İnna(A)llâhe-şterâ mine-lmu/minîne enfusehum veemvâlehum bi-enne lehumu-lcenne(te)(c) yukâtilûne fî sebîli(A)llâhi feyaktulûne veyuktelûn(e)(s) va'den ‘aleyhi hakkan fî-ttevrâti vel-incîli velkur-ân(i)(c) vemen evfâ bi'ahdihi mina(A)llâh(i)(c) festebşirû bibey'ikumu-lleżî bâya'tum bih(i)(c) veżâlike huve-lfevzu-l'azîm(u)
Şüphesiz Allah, mü'minlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır. Artık, onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve ölürler. Allah, bunu Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da kesin olarak va'detmiştir. Kimdir sözünü Allah'tan daha iyi yerine getiren? O halde, yapmış olduğunuz bu alışverişten dolayı sevinin. İşte asıl bu büyük başarıdır.
Allah, müminlerden, canlarını ve mallarını, kendilerine cennet vermek üzere satın almıştır: Allah yolunda çarpışacaklar da öldürecekler ve öldürülecekler. Bu, Tevrat'ta da, İncil'de de Kur'ân'da da Allah'ın kendi üzerine yüklendiği bir ahittir. Allah'dan ziyade ahdine riayet edecek kim vardır? O halde yaptığınız alışveriş ahdinden dolayı size müjdeler olsun! Ve işte o büyük kurtuluş budur.
Bu ayet, Allah ile müminler arasındaki ahit ilişkisini, can ve malın cennet karşılığında satılması metaforu üzerinden ele almaktadır. Temel kavramlar, bu ilahi alışverişin mahiyetini, mücadelenin niteliğini ve sonucunu dilbilimsel bir derinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ş-r-y kökü, bir şeyi bedel karşılığında almak veya vermek anlamlarına gelir. Ayetteki 'işterâ' fiili, Allah'ın müminlerin can ve mallarını cennet karşılığında almasını, yani bu alışverişi başlatan taraf olmasını ifade eder. Bu, Allah'ın müminlere olan lütfunu ve onlara verdiği değeri gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Bu ayetteki 'işterâ' mecazi bir kullanımdır. Allah'ın bir şeye ihtiyacı olmadığı halde, müminlerin can ve mallarını 'satın alması', onların bu fedakarlıklarının Allah katında büyük bir değer taşıdığını ve karşılığının cennet olacağını vurgulamak içindir. Bu, bir teşvik ve vaat niteliğindedir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutus, 'şirâ' (satın alma) kavramının Kur'an'daki kullanımının, genellikle bir 'takas' veya 'değişim' ilişkisini ifade ettiğini belirtir. Burada Allah, müminlerin dünyevi varlıklarını (can ve mal) uhrevi bir karşılıkla (cennet) takas etmektedir. Bu, müminlerin Allah yolunda yaptıkları fedakarlığın nihai ve en değerli karşılığını alacaklarını gösteren bir 'sözleşme' metaforudur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nefs, bir şeyin zatı, hakikati ve ruhu anlamına gelir. Ayetteki 'enfusehum' ifadesi, müminlerin sadece bedenlerini değil, tüm varlıklarını, hayatlarını ve benliklerini Allah yolunda feda etmeye hazır olduklarını gösterir. Bu, en büyük fedakarlığı temsil eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Nefs, insanın kendisi, ruhu ve bazen de bedeniyle birlikte bütün varlığıdır. Ayetteki kullanımı, müminlerin Allah yolunda canlarını ortaya koymalarını, yani şehit olmayı göze almalarını ve bu uğurda her türlü zorluğa katlanmalarını kapsar. Bu, imanın en üst düzeydeki tezahürüdür.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): K-t-l kökü, öldürmek anlamına gelir. 'Yukâtilûne' ise 'müfâale' babından olup, karşılıklı savaşma, mücadele etme anlamını taşır. Ayetteki kullanımı, müminlerin Allah'ın dinini yüceltmek ve hakikati savunmak için düşmanla aktif bir şekilde savaştıklarını, bu uğurda canlarını ortaya koyduklarını belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): K-t-l fiilinin bu kalıbı, sadece öldürmeyi değil, aynı zamanda öldürülmeyi de içeren bir mücadeleyi ifade eder. Ayette 'feyaktulûne ve yuktelûne' (öldürürler ve öldürülürler) şeklinde devam etmesi, bu karşılıklı mücadelenin ve fedakarlığın altını çizer. Bu, Allah yolunda cihadın hem aktif savaşma hem de şehadeti göze alma boyutunu kapsar.