi sakîm olur ve kalbden de utanmayı izâle eder. O kadar rezâlet ve edebsizlikler yapar ki, ne halktan ve ne de Hak’tan utanır.
1921. Yüz binlerce evvelki karnın ancak bu varlık sarhoşluğu, bu pusudan yol vurdu.
“Karn", kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada “gürûh ve tâife’’ ma'nâsınadır. Ya’ni, bu varlık ve enâniyet sarhoşluğu, geçmiş olan yüz binlerce gürûh ve akvâmın, bu benlik pususundan yollarını vurdu ve kendilerini azgınlığa ve helâke sevk etti.
1922. Bir Azâzîl bu varlıktan iblîs oldu. [Dedi ki: "Niçin Âdem benim üzerime reîs oldu?" Şurrâh-ı kirâmdan ba'zıları “İblîs” kelimesinin “iblâs”dan müştakk olduğunu beyân ederler; ve “iblâs”, maksûduna vusûlden ümitsiz olmak demektir. “Azâzîl”, İblîs’in Âdem’e secde ile emr olunmazdan evvelki ismidir. Ya’ni, evvelce adı Azâzîl olan îblîs, kendisinin bu varlığı ve enâniyeti yüzünden rahmet-i rahîmiyyeye vusûl maksadından ümitsiz oldu. Çünki kendini büyük gördü; “Niçin Âdem benim üzerime tefevvuk etti ve reîs oldu, halbuki ben ondan daha efdalim ve hayırlıyım!” dedi.
1923. “Ben efendiyi, efendi oğluyum. Yüz hüneri kabul edici ve amade olmuşum!”
"Hâce”, efendi ve evin reîsi ve muallim ve şeyh ve pîr ve maldâr ve hâkim ve sâhib-i cem'iyyet ma'nâlarına gelir (Burhan). Malûmdur ki, İblîs ateşten ve hararetten mahlûktur; ve ateş ve harâret bilcümle şekil, parçaları bozucu ve kahredicidir. Binâenaleyh İblîs, ateşin bu kâhirliğine nazaran, kendisini cisim sâhibi olan Âdem’in fevkinde görüp, kendinin efendi ve reîs olduğunu ve ateşte efendilik ve reislik görüp, ateşten mahlûk olması i’tibâriyle efendi ve reis oğlu olduğunu ve birçok hünerler kabûl edici ve kabiliyetli bulunduğunu iddiâ eder.
1924. "Ben hünerde bir kimseden nâkıs değilim, lâ ki düşmanın önünde hizmetle durayım!"
“Ben hünerde ve ma'rifette Âdem’den nâkıs ve aşağı değilim; onda idrâk ve zekâ varsa bende de var. Binâenaleyh benim düşmanım olan âdem oğlunun önünde niçin hizmetle durayım ve ona secde ve serfürû etmek vazifesiyle mükellef olayım?”
1925. "Ben ateşten doğmuşum, o çamurdan. Ateşin indinde çamurun ne yeri vardır?”
“Benim hilkatimin aslı ateştir ve ateşten doğdum. Benim muhâlifim ve düşmanım olan Âdem ise çamurdan doğmuştur." Nitekim âyet-i kerîmede (Secde, 32/7) ya’ni; “ Allah Teâlâ insanın hilkatine çamurdan başladı” buyrulur. İmdi ateşin indinde çamurun ne ehemmiyeti vardır; ateş çamuru yakar ve onun şeklini ve taayyününü berbâd eder. Malûm olsun ki, İblîs’in kıyâsı ve muhâkemesi sırf maddiyât üzerine olduğundan, onun bir gözü ma'neviyâta nüfuz ve intikalden kördür ve âcizdir. Binâenaleyh sırf maddiyâtta saplanıp ma’neviyâttan bî-haber kalan beşer oğlu dahi bu körlükte Iblîs’in benzeridirler. “Vehal”, yumuşak çamur ma’nâsınadır.
1926. "O nerede idi, bir devirde ki ben âlemin sadrı ve zamânın fahri idim!
Bu beyt-i şerîfte sûre-i Hicr’de vâki’ (Hicr, 15/ 26-27) ’“Biz insanı muhakkak kum ile karışık yıllanmış ve kuru çamurdan halk ettik; ve cânn kavmini de evvelden havâ-yı ateşten halk ettik ” âyet-i kerîmelerine işâret buyrulur. “Semûm”, lügatte sıcak hava ve rüzgâr demektir ki, buhâr-ı nârîye işâret buyrulur. “Salsâl”, kum ile karışık kuru çamur; “hame”, kara çamur; “mesnûn”, üzerinden seneler geçmiş ve yıllanmış demektir.
Bu beyt-i şerîfte ve bu âyet-i kerîmede, ehl-i hey’etin yakın zamanlarda keşf ettiği bir hakikate işâret buyrulur. Malûmdur ki, manzûme-i şemsiyyemizin esâsı fezâda azîm bir sehâb-ı muzî (parlak bulut) idi. Bu parlak bulut şiddetli devirler ile buhar ateşi hâline geldi. Ondan yine buhar ateşi hâlinde olarak gezegenler fırlayıp, her birisi bu ayrıldığı kütle tarafında ve merkezleri dönmeğe başladı. Arzımız dahi o gaz kütlesinde ayrılanlardan biridir. Bu hakîkate sûre-i Enbiyâ’da vâki’ (Enbiyâ, 21/30) ya’ni “Münkirler akıllarının gözleriyle görmezler mi ki, muhakkak gökler ve yer bitişik idi. Biz onları ayırdık ve her şeyin hayâtını sudan yaptık, inanmıyorlar mı?” âyet-i kerîmesinde işâret buyrulur. Âyet-i kerîmenin ma’nâsına nazaran, arzın buhar ateşi hâlinde bulunduğu zamanlar, hilkat-i Âdem’den evvel cânn kavmi yaradılmış ve onlann rûhları buhâr-ı nârî hâlinde husısi surette meydana gelen cisimlerine taalluk etmiş idi. İblîs dünyânın bu hâlindeki ruhların reîsi ve Hakk’a ibâdette o devrin medâr-ı iftihârı olan bir mahlûk idi; ve arz kabuk bağlamamış olduğu cihetle bu devirde cism-i Âdem’in yeryüzünde görünmesinde tabii imkân yoktu ve iblîsin bu devrede ismi Azâzil idi. Vaktâki arz kabuk bağladı ve hayâtiyetleri havâyı ateşten müteşekkil olan cânn kavmi ya’ni “cin”, Âdem’in çamurdan halkını gördüler ve melâike ya’ni kuvâ-yı unsuriyye ile berâber Âdem’e secde etmeğe, ya’ni itâat etmeğe me’mûr oldular, iblis bu itâattan ve secdeden kaçındı ve cenâb-ı Hakk’a karşı: “Beni ateşten ve onu topraktan yarattın (halk ettin), ben ondan hayırlıyım dedi!” İşte bu beyt-i şerîfte, dünyânın bu devrine ve İblîs’in bu devirdeki hâline işâret buyrulmuştur.[151]
İşin iblis-şeytana dayandırılması kevniyet ağacının iki yönü ki bir uluhiyet bir yönü ise şeytaniyettir. Bu dünya hayatında insan eğer halkiyetini düşünüp nereden geldiği anlamazsa geleceği nokta isyankalık ve iblis-şeytan tabiatlı olacağıdır. (yazan)