Vel-fecr(i)
Tan yerinin ağarmasına andolsun,
Andolsun fecre.
Fecr Suresi'nin ilk ayeti, 'Fecr' kavramı üzerinden yemin formunda bir başlangıç yapar. Bu kavram, hem zamanın başlangıcını hem de ilahi bir kudretin tecellisini dilbilimsel ve semantik açıdan derinlemesine barındırır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'el-Fecr' kelimesini 'sabahın aydınlığının ortaya çıkması' olarak açıklar. Ayetteki kullanımı, Allah'ın kudretine ve yaratılışındaki düzene dikkat çekmek amacıyla üzerine yemin edilen bir vakit dilimi olarak vurgulanır. Bu, karanlığın yarılıp aydınlığın belirmesi hadisesinin büyüklüğünü ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'fecr' kelimesinin temel anlamının 'yarmak, ayırmak' olduğunu belirtir. Gecenin karanlığını yararak ortaya çıkan aydınlık için kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 've'l-fecr' ifadesi, bu yarılma ve aydınlanma anının ilahi bir mucize ve yemin edilecek kadar önemli bir olay olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki yeminlerin genellikle önemli kozmik olaylar veya ilahi kudretin tecellileri üzerine yapıldığını belirtir. 'Fecr' kavramı, gecenin sonu ve yeni bir günün başlangıcı olması hasebiyle, bir dönüşüm ve yenilenme sembolü olarak ele alınır. Ayetteki yemin, bu anın sıradan bir zaman dilimi olmaktan öte, ilahi bir mesaj taşıdığını vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'fecr' kelimesinin semantik alanının sadece 'sabah' ile sınırlı olmadığını, aynı zamanda 'bir şeyin başlangıcı, ortaya çıkışı' gibi geniş anlamlar içerdiğini belirtir. Ayetteki 've'l-fecr' ifadesi, bu başlangıcın ve aydınlanmanın, Allah'ın varlığına ve birliğine delil teşkil eden bir alamet olduğunu gösterir.
Fecr Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Cenâb-ı Hakk (c.c) burada fecr’e yemin ediyor. Fecr genel olarak gece karanlığından günün aydınlığına çıkarken olan sabah vaktini ifâde etmektedir.
Bazı tefsirciler “fecr”den kastın sabah namazı olduğunu belirtmişlerdir.
Gerçek bir sabaha yani huzurlu, güzel, kemâlli bir sabaha ulaşmak için güzel, bilinçli ve idrâkli bir gece
geçirmek lâzımdır. Sıkıntılı bir gecenin fecr’i huzurlu olmaz, insân yattığı yerden dahi kalkamaz. Yani fecr’in olması gecenin hakikâtine bağlıdır.
Ve yıldızlar da gece gözükmektedirler, sonuç olarak bu yıldızlı olan gece nasıl olmalı veya yıldız dediğimiz şeyin aslı nasıl olmalıdır?
Cenâb-ı Hakk (c.c) burada nasıl ki “fecr”e yemin ediyor ise Necm sûresinin ilk âyetinde de yıldıza yemin etmektedir.
“Ven necmi izâ hevâ.” Yani “hevâ yıldızının kaybolduğu zamânâ yemin olsun” demektir.
Her birerlerimizin sabah uyanır uyanmaz daha aklımıza gelen ilk şey bizim yıldızımızdır. Ondan aldığımız nefsi mânâda muhabbetle bireysel benliğimiz içerisinde hayatımızı sürdürürüz yani bizim ışığımız nefs yıldızımız olur.
İşte şiddetle bizlere bu vurgulamaların yapılması bu nefs yıldızının sönmesi gerekliliğinin ifâdesidir. Varlığımıza nefsimiz hâkim ise Rabb’ımıza ulaşamıyoruz ve yıldızımız ile baş başayız demektir. Yıldız küçük bir ışıktır ancak görüldüğü gibi nûra ulaşmamıza mâni olmaktadır.
İşte bu hevâ yıldızının söndüğü gecenin sonrası olan fecr gerçek fecr olmaktadır. Cenâb-ı Hakk (c.c)’ta bu Âyet-i Kerîme ile bu hakikâti bize belirtmektedir.
Kûr’ân-ı Kerîm’de yıldız hakkında değişik ifâdeler kullanılmıştır, şöyle ki, Necm, kişinin nefsi benliği, Kevkeb, izâfi benlik, Şira yıldızı, ilâhî benliği, Tarık yıldızı, her mertebedeki faaliyet gösteren yıldızın ifâdesidir.
Nefsi benliğin ortadan kalkmasıyla ancak diğer benliklere ulaşmak mümkündür, yoksa nefs yıldızı üzerimizde hâkimiyetini sürdürüyorken daha ileriye
gitmemiz mümkün değildir. Tabî ki ibâdetler yapılacaktır bu aşamda olsakta ancak bu aşamadaki ibâdetler ancak sevâp ve günâh hükmüyle olur ve irfâniyet hükmüyle olmaz. Kişi bu şekilde cennet ehli olur ancak Allah ehli olamaz. Nefsimizin istekleri doğrultusunda ibâdetlerimizi yaparız ve bunun farkıda dahi olmayız. Şöyle bir düşünürsek “Ya Rabbi beni cennetine koy” hükmü ile ibâdet yapıldığında biz aslında nefsimizden bunu istiyoruz demektir eğer gerçek mânâda Rabb’ımızdan istesek “Ya Rabbi iyisini sen bilirsin” diyerek “ben Seni talep ediyorum” dememiz gerekir. Bu kişinin gönlünde de ne cennet ne hûri ne gılman olur sâdece Rabb’ını ister; cennette girer mi? Onu da artık Rabbi bilir, nereye isterse oraya koyar.
Kişinin Rabb’ini tanımasının şartı kendi nefsini tanımasına bağlanmış olmasına rağmen bizler genel olarak dışarıdaki oluşumlar ile meşgûl oluyoruz. Oysa onların anlatılmasına sebep dahi misâllerini kendimize döndürmektir.
Peygamberân Hâzeratının âlem şumûl olarak geçen hayatlarını bizler kendi yaşam sürelerimize sığdırmak zorundayız. Yani bu kıssalar aynı zamanda bize ışık tutmaktadır sâdece geçmişte kalmış tarihi hâdiseler değildirler. Bu hâdiseleri kendimize aktarmayarak oldukları hâl üzere değerlendirirsek orada kalırız.
Gerek zikirler ile gerek sohbetler ile gerek kitâp okumaları ile bireysel benliğimizin üzerimizde kurduğu hakimiyeti aşabilmiş isek ve oradan dışarıya çıkabilmiş isek o bizim için fecr sabahı yani aydınlanma günüdür, daha ileriki mertebeler itibarıyla oluşacak bir hâdise olarak ayrıca bir başka ifâde ile fenâfillah’tan bakâbillah’a geçiş hükmüdür. Ayrıca kadir gecesinin de fecr’i dir. (97/5) Kadir gecesi hakkındaki Âyet-i Kerîme’de bahsedilen “fecr” ise Muhammedilerin “fecr”idir. Ve Îseviyyet mertebesi olan bu Âyet-i Kerîme’deki fecr’den daha yüksek bir fecr’dir.
Diğer yönüyle “fecr” hakikat-i Muhammediyye’nin sıfat mertebesinden esmâ mertebesine doğru yönelmesidir.
وَلَيَالٍ عَشْرٍ
(Ve leyâlin aşrın. )