İçeriğe atla
A'lâ 19Cüz 30 · Sayfa 592

A'lâ Sûresi 19. Âyet

الأعلى

Sohbete sor

Suhufi ibrâhîme ve mûsâ

(18-19) Şüphesiz bu hükümler ilk sayfalarda, İbrahim ve Musa'nın sayfalarında da vardır.

A'lâ ve Gâşiye Sûreleri

Terzibaba - Necdet Ardıç

“Suhufi ibrâhîme ve mûsâ” İbrahim ve Musa'nın sahifelerinde. (87/19)


İbrâhim a.s, Tevhidi Ef’âl ve Mûsâ as. Tevhid-i Esmâ mertebesinden Tevrat veya onların dediği Taroh olarak inmiş ve o zamanın insanlarına Allah’ın cc. zikrini hatırlatmıştır.

Suhufi” sahife “sad – sıfât, “Ha-hakikat” “Fi-Faaliyeti içinde” İbrâhim as ve Mûsâ’nın a.s sahifelerinin sıfât-Levh-i mahfuz hakikatinin faaliyeti içindedir.

Sûremizin sonuna “Gökyüzü İnsanları Araştırması” kitabından yararlı olacağını düşündüğüm A’lâ Suresi konusunu alıyoruz;


A’lâ Suresi Bismillahirrahmanirrahim.

Muhterem Efendi Babacığım ve Nüket anneciğim cuma günümüzü tebrik eder nurlu ellerinizden öperim.

Kızınız Se…. So…, Babacığım Kuran-ı Kerimimizdeki El A’lâ suresi ile ilgili bir sohbetinizi veya yazınızı aradım bulamadım. Müsadenizle, sure ile ilgili bir kaç sorum olacaktı. Ayırdığınız vakit için şimdiden sonsuz teşekkürlerimi sunarım. Sizden gelecek açıklamalara ihtiyacım var.

1- A’lâ olan Rabbinin ismini tesbih et. Ne anlamalıyım.? Esmaül Hüsnayı tefekkür etmemizimi istiyor.? A’lâ olan Rabbin ne demektir.? S.S. -----------

(1) Zât-ı Zülcelâlin bütün isimleri "a'lâ" dır, ancak kişilerin kendilerine has olan isimleri o kişiler için "a'lâ" dır, genelde ise, Zât-ı Mutlağın kendi kendine verdiği "Allah" (c.c.) ismi en "a'lâ" olan ismidir. Bunu böyle tesbih et mânâsına'dır. T.B.


2- O ki yaratmış-halketmiş ve düzene koymuştur.? -----------

(2) Mealde geçen yaratmış kelimesi tamamen yanlış bir meal-çeviridir. Aslı ise خَلقَ “halâka” kelimesidir karşılığı ise yaratma değil halk ediş-zuhura getiriliştir. Ancak Ehli zâhir olan ehli gaflet bunun farkında olmadığından üzerinde durulmadan okunup geçilir ve bu yüzden mazurdurlar. Çünkü "meal-çeviri" yi yapan dahi farkında olmayınca okuyan ne yapsın. Yaratmış, kelimesi bir meçhulü ifade eder. Allah (c.c.) ise meçhul iş yapmaz. Yaratmış , kelimesi "mış" lı şüphelerle doludur. Ayrıca bu mânâ ile, farkında olmadan Hakk'a acziyyet isnadı vardır. Yaratma Gerçek mânâda yoktan var etme demektir. Bunun olması için hâşâ en az iki Allah olması lâzımdır. Bir Allah diğer bir Allahtan kendinde olmayan bir malzemeyi alacak ve kendi malzemeleri ile yeni bir varlık ortaya koyacak. İşte yaratmanın yani yoktan var etmenin gerçek ifadesi budur ki, ne kadar yanlış olduğu meydandadır. İrfan ehli ve âşıklar, "kamusu aşktan" "büyük aşk lügatı" yaratma kelimesini kaldırıp yerine (zuhur ve tecelli) kelimelerini anlamları ile birlikte koymuşlardır. Zâten Allah-u Zülcelâlin yaratmaya ihtiyacı yoktur, ilmi ezelisinde bütün kendi iç bünyesinde var olan her şey, kendinde mevcuttur. Bunların zaman içinde a'dem'-yokluktan varlığa çıkması, yaratma değil zuhur ve tecelli-cilâlanma, görülme, görüntüye gelmedir. Yoksa mutlak yok'luktan meydana çıkarılarak bir şey yoktur.

Aslında mutlak yokluk diye de bir şey yoktur. Yokluk izafi bir terimdir yani geçici yokluk vardır. Mutlak yokluk yoktur. Nasılki bir tohum-dane'ye baktığımız zaman, sadece o tohum-dane'yi görürüz, içinde olan ağacı, bağı bostanı göremeyiz, çünkü o anda izafi yoksluktadır, ne zamanki onu toprağa ekeriz, içinde hakikatini, sanatını, ortaya koyup türlü güzelliklerde, meyvelerini verdiği zaman, ağacını yapraklarını çiçeklerini ve meyvelerini görürüz. Çünkü gayb'de izafi yoklukta olan o zuhurat ortaya çıkmıştır. Ehli zahir, ehli gaflet, işte bu hadiseye yoktan varetme mânâsında "yaratma" derler. İşlerin aslını bilen ehli tevhid ise aynı hadiseye "zuhur ve tecelli" diye bakar. Arada bu kadar büyük fark vardır.

