Yahlifûne bi(A)llâhi mâ kâlû velekad kâlû kelimete-lkufri vekeferû ba'de islâmihim vehemmû bimâ lem yenâlû(c) vemâ nekamû illâ en aġnâhumu(A)llâhu verasûluhu min fadlih(i)(c) fe-in yetûbû yeku ḣayran lehum(s) ve-in yetevellev yu'ażżibhumu(A)llâhu ‘ażâben elîmen fî-ddunyâ vel-âḣira(ti)(c) vemâ lehum fî-l-ardi min veliyyin velâ nasîr(in)
Bir şey söylemediklerine dair Allah'a yemin ediyorlar. Halbuki o küfür sözünü söylediler ve (sözde) müslüman olduktan sonra inkar ettiler. Ayrıca başaramadıkları şeye (peygamberi öldürmeye) de yeltendiler. Sırf, Allah ve Resulü kendi lütfu ile onları zengin kıldığı için intikam almaya kalktılar. Eğer tövbe ederlerse, kendileri için hayırlı olur. Şayet yüz çevirirlerse, Allah onları dünyada ve ahirette elem dolu bir azaba çarptıracaktır. Artık onlar için yeryüzünde ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.
Onlar, kötü bir şey söylemedik, diyerek Allah'a yemin ederler. Onlar o küfür kelimesini kesinlikle söylediler. İslâm'a girdikten sonra yine kâfirlik ettiler. Ve o başaramadıkları cinayeti tasarladılar. Halbuki intikam almaları için Allah'ın, Resulü ile onları lütfundan zenginleştirmiş olmasından başka bir sebep yoktu. Eğer tevbe ederlerse haklarında hayırlı olur. Yok yanaşmazlarsa Allah onları dünyada da, ahirette de acıklı bir azaba uğratır. Yeryüzünde onları koruyacak veya onlara yardım edecek bir kimse de bulunmaz.
Bu ayet, münafıkların yalan yere yemin etmelerini, küfür sözü söylemelerini ve İslam'dan sonra inkara sapmalarını ele almaktadır. Ayet, onların nankörlüklerini, Allah'ın lütfunu inkar etmelerini ve bu durumdan tevbe etmezlerse karşılaşacakları acı azabı vurgulamaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): H-l-f kökünden türeyen 'half' kelimesi, bir şeyi tasdik etmek veya nefyetmek üzere Allah'ın adını anarak yapılan yemini ifade eder. Ayetteki 'yahlıfûne' ifadesi, münafıkların söylemedikleri halde küfür sözünü söylemediklerine dair Allah adına yemin etmelerini, yani yalan yere yemin etmelerini belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Half, yemin demektir. Ayetteki 'yahlıfûne billâhi' ifadesi, onların Allah'a yemin ettiklerini, ancak bu yeminin hakikati yansıtmadığını, aksine yalan olduğunu mecazi bir anlatımla ortaya koyar. Bu, onların iç yüzlerini ve ikiyüzlülüklerini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): K-l-m kökünden türeyen 'kelime', anlam ifade eden tek bir lafız veya birleşik bir cümledir. Ayette geçen 'kelimetü'l-küfr' ifadesi, münafıkların sarf ettikleri, İslam'dan çıkmalarına neden olan ve inkarı içeren belirli bir sözü veya sözler bütününü işaret eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kelime, bir manayı ifade eden lafızdır. Ayetteki 'kelimetü'l-küfr' tabiri, sadece bir sözcük değil, aynı zamanda inançsızlığı, Allah'a ve Resulü'ne karşı gelmeyi ifade eden bir beyanı, bir duruşu temsil eder. Bu, onların iman iddiasına rağmen içlerindeki inkârı açığa vuran bir ifadedir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): K-f-r kökü, Kur'an'da temel olarak 'gerçeği örtmek, gizlemek' anlamında kullanılır. Bu, Allah'ın nimetlerini veya hakikati bilerek reddetmeyi içerir. Ayetteki 'keferû ba'de islâmihim' ifadesi, münafıkların İslam'ı kabul ettikten sonra bile kalplerindeki inkârı sürdürdüklerini, yani hakikati örtmeye devam ettiklerini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Küfr, bir nimeti örtmek ve onu inkar etmektir. Ayetteki 'keferû' kelimesi, münafıkların Allah'ın kendilerine bahşettiği İslam nimetini ve Resulullah'ın getirdiği hakikati örtbas etmelerini, yani nankörlük etmelerini ve inkara sapmalarını ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): K-f-r fiili, Kur'an'da genellikle 'iman etmemek, Allah'ın varlığını ve birliğini reddetmek' anlamında kullanılır. Ayetteki 'keferû' ifadesi, münafıkların zahiren Müslüman görünseler de, içlerinde Allah'a ve Resulü'ne karşı bir inançsızlık taşıdıklarını ve bu inançsızlığı söz ve fiilleriyle ortaya koyduklarını belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ğ-n-y kökü, 'ihtiyaçsız olmak, zengin olmak' anlamlarına gelir. 'Ağnâhum' fiili, Allah'ın onları ihtiyaçtan kurtardığını, onlara bol nimetler verdiğini ve onları zenginleştirdiğini ifade eder. Ayette bu, münafıkların Allah'ın kendilerine bahşettiği bu zenginliğe rağmen nankörlük etmelerini vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Ğınâ, ihtiyaçsızlık halidir. 