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'kıtâl' kavramının Kur'an'da sadece fiziksel savaşı değil, aynı zamanda nefisle, şeytanla ve batıl düşüncelerle olan mücadeleyi de kapsayabileceğini belirtir. Ancak bu ayetteki bağlam, 'fî sebîlillâh' (Allah yolunda) ifadesiyle birlikte, daha çok düşmanla olan silahlı mücadeleyi ve bu uğurda can verme eylemini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): C-n-n kökü, örtmek, gizlemek anlamına gelir. Cennet, ağaçları ve bitkileriyle yeri örttüğü için bu ismi almıştır. Kur'an'da ise, müminlere ahirette vaat edilen, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve insan aklının tasavvur edemeyeceği güzelliklerle dolu mükafat yurdunu ifade eder. Ayette, can ve mal karşılığında elde edilecek nihai ödül olarak zikredilmiştir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Cennet, Allah'ın salih kulları için hazırladığı, içinde her türlü nimetin bulunduğu, ebedi ikametgah yeridir. Bu ayetteki 'el-cennete' ifadesi, Allah'ın müminlere can ve mallarını feda etmeleri karşılığında verdiği kesin ve en büyük vaadi temsil eder. Bu, müminlerin fedakarlıklarının karşılıksız kalmayacağının garantisidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Va'd, bir şeyin gerçekleşeceğine dair verilen sözdür. Ayetteki 'va'den aleyhi hakkan' ifadesi, bu sözün Allah tarafından verilmiş, kesin ve gerçekleşmesi kaçınılmaz bir hak olduğunu vurgular. Bu, müminlerin Allah'a olan güvenlerini pekiştiren bir unsurdur.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Buradaki 'va'den' kelimesi, Allah'ın Tevrat, İncil ve Kur'an'da tekrar tekrar teyit ettiği, değişmez bir ilahi ahit olduğunu gösterir. Bu, müminlerin Allah yolundaki fedakarlıklarının karşılığının sadece bu ayette değil, tüm ilahi kitaplarda garanti altına alındığını belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Fevz, bir şeye ulaşmak, kurtuluşa ermek ve başarı elde etmek anlamına gelir. Ayetteki 'el-fevzu'l-azîm' (büyük başarı) ifadesi, müminlerin can ve mallarını Allah yolunda feda etmeleri karşılığında elde edecekleri cennetin, dünyevi tüm kazançlardan üstün, en yüce ve ebedi bir başarı olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Fevz, istenilen şeye ulaşmak ve korkulan şeyden kurtulmaktır. Bu ayetteki 'el-fevzu'l-azîm', müminlerin Allah'ın rızasını kazanarak cennete girmeleriyle hem dünyevi sıkıntılardan hem de ahiretteki azaptan kurtulmalarını, böylece en büyük kurtuluşa ve zafere ulaşmalarını ifade eder.
Tevbe Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
İnna(A)llâhe-şterâ mine-lmu/minîne enfusehum veemvâlehum bi-enne lehumu-lcenne(te) yukâtilûne fî sebîli(A)llâhi feyaktulûne veyuktelûn(e) va’den aleyhi hakkan fî-ttevrâti vel-incîli velkur-ân(i) vemen evfâ bi’ahdihi mina(A)llâh(i) festebşirû bibey’ikumu-llezî bâya’tum bih(i) vezâlike huve-lfevzu-l’azîm(u) Şüphesiz Allah, mü’minlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır. Artık, onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve ölürler. Allah, bunu Tevrat’ta, İncil’de ve Kûr’ân’da kesin olarak va’detmiştir. Kimdir sözünü Allah’tan daha iyi yerine getiren? O hâlde, yapmış olduğunuz bu alışverişten dolayı sevinin. İşte asıl bu büyük başarıdır. (9/111)
Rivayet olunduğuna göre; Resul-i Ekreme, Akabe Gecesi, Mekke'de Ensar'dan yetmiş kişi olarak biat ettikleri zaman, yani ikinci Akabe biatında, Abdullah b. Revaha "Rabb'in ve kendin için bizden dilediğini şart koş." demişti. Peygamber (s.a.v.) de: "Rabbım için O'na ibadet etmenizi ve hiç bir şeyi O'na şirk koşmamanızı, kendim için de beni, kendinizi ve mallarınızı nasıl koruyup savunuyorsanız öyle koruyup savunmanızı şart ederim." buyurdu. Onlar da "Bunu yaptığımız takdirde bizim için ne var?" dediler. Hz. Peygamber "cennet" buyurdu. Bunun üzerine "Bu alış-veriş kârlıdır, bu sözleşmeyi ne bozarız, ne de bozulmasını kabul ederiz." dediler. Sonra işte bu âyet nazil oldu. Bir gün Hz. Peygamber, bu âyeti okurkan bir a'râbi geldi "bu kimin sözü?" dedi, Resulullah, "Allah kelâmıdır." diye cevap verdi. O a'râbi "V allahi bu çok kârlı bir alış-veriş, biz bunu ne bozarız, ne de bozulmasını isteriz" dedi ve gazaya çıktı, nihayet şehid oldu...[113]
İnnaAllâhe-şterâ; “Muhakkak Allah satın almıştır” bu alış-veriş Mesnevi-i Şerif beyitlerinden detaylı olarak incelenmiş ve anlatılmıştır.