Zuhura çıkan bütün varlıkları istidad'ı zâtilerinin gerektirdiği şekilde istiğkak taleb edip bu talepleri yönünde düzenleyerek varlık sahasına salıvermiştir ki, bu da o nun ceal-kılmas-ı-dilemsi-icad etmesi ile olmuştur. T.B.


3- O ki, takdir etmiş ve hidayet yolunu göstermiştir.?

Rabbimizin takdir etmesi ne demektir.


(3) Takdir etmesi, A'yân-ı sabiteleri istikametinde kazahüküm ettiği şeyi, Takdir-miktar, miktar zaman süresi içinde zuhura çıkarması ki, bu da onların kaderleri olmuştur. Hangi şey hangi şekilde ne için halkeldilecekse o halkediliş onların kendilerine has hidayetleridir ve iş onlara kolaylaştırılır. "rabb'ın onları nasiyelerinden tutmuş götürmektedir, senin rabb'ın doğru yol üzeredir" Âyet-i Kerîmesinde bu hal açık olarak belirtilir. T.B.


6- Sana okutacağız unutmayacaksın? Ne anlamalıyım?


(6) Genellikle İnsânlar unutmaktan şikâyetçidirler bir bakıma doğrudur bir bakıma yanlıştır. Eğer bu dünya da hiç unutmamak gibi bir şey olsaydı insan oğlunun yaşaması çok, çok zor olurdu hepimizin hayatında bazı çok acı olaylar olmuştur işte bu tür şeyler zaman ile tamamen unutulmasa bile en azından hatıra şiddeti azalmaktadır, eğer öyle olmasaydı aynı hadise hep ilk günkü gibi olan acısı ile taptaze yaşansaydı, gerçekten bu hayat çok zor çekilirdi, bunu bilen Rabb'ımız hadisenin geçişinden belirli bir süre sonra o sıkıntılı halleri bize unutturmak suretiyle yeniden hayata bağlanmayı imkân dahiline getirmiştir.

Ayrıca bizleri kasıtsız olarak unuttuğumuz bazı şeylerden de sorumlu tutmamaktadır, Sana okutacağız unutmayacaksın? Hükmü Peygamber efendimize vahyler indirilirken herhangi bir unutma tereddü olmasın ve kendine güven gelsin diye belirtilen bir husustur. Bizlerdeki karşılığı ise, "sana da bu İlâh-î hakikatleri okutacağız yani talim edeceğiz. Ve sen bunları ahirette de unutmayacaksın ve yaşayacaksın, diğerleri ise bildikleri dünyaya ait neleri varsa unutacaklar aslında unutmasalar bile geçerli olmayacak hiç bir işlerine yaramayacaktır. Bunları anlayabiliriz. T.B.


8- Seni en kolay yola müyesser kılacağız? ---------

(8) İnsanın kendi fıtratına uygun olan işler veya davranışlar kendisine en kolay gelendir. Bazı insana çok kolay olan bir şey bazısına çok zordur, neden? çünkü kendi hilkatine uygun değildir. İşte Cenâb-ı Hakk Herkezi kendi asli fıtratı üzere halkettiği işleri onlara kolay gelir fıtratına uygun olmayan işleri yapmak zorunda kalırsa zor gelir ve başarılı olamaz. Ancak bu işlerinde istisnaları vardır. Meselâ bir insana namaz kıl dense, evvelâ o iş ona zor gelir, onun sebebi araya nefsin girmesinden’dir, yoksa ibadet kişiye hakikatini bilse zor gelmez. Bu yönde söz çoktur özetle bu kadar yeterli olur. T.B.


15- Rabbinin ismini zikir edip, namaz kılanda. Rabbimizin ismini zikretmek hangi ismini ( Derslerimizde olan isimlerininimi tefekkür edeceğiz, yoksa tüm esmaül hüsnasınımı?


(15) Ders eğitim sistemimizde ki esmâlar, zaten ana esmâlardır onları zikrediyoruz. "kalpler Allah ismiyle mutmein olur ve Allah zikri en büyük zikirdir" diye bahseden Âyet-i kerimenin hükmü zaten açıktır ve biz bu zikri dersimizin hemen başında "harfi nida-ya Allah" diye çekiyoruz sonun da ise sadece" Allah" diye çekiyoruz. Bunlar asıl olan isimlerdir diğerleri ve bütün esmâ-i İlâhiye de asıldır, ancak behsedilen isimlerin hayat sahasında kapsam alanları daha geniştir. İsimlerin hepsi çekilir ancak her şeyde olduğu gibi, herhangi bir isimde, çok fazla yoğunlaşmamak gereklidir, kişiye farkında olmadan fayda yerine zarar verebilir. Kişi daha çabuk güçlensin diye hep et yerse kendisinde diğer gıdaların eksikliğinden meydana gelen hastalıklar baş göstermeye başlar. Cenâb-ı Hakk her birerlerimizi gereken en iyi kullarından eylesin Amin.

