Velâ tusalli ‘alâ ehadin minhum mâte ebeden velâ tekum ‘alâ kabrih(i)(s) innehum keferû bi(A)llâhi verasûlihi vemâtû vehum fâsikûn(e)
Onlardan ölen hiçbirine asla namaz kılma ve kabrinin başında durma. Çünkü onlar Allah'ı ve Resulünü inkar ettiler ve fasık olarak öldüler.
Ve onlardan biri ölürse asla namazını kılma ve kabirinin başına gidip durma. Çünkü onlar Allah'ı ve Resulünü tanımadılar. Ve fasık olarak can verdiler.
Tevbe Suresi'nin 84. ayeti, münafıkların cenaze namazlarının kılınmaması ve kabirleri başında durulmaması gerektiğini emrederek, onların Allah'ı ve Resulü'nü inkâr etmeleri ve fasık olarak ölmeleri sebebiyle bu muamelenin haklı olduğunu vurgulamaktadır. Ayet, iman ve küfür arasındaki keskin ayrımı dilbilimsel olarak ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'salât' kelimesinin asıl anlamının 'ateşi tutuşturmak için kullanılan iki ağacın sürtünmesi' olduğunu belirtir, bu da 'dua' ve 'ibadet' anlamlarına evrilmiştir. Ayetteki 'tüsalli' fiili, ölü için yapılan özel bir dua ve ibadet olan cenaze namazını ifade eder ve münafıklar için bu ibadetin yasaklandığını gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'salât' kelimesinin Kur'an'da 'dua' ve 'rahmet dileme' anlamlarında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'tüsalli' fiili, münafıklar için rahmet ve mağfiret dileme anlamına gelen cenaze namazının kılınmaması emrini taşır, zira onların bu tür bir duaya layık olmadıkları vurgulanır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'kabir' kelimesinin 'ölünün gömüldüğü yer' anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki 'kabrihi' ifadesi, münafıkların mezarları başında durmanın, onlara saygı göstermenin veya onlar için dua etmenin yasaklandığını belirtir, bu da onların ahiretteki durumlarının ciddiyetini vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'kabir' kelimesinin 'ölünün defnedildiği yer' olduğunu ve bu yerin genellikle toprağın kazılmasıyla oluşturulduğunu belirtir. Ayetteki kullanım, münafıkların kabirleri başında dahi bir hürmet veya yakınlık gösterilmemesi gerektiğini ifade eder, bu da onların İslam toplumu dışındaki konumlarını pekiştirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'küfr' kelimesinin asıl anlamının 'örtmek' olduğunu ve bu anlamdan 'nimeti örtmek' yani 'nankörlük etmek' ve 'hakkı örtmek' yani 'inkâr etmek' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'keferû' fiili, münafıkların Allah'ı ve Resulü'nün hakikatini bilerek inkâr etmelerini, yani imanlarını gizleyip küfürlerini açığa vurmalarını ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'küfr' kavramının Kur'an'da 'Allah'ın varlığını ve birliğini, peygamberlerin getirdiği mesajı reddetme' anlamında merkezi bir kavram olduğunu vurgular. Ayetteki 'keferû' fiili, münafıkların Allah'a ve Resulü'ne karşı takındıkları bu temel inkârcı tutumu net bir şekilde ortaya koyar ve onların cenaze namazı ve kabir ziyareti yasağının temel gerekçesini oluşturur.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'fısk' kelimesinin 'bir şeyden dışarı çıkmak' anlamına geldiğini ve bu anlamdan 'Allah'ın emrinden çıkmak, itaatsizlik etmek' manasına evrildiğini belirtir. Ayetteki 'fâsikûn' kelimesi, münafıkların Allah'ın emirlerine uymayarak, iman dairesinden çıkarak günahkâr bir hayat sürdüklerini ve bu durum üzere öldüklerini ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'fâsık' kelimesinin 'Allah'ın hududunu aşan, günah işleyen' kişi anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki 'fâsikûn' ifadesi, münafıkların sadece inkâr etmekle kalmayıp, aynı zamanda Allah'ın koyduğu sınırları aşan, ahlaki ve dini açıdan yoldan çıkmış kişiler olarak öldüklerini vurgular, bu da onlara karşı uygulanan yasağın bir diğer gerekçesidir.
Tevbe Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Velâ tusalli alâ ehadin minhum mâte ebeden velâ tekum alâ kabrih(i) innehum keferû bi(A)llâhi verasûlihi vemâtû vehum fâsikûn(e) Onlardan ölen hiçbirine asla namaz kılma ve kabrinin başında durma. Çünkü onlar Allah’ı ve Resûlünü inkâr ettiler ve fasık olarak öldüler. (9/84)
Bu konu hakkında rivayet olunan hadise;
Buhari ve Müslim`in Abdullah bin Ömer (r.a.)`den rivayet ettiklerine göre Abdullah bin Übeyy ölünce oğlu Resulullah (a.s.)`a gelerek ondan, babasının kefenlenmesi için gömleğini vermesini istedi. Resulullah (a.s.) da gömleğini verdi. Sonra ona cenaze namazı kıldırmasını istedi. Resulullah (a.s.) namazını kıldırmak üzere kalktı. Hz. Ömer (r.a.) kalkıp Resulullah (a.s.)`ın elbisesinden tutarak: "Ey Resulullah (a.s.)! Allah seni münâfıklar için namaz kılmaktan nehyettiği halde sen onun için namaz kılacak mısın?" dedi. Resulullah (a.s.) da: "Allah beni muhayyer bıraktı ve: "Onlar için ister mağfiret dile ister dileme. Sen onlar için yetmiş kere mağfiret dilesen de Allah onları bağışlamayacaktır" diye buyurdu. Ben yetmişten fazla mağfiret dileyeceğim" diye buyurdu. Hz. Ömer (r.a.): "O münâfıktır" dedi. Resulullah (a.s.) yine de onun için cenaze namazı kıldırdı. Bunun üzerine Yüce Allah bu âyeti kerimesini indirdi. Resulullah (a.s.) da bundan sonra münâfıklar için cenaze namazı kıldırmayı bıraktı. Bu rivayet Hz. Ömer (r.a.), Enes bin Malik (r.a.), Cabir bin Abdullah (r.a.) ve daha başka sahabilerden de nakledilmiştir.[93]