Lâ yusminu velâ yuġnî min cû'(in)
O, ne besler ne de açlıktan kurtarır.
O da ne besler, ne de açlığı giderir.
Ğâşiye Suresi'nin 7. ayeti, cehennem ehlinin yiyeceklerinin niteliğini tasvir ederek, bu yiyeceklerin besleyici ve doyurucu özellikten yoksun olduğunu vurgular. Ayet, 'semirtmeme' ve 'açlığı gidermeme' kavramları üzerinden, bu azabın fiziksel ve ruhsal yetersizliğini dilbilimsel olarak ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'semen' (سمن) kelimesinin yağ ve şişmanlık anlamına geldiğini belirtir. 'Yusminu' fiili ise, bir şeyi semizletmek, beslemek demektir. Ayetteki olumsuz kullanımı, cehennem ehlinin yiyeceğinin bedeni besleyici, güçlendirici ve semizletici hiçbir özelliğinin olmadığını, aksine zayıflatıcı ve acı verici olduğunu vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, bu tür ifadelerin mecazi anlamlar taşıdığını belirtir. 'Lâ yusminu' ifadesi, yiyeceğin faydasızlığını, besin değerinden yoksunluğunu ve dolayısıyla cehennem ehlinin durumunun vahametini mecazi bir dille anlatır. Bu yiyecek, sadece var olmakla kalır, ancak hiçbir olumlu etki sağlamaz.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki kavramların genellikle zıtlıklar üzerinden anlam kazandığını belirtir. 'Yusminu' fiilinin olumsuzlanması, dünyevi yiyeceklerin temel işlevi olan besleme ve güçlendirme kavramının tam tersini ifade eder. Bu, cehennemdeki yiyeceğin sadece bir 'yoksunluk' değil, aynı zamanda bir 'azap' unsuru olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ğına' (غنى) kelimesinin ihtiyaçtan müstağni olmak, zengin olmak anlamına geldiğini belirtir. 'Yuğnî' fiili ise, bir şeyi yeterli kılmak, ihtiyacı gidermek demektir. Ayetteki olumsuz kullanımı, cehennem ehlinin yiyeceğinin açlıklarını gidermediğini, onları doyurmadığını ve temel ihtiyaçlarını karşılamadığını vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'lâ yuğnî min cû'in' ifadesini, 'açlıktan hiçbir şeyi gidermez, doyurmaz' şeklinde açıklar. Bu, yiyeceğin sadece besleyici olmaması değil, aynı zamanda temel fizyolojik bir ihtiyacı olan açlığı bile dindirememesi durumunu net bir şekilde ortaya koyar. Bu durum, azabın şiddetini artırır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ğ-n-y' kökünün Kur'an'da genellikle yeterlilik, zenginlik ve ihtiyaçtan müstağni olma bağlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki olumsuz kullanımı, bu yiyeceğin cehennem ehli için hiçbir yeterlilik sağlamadığını, aksine onların sürekli bir yoksunluk ve açlık içinde kalmasına neden olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'cû'' (جوع) kelimesinin yiyecek ihtiyacından kaynaklanan boş mide halini ifade ettiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, cehennem ehlinin sürekli bir açlık içinde olduğunu ve kendilerine sunulan yiyeceğin bu açlığı gidermekte tamamen yetersiz kaldığını vurgular. Bu, azabın sürekli ve bitmek bilmeyen doğasını gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'cû'' kelimesinin temel anlamının yiyecek eksikliğinden kaynaklanan fizyolojik bir durum olduğunu belirtir. Ayetteki bağlamda, bu açlık sadece fiziksel bir durum değil, aynı zamanda cehennem ehlinin yaşadığı genel yoksunluk ve ıstırabın bir sembolüdür. Yiyecek olmasına rağmen açlığın giderilememesi, azabın paradoksal ve şiddetli yönünü ortaya koyar.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'cû'' kelimesinin sadece fiziki açlığı değil, aynı zamanda manevi bir yoksunluğu da ifade edebileceğini belirtir. Ayetteki kullanımı, cehennem ehlinin hem fiziksel olarak aç kalacağını hem de bu yiyeceğin onlara hiçbir manevi tatmin veya rahatlama sağlamayacağını gösterir. Bu, azabın çok boyutlu olduğunu vurgular.
A'lâ ve Gâşiye Sûreleri
Terzibaba - Necdet Ardıç
O da ne besler, ne de açlığı giderir.(88/7)
وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَّاعِمَةٌ {الغاشية/8}
Yüzler de var ki, o gün nimetle mutludur.