İşlerin kolay gelsin anlatılmaya çalışılanlar inşeallah faydalı olur tekrar hoşça kal Efendi Baban.


İh...-güzel kardeşim (2-115-fesemme vechullâh,)ı çok iyi bilirsin bütün alemde zahire çıkmış olan “Hakk’ın” veçhinden bahsetmektedir. Sence bütün alemde var olan hakkın veçhi sonradan mı “yaratılmıştır,” bunu Terzi’ye açıklayabilirmisin. Aynı ayet-i kerimenin başında, “doğuda batıda Allah-ındır,” yaratma bunun neresindedir. T.B.


57.3 - Huvel evvelu vel âhıru vez zâhiru vel bâtın, ve huve bikulli şey'in alîm.

Diyanet Meali:

57.3 - O, ilk ve sondur. Zâhir ve Bâtın'dır. O, her şeyi hakkıyla bilendir. ----------

İh...-güzel kardeşim, her şeyin “evveli, ahırı, zahiri, batını” O, ise! O halde bu alemde yaratma, diye bir saha veya bir konu olabilirmi? Var sen kendi kendine, cevapla bakalım içinden nasıl çıkacaksın. Bu alemde sadece, Batından “zahera” ismi ile zahire, görüntüye çıkmak vardır, bunun diğer ifadesi “zuhur ve tecelli”dir. Yoktan var etmeyaratma” değildir. İster kabul edersin ister etmezsin, Terzi’nin derdi de değildir. T.B.


Bu vesile ile tefekkür gelişimi ile ilgili olan bir şiirimsi yazımıda ilâve edeyim, belki faydalı olur. T.B.

NEDİR BU (27/10/1981) Duyar gönül derûn içre, muammayı cihandır, bu, Uyan kardeş hemen sende, gaflethane değildir, bu, Âdem-i kendinde ara, kendine merhamettir bu, Her gördüğün Âdem değil, sûret’e aldanmaktır, bu, Âdem’in gönlüdür aslı, muammayı beşer’dir bu, Sen Âdem olmağa çalış, bildiğin Âdem değildir, bu, Hakk’a seyran eyle yürü, Çün; kendine seferdir, bu, Günler geçer, üçer beşer, durmak yeri değildir, bu, Terk’i sûret sanma kolay, muammayı illâ’dır, bu, Yıkıp’ta sarayı vehmin, lâ’dan dahi geçmektir, bu, Bütün gördüklerin yok bil, hakikat’i illâ’dır, bu, Âlem var, sen dahi varsan, dediğin lâ değildir, bu, İnsân-ı sanma’ki beşer, muamma’yı zuhurdur, bu, Sûret-i küçüktür amma, bil! Âlem-i ekberdir, bu, Kendin kendine kur saray, miras almak değildir, bu, Eğer gönlün titremezse, pişmek olmak değildir, bu, Mustafam cihan ışığı, muamma’yı Rasûl’dur, bu, Bütün âleme rahmettir, sandığın Rasûl değildir, bu, Kûr’ân’da övdü hep mevlâm, Rasûl’ü kibriyadır, bu, Sen’de git yolundan hemen, ziyan etmek değildir, bu, Can ve cânân nedir diyen, muammâ’yı Cemâl’dir, bu, Her sûrette gördüğün can, sîret-i cânân değildir, bu, Cemâl Cemâle aynadır, Canân ile olmaktır, bu, Bahr’ı zâtına dalmayan, Canân olmak değildir, bu, Zaman içre zaman vardır, muamma’yı zaman’dır, bu, Zaman denilen bir an’dır, gelir geçer değildir, bu, Zaman bâkîdir sen’de hep,(Vel asr’i)de yemin’dir, bu, Aslına vardınsa eğer, geçmek göçmek değildir, bu, Marîfet ben diyebilmek, muamma’yı ben’dir, bu, Eğer benlik ile dersen, dediğin (ben) değildir, bu,

Bu zamir’i ancak (O) der, sûretten gelen değildir, bu, Sen de (O) olursan eğer, söyleyen (sen) değildir, bu, (129-Terzi baba divanı)


İh...-güzel kardeşim “yaratma” konusu hakkın da, buraya kadar ifade edilen, özet bilgileri eğer okuma zahmetine katlanmış isen, düşün bakalım geçmiş sayfalarda tedbirsizce ve ön yargılı olarak, bahsettiğin gelecek sayfalarda kopyaladığım, fikirlerinde halen sabit kadem olabilecekmisin yoksa en azından, kullandığın suçlayıcı beşeri kelimelerinden az da olsa mahçup olacakmısın, yeniden tefekkür etmen ile kendini yeniden bir öz eleştiriye tabi tutabilcekmisin, veya aynı kesinlikle gene Terzi’ye hakaretlerine devam edebilecekmisin, vicdanınla baş başa kalıp düşüneceğin çok zamanın olacaktır. T.B.


