Ettâ-ibûne-l'âbidûne-lhâmidûne-ssâ-ihûne-rrâki'ûne-ssâcidûne-l-âmirûne bilma'rûfi ve-nnâhûne ‘ani-lmunkeri velhâfizûne lihudûdi(A)llâh(i)(k) vebeşşiri-lmu/minîn(e)
Bunlar, tövbe edenler, ibadet edenler, hamdedenler, oruç tutanlar, rüku' ve secde edenler, iyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar ve Allah'ın koyduğu sınırları hakkıyla koruyanlardır. Mü'minleri müjdele.
(Bunlar), O tevbekâr olanlar, o ibadet edenler, o hamd edenler, o oruçlular, o rükua varanlar, o secdeye kapananlar, iyiliği emredip, kötülükten vazgeçirenler, Allah'ın hududunu koruyanlar (emirleriyle yasaklarının ölçülerine riayet edenler)dır. Müjde ver o müminlere, müjde!
Tevbe Suresi 112. ayet, müminlerin temel niteliklerini sıralayarak onların Allah katındaki değerini vurgular. Bu nitelikler, tevbe, ibadet, hamd, seyahat, rüku, secde, iyiliği emretme, kötülükten sakındırma ve Allah'ın sınırlarını koruma gibi eylemlerle ifade edilir. Ayet, bu kavramlar aracılığıyla ideal mümin profilini çizmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Tevbe (توبة), işlenen günahtan çirkinliğini bilerek dönmek, pişman olmak ve bir daha yapmamaya azmetmektir. Ayetteki 'et-Tâibûn' (التائبون) ifadesi, sürekli tevbe halinde olan, günahlarından arınmaya çalışan ve Allah'a yönelen müminleri tanımlar.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Tevbe, Allah'a dönmek ve O'na itaat etmektir. 'Tâibûn' (تائبون) kelimesi, Allah'ın emirlerine dönen, O'na yönelen ve O'nun rızasını arayan kimseleri ifade eder. Bu, sadece günah işledikten sonra değil, sürekli bir yöneliş halidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Abd (عبد), boyun eğmek ve zelil olmak anlamına gelir. İbadet (عبادة) ise, en üst düzeyde boyun eğme ve tevazu göstermektir. 'el-Âbidûn' (العابدون) ifadesi, Allah'a tam bir teslimiyetle kulluk eden, O'nun emirlerine uyan ve O'na ibadet eden kimseleri belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'abd' (kul) ve 'ibadet' (kulluk), insanın Allah karşısındaki mutlak bağımlılığını ve O'na karşı sorumluluğunu ifade eder. 'el-Âbidûn' (العابدون), Allah'ın mutlak egemenliğini kabul edip O'na tam bir itaatle boyun eğen ve bu itaati ibadetleriyle gösterenlerdir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hamd (حمد), birinin güzel vasıflarını ve iyiliklerini övmektir. 'el-Hâmidûn' (الحامدون) ise, Allah'ın kemal sıfatlarını ve bahşettiği nimetleri sürekli anarak O'nu öven ve şükreden kimselerdir. Bu, kalben ve dille yapılan bir övgüdür.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Hamd, övgü ve şükrün birleşimidir. 'el-Hâmidûn' (الحامدون), Allah'ın lütuf ve ihsanlarına karşılık O'nu yücelten, O'na minnet duyan ve bu minneti söz ve davranışlarıyla ortaya koyan müminlerdir. Ayette bu, müminlerin sürekli bir vasfı olarak zikredilir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Seyahat (سياحة), yeryüzünde dolaşmak anlamına gelir. Ancak Kur'an'da 'es-Sâihûn' (السائحون) kelimesi, genellikle oruç tutanlar veya Allah yolunda cihat edenler için kullanılır. Ayetteki bağlamda, Allah'ın rızası için yeryüzünde dolaşan, ilim öğrenen, cihat eden veya oruçla nefsini terbiye eden müminleri ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): 'es-Sâihûn' (السائحون) kelimesi, mecazi olarak oruç tutanlar anlamına gelir. Çünkü oruç tutan kişi, yeme içmeden uzak durarak bir nevi 'seyahat' eder. Ayrıca, Allah yolunda hicret eden veya cihat için yola çıkanlar da bu kapsamda değerlendirilebilir. Ayetteki kullanımı, müminlerin Allah için gösterdikleri fedakarlığı ve hareketliliği vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Seyahat (سياحة), yeryüzünde dolaşmaktır. Kur'an'da 'es-Sâihûn' (السائحون) bazen oruç tutanlar, bazen de Allah yolunda cihat edenler veya ilim talebiyle yolculuk yapanlar için kullanılır. Ayetteki anlamı, Allah'ın rızasını kazanmak için yapılan her türlü meşru yolculuk ve çabayı kapsar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Rüku (ركوع), eğilmek anlamına gelir. Şeriatta ise namazda belirli bir şekilde eğilmektir. 