'Ağnâhum' fiili, Allah'ın onlara mal, mülk ve refah vererek onları başkalarına muhtaç olmaktan kurtardığını belirtir. Bu durum, onların nankörlüklerinin ve isyanlarının ne kadar büyük olduğunu gösterir, çünkü kendilerine lütfedilen nimetlere karşı şükür yerine inkârı tercih etmişlerdir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): N-k-m kökü, bir şeye karşı hoşnutsuzluk duymak, onu çirkin görmek ve bu yüzden intikam almak anlamına gelir. Ayetteki 'mâ nekamû illâ en ağnâhumullâhu ve resûluhu min fadlihî' ifadesi, münafıkların Allah'ın ve Resulü'nün kendilerini lütfuyla zenginleştirmesinden başka bir sebeple kin beslemediklerini, yani bu nimete karşı nankörlük ve düşmanlık gösterdiklerini belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Nakam, intikam ve hoşnutsuzluktur. Ayetteki 'mâ nekamû' ifadesi, onların Allah'ın kendilerine verdiği nimetlere karşı bir kin ve düşmanlık beslediklerini, bu nimetleri bir lütuf olarak görmeyip aksine onlara karşı bir hoşnutsuzluk duyduklarını mecazi bir dille anlatır. Bu, onların kalplerindeki imansızlığın ve hasedin bir göstergesidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): V-l-y kökü, bir şeye yakın olmak, onu takip etmek veya ondan yüz çevirmek anlamlarına gelir. 'Yetevellâ' fiili, bir şeyden yüz çevirmek, sırt dönmek demektir. Ayetteki 'in yetevellav' ifadesi, münafıkların tevbe etmekten ve doğru yola dönmekten yüz çevirmeleri, yani inkârlarında ısrar etmeleri durumunu anlatır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Tevellî, bir şeyden uzaklaşmak ve ona sırt dönmektir. Ayetteki 'in yetevellav' ifadesi, münafıkların Allah'ın çağrısına ve tevbe etme fırsatına karşı kayıtsız kalmalarını, ondan yüz çevirerek kendi sapkınlıklarında ısrar etmelerini ifade eder. Bu, onların iradeli bir şekilde doğru yoldan sapmayı tercih ettiklerini gösterir.
Tevbe Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Yahlifûne bi(A)llâhi mâ kâlû velekad kâlû kelimete-lkufri vekeferû ba’de islâmihim vehemmû bimâ lem yenâlû vemâ nekamû illâ en aġnâhumu(A)llâhu verasûluhu min fadlih(i) fe-in yetûbû yeku hayran lehum(s) ve-in yetevellev yu’azzibhumu(A)llâhu azâben elîmen fî-ddunyâ vel-âḣira(ti) vemâ lehum fî-l-ardi min veliyyin velâ nasîr(in) Bir şey söylemediklerine dair Allah’a yemin ediyorlar. Hâlbuki o küfür sözünü söylediler ve (sözde) müslüman olduktan sonra inkâr ettiler. Ayrıca başaramadıkları şeye (peygamberi öldürmeye) de yeltendiler. Sırf, Allah ve Resûlü kendi lütfu ile onları zengin kıldığı için intikam almaya kalktılar. Eğer tövbe ederlerse, kendileri için hayırlı olur. Şayet yüz çevirirlerse, Allah onları dünyada ve ahirette elem dolu bir azaba çarptıracaktır. Artık onlar için yeryüzünde ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır. (9/74)
Rivayet olunduğuna göre; Hz. Peygamber, Tebük seferinde iki ay kalmış idi. Bu sırada Kur'ân âyetleri iniyor ve sefere katılmayan münafıkları ayıplıyordu. Bu âyetleri ordu içinde bulunan münafıklar da işitiyorlardı. Bunlardan biri olan ve yukarıda da adı geçen Cülas b. Süveyd, "Eğer Muhammed'in Medine'de bıraktığımız kardeşlerimiz, büyüklerimiz ve ileri gelenlerimiz hakkında söyledikleri bu sözleri doğru ise biz eşşeklerden de kötüyüz." diye bir söz kaçırmıştı. O mecliste hazır bulunan Âmir b. Kays el-Ensari "Evet, vallahi Muhammed elbette doğrudur, sen de gerçekten eşşekten betersin." demişti ve tartışma hemen Peygamber Efendimiz'e ulaşmıştı. Bunun üzerine Cülas'ı huzuruna getirtti, Cülas da "Vallahi söylemedim." diyerek yemin etti. Âmir de iftiracı durumuna düşmüştü, ellerini kaldırarak "Allah'ım! Kulun ve Peygamberin olan Muhammed'e doğruyu tasdik edecek, yalancıyı belli edecek âyet indir!" diye dua etti. Bu sebeple bu âyet nazil oldu. Cülas da "Allah Teâlâ, bu âyette tevbeyi zikrediyor. Gerçekten de ben o sözü söylemiştim." dedi ve cidden tevbekâr oldu. Ve İslâmlarından sonra küfrettiler. Yani açıkça müslüman olduklarını söyledikten sonra, içlerindeki küfrü ortaya koydular. Ve nail olamadıkları bir kasıtta bulundular. Tebük'ten Medine'ye dönüşte münafıklardan onbeş kişi, geceleyin karanlıkta bir yamacın kıvrıldığı bir tepede Hz. Peygamber'i bineği üzerinde vurup uçuruma itmeye ittifakla karar vermişlerdi. Ammar b. Yasir bineğin yularından çekiyordu, Huzeyfe ibnil-Yeman da arkasından sürüyordu. Tam o sırada Huzeyfe develerin ayak seslerini ve bir silah şakırtısı işitti, döndü baktı ki, yüzleri örtülü bir grup üzerlerine doğru geliyor. Bunun üzerine Huzeyfe yüksek sesle "Kendinize gelin, Ey Allah düşmanları, kendinize!" diye bağırınca, onlar da korkup kaçarlar.[81]