Allah u Telanın Kur an-ı Kerim’in aşağıda göstereceğim birçok âyetinde ifade ettiği “YARATANYARATCI-YARATTIM” dediği ayetlerde (İ.D.)


İh... kardeşim bahsettiğin konu hakkın da Terzi’yi suçladığın bütün ayet-i kerimeler, bir bir geçmiş sayfalarda, delilleri birlikte izah edildi, Allah (c.c.) Yarattım demiyor, “halkettim” diyor, halketme, yaratma değil zuhura çıkmadır, sende bunu anlayamadınmı. T.B.


Allah bilmiyor muydu “zuhur ve tecell”i kelimelerini kulları anlasınlar diye kullanmayı da ;AYETE ŞERHİ, SİZİ:---TERZİ BABA YI--- MI YAPSIN dedi ??! :


İh... kardeşim şu kurduğun cümle karşısında gerçekten diyecek bir şey bulunamıyor ne diyeyim!

Bu hususta Terzi yeni bir şey söylemiyorki zaten Hakkın söylediğini söylüyor sözleri ve tarifleri kendine ait değilki Allahımızın kendi kendinin tarifleridir. Alemlerin Rabb-i haleka halk etti zahera zahir oldu, zahir olduğu yerde de tecelli ile parladı, yani göze göründü. Hayret bir şeyki sen bunu ısrarla anlamayıp Allah-n alemlerde olan zuhur ve tecellisini kendin den ayrı yaratılmış varlıklar olarak halen daha düşünüyorsan, gerçek bir araştırıcı için böyle bir şey düşünülemez. Demekki senin araştırma dediğin aynı sahada dönüp durmakmış, yani zaman kaybı olmuş, Füsusu-l-Hikemi okuduğunu söylüyorsun ancak sadece üzerinde göz gezdirdiğin anlaşılıyor, kusura bakma. T.B.


Satırlar üzerinde gezinen böcek kitapta ne bulur idrak edecek, denmiştir. T.B.


İzahını yapabilir misiniz… Dini-Akli Mantıki bir izahını yapamazsınız.:: (İ.D.)


“İh... kardeşim halinde, nasıl bu kadar düşünce zaafı oluyor hayret doğrusu, eğer seninde biraz olsun sağ duyu ve bitaraf aklın varsa, geçmiş yazılarda sayfalarca yapılmış izahlarından sonrada, bu kanaatte olabilecekmisin bende merak ediyorum. T.B.


Ehli İrfan için Tabiki cevabı :HAYIRR (İ.D.)


Gerçekten hayret bir şey, İh...-güzel kardeşim. Daha henüz ehli irfan ile, ehli zahir’in arasındaki farkın bile şuurunda değilmişsin. Ehli irfan hakkındaki bu kesin kanaatını, sakın ehli irfan duymasın, onların hakkın da, nasıl bir su-i zanda olduğunu ve onlar hakkın da, onların namına, nasıl bir karar verdiğini duysalar, kendilerinden özür dileyinceye kadar seninle hiçbir şekilde konuşmazlar. Aslında yapmak istediğin.

“Ehli İrfan için Tabiki cevabı evet” olur diyeceğine, herhalde bir dil sürçmesi veya nefsin oyunu, olarak cümleyi kurduğun şekilde ifade etmişsin, cümleni bir daha düşünsen çok iyi olur. Söz senindir, dinleyen-okuyan, kararını versin, nasıl bir acayip duruma düştüğünü irfan ehli anlayıp gerçekten kendileri hakkın da yaptığın bu yanlış ters ifadeni gönül koymadan nasıl kabülleneceklerdir bilemem.[44] T.B.


Yolumuza (87/Â’lâ) sûresinden sonra gelen (88/Gaşiye) sûresi ile devam edelim. (Murat Derûni )


GÖNÜLDEN ESİNTİLER:

سَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ الْأَعْلَى

(87/1) Sebbihi-sme rabbike-l-a’lâ (87/1) Rabbinin yüce adını tesbih et.

KÛR’ÂN-ı KERÎM’de YOLCULUK

(219-87-88-18)

A’LÂ-GÂŞİYE SÛRELERİ

Yazan ve Düzenleyen

MURAT DERÛNİ (18) İRFAN SOFRASI

NECDET ARDIÇ

TASAVVUF SERİSİ (219-87-88-18)

GÂŞİYE SÛRESİ GİRİŞ…

Adını ilk ayette geçen “Gâşiye” kelimesinden almaktadır. “Gâşiye”, örten, bürüyen anlamlarına gelmektedir. Gâşiye, kıyametin isimlerinden olup onun ürkütücülüğünü ve insanları kuşatacak felâket oluşunu ifade eder. Bu kelimenin yer aldığı ayetin “(Resûlüm!) Dehşeti her şeyi kaplayan kıyametin haberi sana geldi mi?” şeklinde ifade edilmesi ise, önemine dikkat çekme ve korkutma içindir. Sure, "Hel etâke" adıyla da anılmaktadır.

26. ayetten oluşan sûre, Mekke’de inmiştir.