497. Sen zorluğu, kolaylıktan açık bil! Sonuçta bunun ve onun cemâline bak!
Gönül hoşluğu ile yapılmayan amelin, ma'nevî hâsılâtı olmaz; neticede onun hâsılâtı pişmanlık olur. Öyle bir ameli Allah'a satmak da ziyandan başka bir şey getirmez; çünkü Allah Teâlâ: (Tövbe, 9/111) “İnnallâheşterâ minel mü’minîne enfüsehüm ve emvâlehüm bi enne lehümül cenneh” "Allah Teâlâ mü'minlerden nefislerini cihâda ve mallarını sadaka ve infâka sarf edenlere bunun karşılığında cennet vermekle müşteri oldu" âyet-i kerîmesinde beyân buyurduğu üzere, mü'minlerin amellerine müşteridir; ve mü'minler de amellerinin bâyi'idir. Şimdi ameli tabîatı onu beğenmeden yapan kimse, kendisine tâat kolay gelen kimselerden değildir. Onun adı zorluk olur, ya'ni tâatda güçlük çeken kısımdan olur. Çünkü şakî olanlara kabâhatli ameller kolay gelir; ve saîd olanlara da hayırlı ameller kolay gelir. Bundan dolayı sen, hayırlı ameller kendisine kolay gelen ile güç geleni açıkça gör ve bil! Netîcede de bunun ve onun hâline dikkatle bak![114]
2749. Ey efendim, bu benim küpümü ve testimi “Allah satın aldı” fazlından kabûl etti.
Bu beyt-i şerîfde, sûre-i Tevbe’de olan (Tevbe, 9/111) “Allah Teâlâ mü’minlerden, nefislerini ve mallarını, cennet mukabilinde satın aldı" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ya’nî “Yâ Rab, küpe ve testiye müşâbih olan bu topraktan mahlûk, vücûd-i unsurîmizde müterakim olup ahkâm-ı tabiiyye levsiyle mülevves olan i’tikâd ve inkâr suyunu mahzâ [Innallâhe’ş-terâ] âyet-i kerîmesiyle va‘d buyurduğun fazlın cihetinden huzûr-ı kudsüne kabûl buyur” demek olur.
Bu âyet-i kerîme, Hak yolunda fedâ-yı nefse ve bezl-i emvâle teşviktir; zîrâ nefis şerr ü şûrun mâyesi ve mal, tuğyân ve gurûrun sebebidir. Ya’nî bu iki nâkıs ve ma’yûb olan şeyleri bizim yolumuzda fedâ et ve mergûb olan cennet-i bâkîyi al, demektir. Nazım “Taşı at, cevheri al; toprağı zemîne saç! Altını al, zelîl ve hakîr olan fâniye mukâbil, bâkîolan ni’met-i tâhireyi al!" Hakıkat-i hâl budur ki, Allah Teâlâ kullarına enfus ve emvâli evvelen ihsân buyurdu ve kullar ona mâlik oldular. Bundan sonra onlan mü’minlerden satın aldı; ya’nî bedâva verdi, ivaz mukabilinde aldı. Binâenaleyh (Hac, 22/56) [O gün mülk Allah’ındır] âyet-i kerîmesinde işâret buy’rulduğu üzere, mülk hakikatte Hakk’ındır ve mü’minlerin elinde âriyettir. Böyle olunca mü’min, nefsinde ve malında âriyet tarikiyle tasarruf eder; mülkiyet tarîkıyla tasarruf etmez. Binâenaleyh mü’min bu hakikati zihnine yerleştirirse Allah yolunda sarf ettiği şey, kendi elinde âriyet olan Hakk’m mülkü olduğunu bilir ve nefsin ve malın sarfı bu zihniyyet ile kendisine kolay gelir.