'er-Râkiûn' (الراكعون), namazlarını huşu içinde kılan, Allah'a karşı tevazu ve boyun eğme gösteren müminleri ifade eder. Bu, Allah'a ibadetin ve teslimiyetin önemli bir göstergesidir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Rüku, sözlükte eğilmek demektir. Dini terim olarak ise namazda belirli bir şekilde eğilerek Allah'a tazim ve saygı göstermektir. 'er-Râkiûn' (الراكعون), Allah'ın azameti karşısında eğilen, O'na ibadet eden ve O'nun emirlerine boyun eğen kimselerdir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Secde (سجود), boyun eğmek ve tevazu göstermektir. Şeriatta ise alnı yere koyarak yapılan ibadettir. 'es-Sâcidûn' (الساجدون), Allah'a en üst düzeyde teslimiyet ve tevazu gösteren, O'nun önünde acziyetini itiraf eden ve O'na ibadet eden müminleri tanımlar.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Secde, Allah'a karşı en büyük tevazu ve boyun eğme halidir. 'es-Sâcidûn' (الساجدون) kelimesi, namazlarında secde eden, Allah'ın yüceliği karşısında kendilerini küçülten ve O'na tam bir teslimiyetle ibadet eden kimseleri ifade eder. Bu, müminlerin Allah'a olan bağlılıklarının en belirgin göstergelerindendir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Emir (أمر), bir şeyi yapmayı istemek veya buyurmaktır. 'el-Âmirûn' (الآمرون), insanlara iyiliği, yani şeriatın ve aklın güzel gördüğü şeyleri emreden, onları doğru yola çağıran müminlerdir. Bu, toplumsal sorumluluğun önemli bir parçasıdır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): 'Emr bi'l-ma'rûf' (iyiliği emretmek), Kur'an'da müminlerin temel vasıflarından biri olarak geçer. 'el-Âmirûn' (الآمرون), sadece kendileri iyi olmakla kalmayıp, başkalarını da iyiliğe teşvik eden, toplumsal düzenin ve ahlakın korunmasında aktif rol oynayan kimselerdir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nehy (نهي), bir şeyi yapmaktan alıkoymak veya yasaklamaktır. 'en-Nâhûn' (الناهون), insanları münkerden, yani şeriatın ve aklın çirkin gördüğü şeylerden alıkoyan, kötülüğe engel olmaya çalışan müminlerdir. Bu, iyiliği emretme ile birlikte toplumsal ıslahın iki temel direğidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): 'Nehy ani'l-münker' (kötülükten sakındırmak), Kur'an'da mümin toplumun varoluşsal bir görevi olarak vurgulanır. 'en-Nâhûn' (الناهون), pasif kalmayıp, aktif olarak kötülüğe karşı duran, toplumu fesattan korumaya çalışan ve bu uğurda çaba gösteren kimselerdir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hıfz (حفظ), bir şeyi korumak, muhafaza etmek ve gözetmek anlamına gelir. 'el-Hâfizûn' (الحافظون), Allah'ın hududunu, yani O'nun koyduğu şer'i sınırları, emirleri ve yasakları titizlikle koruyan, onlara riayet eden ve çiğnemekten sakınan müminlerdir. Bu, takvanın ve Allah'a itaatin bir göstergesidir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): 'Hıfzu hudûdillah' (Allah'ın sınırlarını korumak), Allah'ın helal ve haram kıldığı şeylere dikkat etmek, O'nun çizdiği çerçeve içinde kalmak demektir. 'el-Hâfizûn' (الحافظون), Allah'ın belirlediği bu sınırları aşmayan, O'nun hükümlerine bağlı kalan ve bu hükümleri hayatlarına tatbik eden kimselerdir.
Tevbe Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Ettâ-ibûne-l’âbidûne-lhâmidûne-ssâ-ihûne-rrâki’ûne-ssâcidûne-l-âmirûne bilma’rûfi ve-nnâhûne ani-lmunkeri velhâfizûne lihudûdi(A)llâh(i) vebeşşiri-lmu/minîn(e) Bunlar, tövbe edenler, ibâdet edenler, hamd edenler, oruç tutanlar, rükû’ ve secde edenler, iyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar ve Allah’ın koyduğu sınırları hakkıyla koruyanlardır. Mü’minleri müjdele. (9/112)
Bunlar “Innallâhe’ş-terâ” Allah’ın satın aldıkları, Tövbe edenler; Efendimiz (s.a.v.) “vücudu zenbike“ Senin vücüdun-varlığın en büyük günahtır. Buyırmaktadır. Bu varlık günahından tevbe edip, hakk’ın varlığında fena bulanlardır.
