Veâḣarûne murcevne li-emri(A)llâhi immâ yu'ażżibuhum ve-immâ yetûbu ‘aleyhim(k) va(A)llâhu ‘alîmun hakîm(un)
(Sefere katılmayanlardan) diğer bir kısmı da, Allah'ın emrine bırakılmışlardır. Bunlara ya azap eder ya da tövbelerini kabul eder. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Savaşa katılmayanlardan diğer bir kısmının affı da Allah'ın emrini beklemek için geri bırakılmıştır. Ya kendilerini cezalandırır ya da tevbelerini kabul eder. Allah alîmdir, hakîmdir.
Tevbe Suresi 106. ayet, savaştan geri kalanların akıbetini ele alırken, Allah'ın mutlak iradesini ve hikmetini vurgular. Ayet, 'irca' (erteleme), 'azap' ve 'tevbe' gibi temel kavramlar üzerinden ilahi takdirin ve adaletin işleyişini dilbilimsel bir derinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'recâ' (رجو) kelimesinin asıl anlamının 'bir şeyi beklemek' olduğunu belirtir. 'İrcâ' (إرجاء) ise bir işi sonraya bırakmak, ertelemek demektir. Ayetteki 'murcevne' (مرجون) kelimesi, bu kişilerin akıbetlerinin Allah'ın hükmüne bırakıldığını, yani ilahi takdirin tecelli etmesinin beklendiğini ifade eder. Bu, onların durumlarının henüz kesinleşmediği, Allah'ın onlara ya azap edeceği ya da tevbelerini kabul edeceği ihtimalini taşıdığı anlamına gelir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'murcevne' ifadesini 'muahharûne' (مؤخرون) yani 'ertelenmişler' olarak açıklar. Bu, onların hükmünün henüz verilmediğini, Allah'ın iradesine bağlı olduğunu gösterir. Ayetteki bağlamda, bu kişiler hakkında kesin bir hüküm verilmemiş, durumları Allah'ın takdirine havale edilmiştir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki 'recâ' kavramının genellikle 'ümit' anlamında kullanıldığını, ancak 'ircâ' fiilinin 'ertelemek, geciktirmek' anlamını taşıdığını belirtir. Ayetteki 'murcevne' kelimesi, bu kişilerin durumlarının Allah tarafından 'askıya alındığını', yani nihai kararın Allah'a ait olduğunu ve henüz açıklanmadığını vurgular. Bu, ilahi iradenin mutlaklığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'azâb' (عذاب) kelimesinin asıl anlamının 'bir şeyi engellemek, alıkoymak' olduğunu, daha sonra 'acı veren ceza' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'yuazzibuhum' (يعذبهم) ifadesi, Allah'ın bu kişilere, yaptıkları hatalar veya günahlar sebebiyle dünyada veya ahirette acı veren bir ceza uygulayabileceği ihtimalini dile getirir. Bu, ilahi adaletin bir tecellisidir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'azâb' kelimesinin 'şiddetli ceza' anlamına geldiğini ve genellikle Allah'ın günahkarlara uyguladığı cezayı ifade ettiğini belirtir. Ayetteki kullanım, Allah'ın mutlak kudretini ve günahkarlar üzerindeki hükmetme yetkisini gösterir. Bu, aynı zamanda bir uyarı ve caydırıcılık unsuru taşır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'tevbe' (توبة) kelimesinin asıl anlamının 'geri dönmek' olduğunu, Allah'a nispet edildiğinde ise 'kulun tevbesini kabul etmek, ona merhametle yönelmek' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'yetûbu aleyhim' (يتوب عليهم) ifadesi, Allah'ın bu kişilerin pişmanlıklarını kabul ederek günahlarını bağışlayabileceği ihtimalini vurgular. Bu, Allah'ın engin rahmetini ve mağfiretini gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'tevbe'nin Allah'tan geldiğinde 'mağfiret' (bağışlama) anlamına geldiğini ifade eder. Ayetteki bağlamda, Allah'ın bu kişilere karşı merhametle muamele ederek onların günahlarını affetmesi, ilahi lütfun bir göstergesidir. Bu, aynı zamanda insanlara ümit kapısını açık bırakır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'tevbe' kavramının Kur'an'da hem kulun Allah'a yönelişini hem de Allah'ın kula yönelişini ifade ettiğini belirtir. Allah'ın 'tevbe etmesi' (yetûbu), kulun pişmanlığını kabul edip ona merhametle muamele etmesi demektir. Ayetteki kullanım, Allah'ın affediciliğini ve kullarına karşı olan rahmetini vurgular, bu da ilahi adaletin merhametle dengelendiğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ilm' (علم) kelimesinin 'bir şeyin hakikatini idrak etmek' olduğunu belirtir. 