“Vucûhun yevme-izin nâ’ime(tun)”
Naim sözlük anlamı; Cennetü'n-Naîm: On üç ayette geçmektedir. Arapça'da "refah, huzur, mutlu hayat" anlamına gelen nimet kelimesinden daha kapsamlı bir muhtevaya sahip olan naîm, insana mutluluk veren maddî ve manevî bütün güzellikleri ifade etmektedir.[53]
Şuara sûresinde;
Vec’alnî min veraseti cenneti-nne’îm(i)
“Beni Naîm cennetinin varislerinden eyle.”(26/85)
Hazreti İbrâhîm a.s. cenneti naimin varislerinden olmak için dua etmiştir.
Bu dünya hayatında cennet bahçeleri efendimiz s.a.v in buyurduğu gibi zikir ve ilim meclisleridir. Bugünden cennet-irfana dahil olmamız gerekmektedir.
Allah Resûlü sallâllâhu aleyhi ve sellem ve ashabı bir sohbet meclisinde oturuyorlarken, Efendimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem:
“Cennet bahçelerine uğradığınız zaman istifade ediniz.” buyurdular. Sahabeler:
“Cennet bahçeleri nerelerdir, yâ Rasûlâllah?” diye sordular. Efendimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem:
“Oralar, ilim/zikir meclisleridir.” buyurarak cevap verdi.[54]
O gün kimseler vecih yani tüm yönleriyle izinlidirler, neye izinlidirler aşağıda yazılan izinli zikir ile esmâ-sıfât-zât tarikat, hakikat, marifet mertebesi nereye gelmiş ise oraya kadar rablerinini hatırlamaya izinlidirler Zikr, iki yönlü izah edilebilir; birinci yönü, kişi her-hangi bir “esmâ-i ilâhiyye”yi veya duayı belirli veya belirsiz sayılarla tekrar etmektir ki bu da iki türlüdür.
Birincisi; kişinin kitaplardan veya çevresinden aldığı bazı tavsiyelerle, kendi başına çektiği zikirlerdir; bundan ahirette sevap beklemektedir. İyi niyetiyle yapılan bu çalışmalar kişiye az da olsa huzur sağlar; şeriat mertebesi zikridir.
İkincisi; İzinli zikirlerdir ki bunlar da üç kısımdır. İzinli zikirlerin birinci kısmı; esmâ - tarikat mertebesi itibariyle “şeyh” diye isimlendirilen bazı kimselerin kendi sistemleri içerisinde, belirli sayı ve kurallarla telkin ettikle-ri “esmâ-i ilâhiyye”lerdir. Bunlar kişide, az da olsa muhabbet ve iyi ahlâkın artmasına sebebolurlar. Ancak burası oldukça da tehlikeli bir yerdir. Zikir veren kişinin mutlak o yerin (mertebenin) ehli olması lâzımdır; aksi halde psikolojik mânâda istenmeyen haller meydana gelebilir, kişinin sosyal dengeleri de bozulabilir.
İzinli zikirlerin ikinci kısmı; sıfât - hakikat mertebesi itibariyle “arif” diye isimlendirilen bazı kimselerin, kendi sistemleri içerisinde, belirli sayı ve kurallarla telkin ettikleri “esmâ-i ilâhiyye”lerdir. Bunlar kişide çok daha geniş ufuklar açarak kendi gerçek ilâhi kimliğini bulmasına ve kendini yakıynen tanımasına sebebolur.
Daha evvelki mertebelerde çektiği zikirlere hayâl ve duygular, kısmen de olsa karıştığı halde, burada kendi gerçek kimliğini bulmaya başladığından hayâl ve vehimin burada pek etkisi kalmaz; ilk irfaniyyet mertebesidir. Ehlini bulmak oldukça zordur.
İzinli zikirlerin üçüncü kısmı; zât – marifet mertebesi itibariyle “arif-i billâh” diye isimlendirilen bazı kimselerin ilâhi sistem içerisinde, belirli sayı ve kurallarla telkin ettikleri “esmâ-i ilâhiyye”lerdir. Bunlar kişide daha da geniş ufuklar açarak, kendi gerçek ilâhi kimliğini bulduktan sonra, oradan yola çıkarak, “hakikat-i ilâhiyye”yi, Allah’ın hakikatini gerçek mânâsıyle bulmaya başlar.
Burası gerçekten oldukça güç, güç olduğu kadar da mühim ve değerli bir saha; epey de yüksek bir irfaniyyet ufkudur. Ehlini bulmak çok zordur.