Mushaftaki sıralamada 88., nüzul sırasına göre ise 68. sûredir.

Bu sûrenin temel konuları şunlardır:

Cennet ve cehennem tasvirleri, Allah’ın varlığının, birliğinin ve kudretinin delilleri; varlıkların yaratılışlarından hareketle Allah’a ulaşmak.

Sûrenin temel mesajları şunlardır:

- İnanmayanlar hesap gününde başları önlerine düşmüş bir halde cehenneme atılırlar. Kaynar su içerler. Açlığı gidermeyen dikenli bir tür yiyecek yerler.

- Kıyâmet gününde bir takım yüzler vardır ki, mutludurlar; dünyadaki çabalarından hoşnut olmuşlardır, yüce bir cennettedirler. Orada boş bir söz işitmezler. Bunlar da müminlerdir.

- İnsan, devenin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine, yeryüzünün nasıl yayıldığına bakmalı; gerek canlı gerekse cansız varlıkların yaratılışlarını inceleyerek, Allah’ın varlığına inanmalıdır.

- Peygamberin görevlerinden biri öğüt vermektir. Surede bu durum şöyle ifade edilir: “O halde (Resûlüm), öğüt ver. Çünkü sen ancak öğüt vericisin. Onların üzerinde bir zorba değilsin. Ancak yüz çevirip inkar edene gelince, işte öylesini Allah en büyük azap ile cezalandırır. Şüphesiz onların dönüşü sadece bizedir. Sonra onların sorguya çekilmesi de sadece bize aittir.” Bu ayetten anlaşılıyor ki, mümin, Peygamberi örnek alarak, çevresindekilere öğüt vermeli, onlar üzerinde zorlayıcı olmamalıdır.[45]


Sûre-i şerifin, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.

(88) Mushaf sıra numarası.

(68) Nüzul sıra numarası.

(31) Alfabetik sırası.

(30) Cüz sırası.

(26) Âyet sayısı.

(26) Fasıla harfleri.

(235) Genel toplamdır.

Bu sayı değerlerinin birçok bağlantıları vardır. Ancak fazla vaktinizi almamak için genel sayıları ve bağlantısını vermekle yetinelim.


Fâsıla harfleri ت، ة[46]، ر، ع، م harfleridir.

“Te” 4 Adet olması Tevhid-i Ef’âl, Tevhid-i Esmâ, Tevhid-i Sıfât, Tevhid-i Zât.

“Ta-i Merbuta” 14 âdet toplam Te 18 adet “Ente” Sen’in tüm mertebeleri kapsaması “Levlâke levlâk lemâ halaktü'l- eflâk” (sen olmasaydın, sen olmasaydın âlemleri halk etmezdim.)

“Rı” 4 adet İslamın şifre sayısı içinde Rablık, terbiye…

“Ayın” 2 adet zâhir bâtın müşahade.

“Mim” 2 adet, Hazret-i Muhammed ve Hakikat-i Muhammedi.


Sûre-i şerifin sayı değerlerine bakalım;

(غاشية) Gaşiye sûre ismi “Gayın-1000” “Elif-1” “Şın-300” “Ye-100” Te: 400 harf değerlerinden oluşmaktadır.

(1000+1+300+10+400= 1711) dur. 1+7+1+1= 10 dur.

Mushaf sıralamasında (88) (8+8=16) nüzul sıralamasında (31) (13) dür. 26 âyettir. (2+6=8) dir. Genel sayı toplamı 235 idi. (5+7+3=10) durr. (10+16+13+8+10= 57) dir. 5+7=12 dir.

(12) Hakikat-i Muhammediyyedir.

Geldimi sana GAŞİYE haberi, Allah aşığının büyük değeri, Yaslanmış döşeklerine seferi, Rahman Rahiym olan Allâh'ın adıyla,[47]

Bu girişten sonra, ilgili mevzuun ve sûre-i şerîfin varlığında, yolculuğumuza çıkmaya başlayalım. Cenâb-ı Hakk bu idrak yolculuğumuzda anla-ma kolaylıkları nasib etsin İnşeallah… Murat Derûni…

Mealen;


1 - O her şeyi kuşatacak olan Kıyâmet'in haberi sana geldi mi?

2 - Yüzler var ki, o gün eğilmiş, zillete düşmüştür.

3 - Çalışmış, yorulmuştur.

4 - Kızışmış bir ateşe girer.

5 - Onlara kızgın bir kaynaktan su verilir.

6 - Onlar için kuru bir dikenden başka yiyecek de yoktur.

7 - O da ne besler, ne de açlığı giderir.

8 - Yüzler de var ki, o gün nimetle mutludur.

9 - Yaptığından hoşnuttur.

10 - Yüksek bir cennettedir.

11 - Orada boş bir söz işitmez.

12 - Orada akan bir kaynak,

13 - Yükseltilmiş divanlar,

14 - Konulmuş kadehler,

15 - Dizilmiş koltuklar, yastıklar,

16 - Serilmiş halılar vardır.

17 - Bakmıyorlar mı o develere, nasıl yaratılmış?