'Alîm' (عليم) ise 'her şeyi bilen' demektir. Ayetteki 'Allah Alîm' ifadesi, Allah'ın bu kişilerin durumlarını, niyetlerini ve akıbetlerini en ince ayrıntısına kadar bildiğini vurgular. Bu, ilahi kararların mutlak bilgiye dayandığını gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'Alîm' isminin Allah'ın zatına mahsus bir sıfat olduğunu ve O'nun geçmişi, bugünü ve geleceği, görüneni ve görünmeyeni kuşatan mutlak ilmini ifade ettiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın bu kişilerin durumları hakkındaki hükmünün, onların iç yüzlerini ve gelecekteki hallerini bilmesine dayandığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hikmet' (حكمة) kelimesinin 'bir şeyi en doğru şekilde bilmek ve en doğru şekilde yapmak' anlamına geldiğini belirtir. 'Hakîm' (حكيم) ise 'her işi hikmetli olan, her şeyi yerli yerince yapan' demektir. Ayetteki 'Allah Hakîm' ifadesi, Allah'ın bu kişilerin akıbetleri hakkındaki kararının, mutlak bir hikmete dayandığını, yani en doğru ve adil kararı vereceğini vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'Hakîm' isminin Allah'ın fiillerindeki mükemmelliği ve adaleti ifade ettiğini belirtir. Ayetteki bağlamda, Allah'ın bu kişilere ya azap etmesi ya da tevbelerini kabul etmesi kararının, O'nun mutlak hikmeti ve adaleti gereği olacağını, hiçbir kararın boş yere veya haksız yere verilmeyeceğini gösterir.
Tevbe Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Veâharûne murcevne li-emri(A)llâhi immâ yu’azzibuhum ve-immâ yetûbu aleyhim va(A)llâhu alîmun hakîm(un) Sefere katılmayanlardan) diğer bir kısmı da, Allah’ın emrine bırakılmışlardır. Bunlara ya azap eder ya da tövbelerini kabul eder. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (9/106)
"Onlar bilmezler mi ki:..." (Yine Medine ehlinden ve civarındaki bedevilerden) diğer bir kısımları da vardır ki; Allah'ın emrinden dolayı irca olunmuştur, yani tehir edilmiş, ertelenmişlerdir. "İrca" tehir etmek demektir ki, tevbelerinin kabulüne kesin gözüyle bakılmayanlara "Mürcie" denilmesi de bundandır. Nitekim İbnü Kesir, Ebu Amr, İbnü Âmir, Asım'dan Ebubekir Şube ve Yakub kırâetlerinde okunur. Mücahid'den rivayet olunduğuna göre; bunlar Kâ'b b. Mâlik, Mürare b. Rebî', Hilâl b. Ümeyye idi. Bunlar yukarıda da geçtiği üzere kendilerini Mescid-i Nebî'nin direklerine bağlayan Ebu Lübâbe ve arkadaşları gibi pişmanlık gösterip tevbe ve özür dilemede acele etmemişlerdi, halbuki Bedir'e iştirak etmişler ve Bedir Ashabı'ndan idiler. Hz. Peygamber bunlara ait hükmü tehir eylemiş ve ashabını onlarla selam ve kelâmdan engellemişti. İnsanlar bunlar hakkında ihtilaf ediyorlardı: Kimi "mahvoldular, helâk oldular" gibi laflar ediyor, bazıları da "Belki Allah kendilerini affeder." diye konuşuyorlardı. Böylece ilâhî emrin gelmesi için bekletiliyorlardı. Ya Allah bunları azaba uğratacak, eğer bulundukları halde kalırlarsa, veya tevbelerini kabul eyleyecektir. Eğer niyetleri halis olarak, gerçekten tevbe ederlerse. Allah alimdir, hakimdir. Şu halde bu irca işinde ve sonrasında o herşeyi bilmekte ve birtakım hikmetler gözetmektedir. Bu işte Allah'ın hikmetleri vardır.[111]