2752. Nihâyet sen hediyyeyi sultânın huzuruna götürdüğün vakit, temiz görsün de şâh ona müşteri olsun...
Ey sâlik, Allah Teâlâ (Tevbe, 9/111) [Allah Teâlâ mü’minlerden satın aldı] âyet-i kerîmesinde müşteri olduğunu beyân buyurduğu nefis, temiz olursa satın alır ve senin nefsin, havâssinin hey’et-i mecmûasıdır ve bunların her birisi sana ihsân-ı İlâhîdir. Binâenaleyh senin bu unsurî olan cismin ihsân-ı İlâhî testisidir; eğer bu ihsân-ı İlâhînin kadrini bilip havas lülelerini şeriat dâiresinde kullamr isen bu testi, ulûm-ı ilâhiyye suyu ile dolar.
2753. Ondan sonra onun suyu nihayetsiz olur, atâ testisinden yüz cihân dolar.
Ulûm-ı ilâhiyye suyu dolduktan sonra, artık o testi boşalmak bilmez, sarf ettikçe ziyâdeleşir ve bu atâ-yı İlâhî testisinden, her biri bir cihân mesâbesinde olan yüzlerce insan istifâde eder ve senin bezi ettiğin ulûm-ı ledünniyye ile onlar da dolar.[115]
570. Her peygamber safvet cihetinden kavmine dedi ki: nrBen sizden haberin ücretini istemem.
Nitekim her peygamber kendi kavmine kemâl-i safvetle dedi ki: “Benim mala tama’ım olmadığı için, cânib-i Hak’tan size getirdiğim haberlerin ve doğru yolun ücretini istemem. “Nitekim âyet-i kerîmede buyurulur. (Hûd, 11/51) Ya’ni “Ey kavim, ben sizden ona ecir istemem; benim ecrim ancak beni halk eden Zât-ı Eceli ve A’lâ üzerinedir."
571. Ben delîlim, Hak sizin için müşteridir; Hak bana iki tarafın dellâllığını verdi."
“Ben Hak ile kul arasında delîl ve vâsıtayım. Hak Teâlâ, (Tevbe, 9/111) ya’ni “Muhakkak Allâh Teâlâ mü’min- lerden nefislerini ve mallarını, onlara tahsîs buyurduğu cennet mukabilinde iştirâ eyledi” âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere mü’minlerin müşterisidir. Şu halde ben bu alım ve satımda iki tarafın dellâlıyım.”[116]
2427. Benim müşterim Hudâ'dır. O beni yukarıya çeker ki, "Allâhe'şterâ".
Benim akvâlimin ve ef âlimin müşterisi Hak’tır. O beni yukarıya, ya’ni kendi cemâl-i zâtîsine çeker. Nitekim âyet-i kerîmede (Tevbe, 9/111) “Allâh Teâlâ mü’minlerden nefislerini ve mallarını, onlara verdiği cennet mukabilinde satın aldı” buyurulmuştur. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu âyet-i kerîmede beyân buyurulan “cennet”i, cemâl-i zâtî ile tefsîr buyurmuşlardır.
3256. Dudağı kapanmış iken alış veriş içindedir. Müşteri hadsizdir, zîrâ Allâh iştira etti.
Dudakları kapalı olup, zâhir söz söylemediği halde kalb pazarında alışveriş içindedirler. Onun müşterisine nihâyet yoktur. Zîrâ o ilm-i zevkîye müşteri olanlann müşterisi Allâh Teâlâ hazretleridir. Nitekim âyet-i kerimede, Tevbe, 9/111) ya’ni, “Allâh Teâlâ mü’minlerden nefislerini ve mallarını cennet mukabilinde iştirâ eyledi” buyurulur. Zîrâ ilm-i zevkî tevhîd-i hakîkîyi intâc eder. Ve tevhîd-i hakiki dahi Hak’ta istiğrakı îcâb eder. Ve Hak’ta istiğrak dahi, emr-i İlâhîye ittibâ’-ı kâmili ve nehy-i İlâhîden tamâmen içtinâbı iktizâ eder.