18 - Göğe bakmıyorlar mı, nasıl yükseltilmiş?

19 - Bakmıyorlar mı dağlara, nasıl dikilmiş?

20 - Yere bakmıyorlar mı, nasıl yayılmış?

21 - Haydi öğüt ver; sen şimdi sırf bir öğütçüsün.

22 - Sen, onlara zor kullanacak değilsin.

23 - Ancak kim yüz çevirir ve kâfir olursa,

24 - Allah ona en büyük azap ile azap edecek.

25 - Kuşkusuz onlar döne dolaşa bize gelecekler.

26 - Sonra da bize hesap verecekler.


Bismillâhirrahmânirrahîm.

“Rabbi zidniy ilmâ.” “Ya rabb-i ilmimizi ziyadeleştir.”


هَلْ أَتَاكَ حَدِيثُ الْغَاشِيَةِ {الغاشية/1}

“Hel etâke hadîsu-lgâşiye(ti)”

O her şeyi kuşatacak olan Kıyamet'in haberi sana geldi mi? (88/1)


ĞÂŞİYE, aslında gayş = örtmek, sarmak kökünden ism-i fâil olarak bir şeyi her taraftan sarıp bürüyen salgın, sargın, kaplayan şey demektir ki sonundaki "tâ", niteliği isme göre dişilik alâmeti veya aşırılık ifade etmek veya bazı durumlarda sıfâtlıktan isimliğe nakil içindir. At eyerinin örtüsüne ve kalp zarına, insanı veya hayvanı içinden saran derde ve kâbus gibi her taraftan saran salgın, kuşatıcı belaya da "gâşiye" denir ki "Yoksa onlar Allah'ın azabından hepsini sarıverecek bir felaket gelivermesinden emin mi oldular."(Yusuf, 12/107) âyetinde bu mânâdandır.

Bu mânâdan "lâm" ile de kıyâmetin isimlerindendir. Çünkü birden bire şiddetiyle halkı saracak ve ondaki dehşet verici olaylar herkesi bürüyecektir. Bazıları demişlerdir ki: Ğâşiye, "Yüzlerini ateş kaplar." (İbrâhîm, 14/50) buyrulduğu üzere kâfirlerin, cehennemliklerin yüzlerini saracak olan ateştir. "Saran ateş" mânâsınadır. Bazıları da, o cehennem ateşinin içine düşüp onu saracak olan cehennemliklerdir demişler. Çoğunluk birincisini sûrenin akışına uygun görmüşlerdir.[48]

Gaşiye haberi geldi mi? İfadesiyle okuyana bu haberi geldi mi? Diye sorularak eğer ölmeden önce öldüysen geldi. Gelmediyse de zaruri ölüm ile bu haberi alacaksın demektedir.

“KIYÂMET; ZÂTIN ZUHURU, SIFÂT SALTANATININ SÖNÜŞÜ”DÜR.

Bunun haberi sana gelgi mi?

Kıyâmet; Kişinin aynı zamanda kendi kıyâmetini kopararak ayağa kalkması ve kıyâm da durmasıdır.

Müddesir sûresinde;

1 - Ey örtüsüne bürünen!

2 - Kalk artık uyar.

Efendimizin (s.a.v) büründüğü örtü esmâ-i ilâhiyye örtüsüydü. Artık bunları kıyam ettir, yani uyarmak için kullan denilmektedir.

Bizlerde esmâ-i ilahiyye örtüsüne bürünebilirsek kıyametin bu haberi bizlere de gelecektir.


Müddessir-74/1- (Yâ eyyuhel muddessir.)

“Ey bürünmüş olan!”


قُمْ فَأَنذِرْ

Müddessir-74/2- (Kum fe enzir.)

“Kalk, artık inzar et (uyar).”


Bu âyeti kerîme geldikten sonra Efendimiz (s.a.v) en yakın akrabalarından başlayarak dini tebliğ etmeye başlamıştır.

Dâ­ve­te en ya­kın­la­rın­dan baş­la­ma­sı em­re­di­len Var­lık Nû­ru-aley­his­sa­lâ­tü ves­se­lâm-, bir­gün Sa­fâ Te­pe­si’ne çı­ka­rak Ku­reyş ka­bî­le­si­ne ses­len­di. On­lar da bu çağ­rı­ya icâ­bet ede­rek Sa­fâ Te­pe­si’ne gel­di­ler. Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- yük­sek bir ka­ya­nın üze­rin­den on­la­ra şöy­le hi­tâb et­ti:

“Ey Ku­reyş ce­mâ­ati! Ben si­ze, şu da­ğın ete­ğin­de ve­ya şu vâ­di­de düş­man at­lı­la­rı var; he­men si­ze sal­dı­ra­cak, mal­la­rı­nı­zı gas­be­de­cek de­sem, ba­na ina­nır mı­sı­nız?” On­lar da hiç dü­şün­me­den:

“Evet ina­nı­rız! Çün­kü şim­di­ye ka­dar Sen’i hep doğ­ru ola­rak bul­duk. Sen’in ya­lan söy­le­di­ği­ni hiç işit­me­dik!” de­di­ler.