“İbadet edenler” ibadet-abdiyet ve ubudettir. Öncelikle nefsi ile yaptığı ibadeti Abdiyetini anlayıp kulluğu ile yaanlar ve bunun Hakk’a raci edilmesiyle ibadeti yapan Hakk olmaktadır ve ubudete dönüşmektedir.
Hamd edenler; Hamd’ın sekiz mertebesi vardır. İlki verilen nimete şükretmek ve sonuncusu ise Makam-ı Mahmud’dur. Umulur ki rabbin seni makam-ı mahmuda ulaştırır. (İsra/79) Âlem bazında efendimiz (s.a.v.) i Rabbi Allah c.c. makamı mahmuda ulaştırmıştır. Diğer kullarını ise kendi birimsel varlıklarında kendi rabb-ı hasları yönünden makam-ı mahmuda ulaşabilirler.[122]
Hamd Allah içindir yani O’na mahsustur, başkası yapamaz, genelde Allah’a mahsus derken zâhiren biz sağa sola yani başka şeylere değilde Allah’a hamdedeceğiz gibi bir anlam verilir. Hamd’ın hakikatine erişinceye kadar sekiz mertebesi vardır;
(1) Şeriat mertebesinde verilenlere teşekkür olarak (2) Tarikat mertebesinde, muhabbet ile karşılıksız övgüde bulunmak, (3) “Ben seni övmekten acizim” diyerek, Cenâb-ı Hakkk’ı övmekteki acziyeti idrak ediyor, ve “Sen kendini nasıl övüyorsan seni öyle överim” diyor, (4) Cenâb-ı Hakk, sen bu hakikati anladın, ve şimdi artık “ancak Ben överim” diyerek kulunu övüyor, (5) “Ve minelleyli fetehecced Bihi nafileten leke, asâ en yeb'aseke Rabbüke Mekâmen Mahmuda;” diyerek Cenâb-ı Hakk, sen bu yolda devam et, Makamı Mahmuda ulaşıp Allah tarafından birey olarak övülürsün diyor, (6) “Semavat ve arzda ne varsa hepsi O’nu tespih eder” O’nu hamdetmektedir, O’nu övmektedir, (7) “Ekmelüt zikir lâ İlâhe illâllah, ekmelüt dua elhamdülillâh”
(8) Bütün bunların hepsinin toplandığı yer olan “liva-ül Hamd sancağıdır.” Özetle hamdın bu mertebelirini gördük. Bunların daha genişi muhtelif Terzi Baba sohbetlerinde bidirilmiştir.
Oruç tuttanlar; zâhiri oruç yanında riyazat yaparak hayvansal ahlakı temizleyenler. Cenâbı hakka en sevimli gelen şey oruçlunun ağız kokusudur. Ve mükafatı cenâb-ı Hakka aittir.
Rükû’ ve secde edenler; rükü edenler namazı esmâ-museviyyet mertebesinden bina edenler. Secde edenler sıfât-iseviyet mertebesinden namazı bina edenler. Ve bunları tevhid edip Muhammediyet mertebesinden namazı bina edenler.
İyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar; “Maruf” Arif olunan demektir. Arif olarak kötülükten men ise kişinin varlığındaki hakk’ı bilmemesi, tanımaması ise kişinin kendine en büyük kötülüktür. İşte bu taliplilere ve istidatli kişilere baştaki “Mim” Hakikat-i Muhammediye ile irfan olnur ve sayısal değeri “40” mertebe üzere anlatılır.
Allah’ın koyduğu sınırları hakkıyla koruyanlardır. velhâfizûne lihudûdi(A)llâh… Allah’ın sınırı nedir? Resülullah efendimiz Kûr’ân dört mertebedir zâhiri, bâtını, haddi (sınırları) ve mâtlağı (doğuş yeri) vardır. Hatta yedi, hatta sonsuz ma’nâları vardır. Buyurmuştur.
Kû’rân da zâttır. Zât’ın sınırlarına hafız olan taşıyan ise hamele-i kûr’ân olan Kûr’ân-ı natık İnsan-ı Kamil – Kamil insandır.
Ahadiyet mertebesi risalet mertebesine mü’minleri müjdelemesini (bu müjdede) hakikat mertebesinde alış verişin olduğunu bildirmektedir.