“Âdem”den murâd, mutlak Âdem (a.s.) değildir. Her “insân-ı kâmil" bir âdemdir. Nitekim Hz. Pîr bir beyitlerinde “Her velî Âdem gibi nûr-i Hûda’dır.” buyururlar. Ve “melek”ten murâd dahi ervahtır. Ve “şeytan ve perî”den murâd, nefsânî ve mekkâr olan cismânî kimselerdir. Ya’ni, insân-ı kâmilin hakâyık ve maârif-i ilâhiyyedeki dersine melek cinsinden olan ervâh müşteridir; şeytan ve perî meşrebinde olan cismânî ve nefsânî kimseler değildir. Zîrâ onlar bu maârifin ehli değildirler. Nitekim Resûl-i zîşân Efendimiz buyururlar “İlim taleb etmek her bir müslim erkek ve kadına farzdır. Ve ilmi ehlinin gayrine vaz’ eden, domuzlara altın ve inci ve cevâhir takan gibidir." Ve yine buyururlar: “Köpeklerin ağzına inci koymayın!” Ve yine buyururlar “Domuzlann boyunlanna cevâhir takmayın. Zîrâ hikmet cevâhirden hayırlıdır. Ve o hikmetten ikrâh eden kimse domuzlardan şerlidir!”[117]
326. Hak Teâlâ vefâdan dolayı fahr getirdi: "Bizden gayri ahdine vefâ eden kimdir?" buyurdu.
Ya’nî Hak Teâlâ hazretleri vefâ cihetinden iftihâr edip: “Bizden başka kendi ahdine vefâkâr olan kimdir?” buyurdu. Bu beyt-i şerîfte sûre-i Tevbe’de (Tevbe, 9/111) “Allah’tan daha ziyâde ahdine vefâ eden kimdir?” âyet-i kerîmesine işâret buyrulmuştur. Ya’nî “Allah Teâlâ hazretleri kullarına karşı olan ahdine vefâ buyurduğu için iftihâr buyurdu. Binâenaleyh ahde vefakâr olmak ahlâk-ı ilâhiyyeden bir hulk-ı azîmdir ve ahdine vefâ eden insanlar, ahlâk-ı ilâhiyyeden bir hulk-ı azîm ile tahalluk etmiş olurlar.”[118]
1761. Onu cisminin karanlık kuyusundan çekti ve onu dünyâ zindanının dibinden satın aldı.
“O hamd veyâ hamd sebebiyle Hak ârifi, karanlık kuyu mesâbesinde olan cismâniyet âleminden rûhâniyet ve nûrâniyet âlemine çekti ve o ârifi dünyâ zindânının dibinden satın aldı.” Nitekim âyet-i kerîmede Tevbe, 9/111) “Allâh Teâlâ mü’minlerden nefislerini ve mallannı cennet mukabilinde satın aldı” buyurulur.[119]
2601. Halbuki böyle pazarı kim bulur ki, bir gül ile gülzârı satın alsın?
Halbuki müstağrak olduğu gafletden uyanıp da, enbiyâ ve evliyânın da’vet pazannı kim bulur ki o pazarda enfüs ve emval satılıp, mukabilinde cennet alınır. Nitekim âyet-i kerîmede (Tevbe, 9/111) ya’ni, “Allâh Teâlâ mü’minlerden nefislerini ve mallarını cennet mukabilinde satın aldı” buyurulur. İşte bu pazarda müşteri Hak’dır ve onun tellâllan enbiyâ ve evliyâ hazarâtıdır ve satıcılar da gafletden uyanan mü’minlerdir. İmdi bu alışveriş bir gül ile gülzân satın almak demekdir.
3499. Allah iştera'dan bir şerbet içtim. Bana mahşere kadar susuzluk gelmez.
Bu beyt-i şerifde sûre-i Tevbe’de olan, (Tevbe, 9/111) “Allah Teâlâ mü’minlerden nefislerini ve mallarını cennet mukabilinde iştirâ eyledi” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya’ni, “Ben nefsimin hazzından ve nefsimden geçtim ve bunları Hak yoluna fedâ ettim. Benim benliğim gidince Hakk’ın varlığı zâhir oldu ve benim benliğim cennet-i Zât’da mahv ve müstehlek oldu. Binâenaleyh bu âyet-i kerîmenin ma’nâsından bir şerbet içtim. Artık kıyâmete kadar nefsimin hazzı ve susuzluğu vâki’ olmaz”![120]
1458. Müşterinin ve harâret tutucunun hevâsından basiretsiz olarak hezeyâna ayak koymuştur.
“Müşteri”den murâd, mürîd; ve “harâret tutucu”dan murâd, tarik-ı Hak âşığı olan kimsedir. Ya’ni, irşâd ve kemâl da'vâsında bulunan yalancı şeyh, kendisine mürîdler ve tarîk-ı Hak âşıklarını celb etmek hevâ ve hevesinden dolayı, zevkine ve hakikatine muttali olmadığı evliyâullâhın kelâmlarına adım atmıştır; ve kendisinin basîret gözü açık olmadığı için bu kelâmlar her ne kadar hakîkat ise de, ona nazaran hezeyan ve sayıklama nevinden olur. “Füşâr”, burada hezeyan ma'nâsınadır.