Ora­ya gel­miş bu­lu­nan her­kes­ten bi­lâ-is­tis­nâ bu tas­dî­ki alan Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- on­la­ra şu ilâ­hî ha­kî­ka­ti bil­dir­di:

“O hâl­de ben şim­di si­ze, önü­nüz­de şid­det­li bir azap gü­nü bu­lun­du­ğu­nu, Al­lâh’a inan­ma­yan­la­rın o çe­tin azâ­ba uğ­ra­ya­cak­la­rı­nı ha­ber ve­ri­yo­rum. Ben si­zi o çe­tin azap­tan sa­kın­dır­mak için gön­de­ril­dim.

Ey Ku­reyş­li­ler! Si­ze kar­şı be­nim hâ­lim, düş­ma­nı gö­ren ve âi­le­si­ne za­rar ve­re­ce­ğin­den kor­ka­rak he­men ha­ber ver­me­ye ko­şan bir ada­mın hâ­li gi­bi­dir.

Ey Ku­reyş ce­mâ­ati! Siz uy­ku­ya da­lar gi­bi öle­cek­si­niz. Uy­ku­dan uya­nır gi­bi de di­ri­le­cek­si­niz. Ka­bir­den kal­kıp Al­lâh’ın hu­zû­ru­na var­ma­nız, dün­yâ­da­ki her ha­re­ke­ti­ni­zin he­sâ­bı­nı ver­me­niz mu­hak­kak­tır. Ne­tî­ce­de ha­yır ve ibâ­det­le­ri­ni­zin mü­kâ­fâ­tı­nı, kö­tü iş­le­ri­ni­zin de ce­zâ ve şid­det­li azâ­bı­nı gö­re­cek­si­niz! Mü­kâ­fât ebe­dî bir cen­net; mü­câ­zât da dâ­imî bir ce­hen­nem­dir.” Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in bu hi­tâ­be­si­ne, ora­da bu­lu­nan­lar­dan umû­mî bir îti­raz gel­me­di. Yal­nız am­ca­sı Ebû Le­heb:

“–Hay eli ku­ru­ya­sı! Bi­zi bu­ra­ya bu­nun için mi ça­ğır­dın?” di­ye­rek mü­nâ­se­bet­siz ve ya­kı­şık­sız söz­ler sarf et­ti. Ha­kâ­ret­le­riy­le Peygamber Efen­di­miz -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- in kal­bi­ni kır­dı.

Kendisi hakkında, Leheb Sûresinde bahsedilen sonunu bu ifadeleriyle daha o zamandan kendisi hazırlamış kendi hükmünü kendi vermiş olduğundan iki eli de kurumuştur. Zelil ve hakir olarak ölmüştür.[49]


وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ خَاشِعَةٌ {الغاشية/2}

Vucûhun yevme-izin hâşi’a(tun)” Yüzler var ki, o gün eğilmiş, zillete düşmüştür.(88/2)


Kişinin en önemli yeri yüzüdür. Kişi simasından tanınır. Nasıl ki insan övüldüğü zaman, gururlanır ve dik yürür. Ama bir suç işlese, hayasızlık, ahlaksızlık etse, yüzü yere eğilir ve kimsenin yüzüne bakacak hali kalmaz.

Vucûhu” Yüz olarak ifade edilsede kişinin “Vechi” aslında tüm bedenini de kapsamaktadır. Kişi bu tüm yönüyle bilinir. Tüm varlığı ile zillete düşecektir.

Esmâ-i ilâhiyye nefsi istikameti üzerine hayali ve vehimi üzere mudill yönünde kullanan kendi rabbi ve hakikati karşısında hakka karşı yüzü eğilmiş ve zillete düşecektir.


عَامِلَةٌ نَّاصِبَةٌ {الغاشية/3}

Âmiletun nâsibe(tun)” Çalışmış, yorulmuştur. (88/3)


Amel; ameli salih ve ameli gayri salih olmak üzere iki kısımdır. Ameli gayri salih te, kendi içinde iki kısma ayrılır burada bahsedilen ikinci kısım, nefsaniyet ile mudill ve şekavet üzere işlenen ameldir.

Nasib sözlükte; Pay. Bir kimsenin elde edebildiği şey. Allah’ın kısmet ettiği şeydir.

Bu kişiye ameli karşılığı varlığındaki hakkı inkar etme ile birlikte işlediği nefsani amellerdir.

Erzurumlu İbrahim Hakkı hazretlerinin dediği gibi; Geçen geçmiş, gelecek ise müphemdir. Nasibinden geçmekte olan şu dem (an) vardır. Ne ile ilgileniyorsun, ne ile meşgul oluyorsun ancak bu vardır. Bu dünya hayatı için çalışıp çabalan üstüne bir de meşru olmayan yollardan yapmak ancak yapana yorgunluk olur.

Kişilerin gece içinde uykuya yattıklarında gördükleri rû’ya-lar, rû’ya içinde rû’ya dır. Fiziken uyandıklarını zannedenler, aslında hiç bir zaman uyanmamışlar, Hakk ve irfaniyyetten uzak, uzun bir ilmi gaflet uykusunda bulunmaktadırlar.

Kişilerin gezmeleri, hareket etmeleri, gerçek manâ da yaşam değil, aynı uyur gezer kimseler gibidir ki, uykuda gezdiğinin farkında değildir. Gerçek bir irfan ehlinden uykudan uyanma eğitimi alınmassa kişi bu uyku dünyasından ahiret âlemine yine uykulu ve rû’ya âleminden geçer gider haberi bile olmaz. Orada da hayatı oranın şartlarına göre olan, yine rû’ya âleminde yaşamını sürdürür.[50]


تَصْلَى نَارًا حَامِيَةً {الغاشية/4}

Teslâ nâran hâmiye(ten)” Kızışmış bir ateşe girer.(88/4)


Sözlükte “bir şeyin ateşte kızması, öfkelenme, bir işi yapmaktan kaçınma, himaye etme, kıskanma” mânalarına gelen hamy kökünden masdar-isim olan hamiyyet ahlâk terimi olarak namus, din, vatan gibi üstün değerleri koruma, bunların saldırıya uğramasından dolayı öfkelenme, savunmak için harekete geçme; insanın kendisine utanç veren bir işi yapmaktan kaçınması; aralarında kan bağı bulunan kimselerde mevcut birbirini koruma duygusu gibi çeşitli şekillerde açıklanmıştır.[51] 

Bu hususta Fetih sûresi 26. Âyette iki sefer geçen hamiyet kelimesi kafirlerin kaplerindeki taassub ve cahiliyet olarak bildirilmektedir.

إِذْ جَعَلَ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي قُلُوبِهِمُ الْحَمِيَّةَ حَمِيَّةَ الْجَاهِلِيَّةِ فَأَنزَلَ اللَّهُ سَكِينَتَهُ عَلَى رَسُولِهِ وَعَلَى الْمُؤْمِنِينَ وَأَلْزَمَهُمْ كَلِمَةَ التَّقْوَى وَكَانُوا أَحَقَّ بِهَا وَأَهْلَهَا وَكَانَ اللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمًا {الفتح/26}

“İz cealellezîne keferû fî kulûbühimülhamiyyete, hamiyyetel cahiliyyete fe enzelellahu sekinetehu alâ Rasûlihî ve alelmü’minîne ve elzemehüm kelimetettakvâ ve kânû ehakkun bihe ve ehlehe ve kânellahu bikülli şey’in alîmen.”

O vakit ki, o kâfirler, kalblerinde taassubu, cahiliye taassubunu yerleştirmişler idi. Allah Teâlâ'da Peygamberinin üzerine ve mü’minlerin üzerlerine sekiyneti indirdi ve onlara takvâ sözünü tutmalarını sağladı. Onlar da buna hakkiyle lâyık ve bunun ehl-i bulunuyorlardı. Allah da her şeyi hakkiyle bilicidir.” (48/26)


Hakk’ı örtüp inlar edenlerin kaplerindeki bu cahiliyye taassubunun kızgınlığı kendi ahirette kendi ateşleri olmaktadır.

Kızgın bir ateşe girer ifadesinde “Kızışmak” yine hamiyet kelimesi ile bağlantılı olduğu anlaşılmaktadır. Kişinin kendinde bulunan Hakk’ın hamiyet ismini nefsani yönden kullanıldığı için bu kızgın ateşi yine kendi kızdırdırmıştır. Nefsani yaşam ile Hakk’ı ihmal etmesi Hakk’ı kıskandırmıştır.

Gaşiye isminin bir yönü ise salgındı. Tarihte bilindiği birçok salgınlar olmuştur. Yakın tarihimizde neslimiz insanlarını yüksek ateşle etkileyen ve bir çoğunun ölümlü tadışlarına vesile olan Corana salgını olmuştur.

(176) numara sayılı Coranavirüs dosyasına konu olmuş ve Terzi Baba gurubu tarafından tefekkür edilmiştir. Önsözünü ancak buraya alabildiğimiz bu ateşli salgın hakkındaki düşünceler isteyenler kitaptan okuyabilirler.

Muhterem okuyucularımız. Bilindiği gibi dünya insanlık tarihinde birçok sıkıntılı devreler olmuştur. Onlardan biride içinde bulunduğumuz “korona virüs” salgınıdır. Kısa sayılacak bir zamanda adeta bütün dünyayı hükmü altına almış ve bütün insanları evlerine kapatmış bir hale geldi.

Konunun zahirinden batınına geçerek acaba bizlere nasıl ibretlik birer uyarı verdiğini düşünmemiz gerekmektedir.

Bu hususta bende tefekkür ufuklarımızı biraz daha genişletmek için konu hakkın da kardeş ve evlâtlarımıza bir duyuru yaparak ne düşündüklerini ve “CORONA VİRÜS COVID-19-“ ün manevi bağlantıların olup olamıyacağı hakkın da fikirlerini almak için, aşağıda ki duyuruyu siteye koymalarını istemiştim onlarda siteye koydular sağ olsunlar.