1459. Ayı görmemiş, nişanlar verir; o sebeble köylüye harâret koyar.
“Ay’’dan murâd, cemâl-i Hak’tır. “Rûstâî” den murâd, safdil olan kimsedir. Ya’ni, o yalancı şeyh cemâl-i Hakk’ı müşâhede etmemiş olduğu hâlde, o aydan bahs etmek ve nişanlar vermek sebebiyle safdil olan kimselerin kalbine harâret ve muhabbet ilka eder.
1460. Müşteriden dolayı ayın vasfında, câh için, görmemiş olduğu yüz nişanı söyler.
Müşteri ve mürîd celb ederek onlara reîs olmak için bu yalancı mürşid, müşâhede etmemiş olduğu cemâl-i Hakk’ın vasfında onlara birçok nişanlar ve vasıflar söyler. O bîçâre mürîdler ve âşıklar dahi, bu sözleri doğru zannedip o yalancının karşısında, şeyhimizdir diye tezellül ederler ve her emrine münkâd olurlar. Şeyh efendi dahi kabardıkça kabanr.
1461. Müşteri ki, o fâide tutar, muhakkak birdir; lâkin onların onda reyhi ve şekki vardır.
“Fâideli olan müşteri”den murâd, Hak Teâlâ hazretleridir. Nitekim sûre-i Tevbe’de (Tevbe 9/111) ya’ni “Allah Teâlâ mü’minlerden cennet mukabilinde nefislerini ve mallarını iştirâ eyledi.” buyrulur. Ya’ni, fâideli olan müşteri, Kur’ân-ı Kerîm’de beyân buyrulduğu üzere Hak Teâlâ hazretleridir ve o da muhakkak birdir; lâkin bu müddeî şeyhlerin o fâideli olan müşteri hakkında şek ve şübheleri vardır.
1462. Vakarsız müşterinin hevâsından hu tâife müşteriyi yele verdiler.
“Şükûh”, heybet ve azamet ve vakar ma'nâsınadır. “Bâd dâden”, yele ve havaya vermek, hiçe vermekten ve zâyi’ etmekten kinâyedir. Ya’ni, vakarsız ve azametsiz olan müşterî-i mahlûkun celbi ve cem'i hevâsından dolayı bu yalancı şeyh tâifesi hakîkî müşteri olan Hakk’ı, hiçe verdiler ve onun müşteriliğine ehemmiyet vermediler.
1463. Bizim müşterimiz Allah'tır, iştirâ eyledi. Agâh ol, her müşterinin gamından pek yukarı gel!
Bu beyt-i şerîfte yukanda mezkûr olan Tevbe/111 âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Bu âyet-i kerîme I.. cildin 2749 numaralı beyt-i şerifinde de: [“Ey efendim, bu benim küpümü ve testimi [“Allah satın aldı”] fazlından kabûl et!”] sûretinde geçti. Ya’ni, biz mü’min-i kâmillerin müşterisi Allah Teâlâ hazretleridir. Cennet mukabilinde bizim nefislerimizi ve mallarımızı iştirâ etti. Binâenaleyh ey kimse, eğer sen Kur’ân-ı Kerîm’e îmân ettin ise ve kalbinde aslâ şeyn ve şek yok ise, Allah’ın fânî olan kullarını müşteri ve mürîd olarak başına toplamak gamından kurtul ve pek yukarıya çık ve sıfât-ı nefsâniyye derekesinden yüksel!
1464. Bir müşteriyi iste ki, seni isteyicidir; senin başlangıcından ve sonundan âlimdir.
Bir müşteriyi ya’ni senin nefsini iştirâ etmek isteyen Allah Teâlâ hazretlerini iste ki, o Zât-ı eceli ü a‘lâ senin varlığının ihtidasından ve sonundan ha-berdârdır ve bilcümle ahvâlini bilicidir.[121]
Bunu Tevrat’ta, İncil’de ve Kûr’ân’da kesin olarak va’detmiştir.
Bunu Museviyyet, İsevivvet ve Zât-Muhammediyet mertebesinde vadetmiştir.