Lâkini-rrasûlu velleżîne âmenû me'ahu câhedû bi-emvâlihim veenfusihim(c) veulâ-ike lehumu-lḣayrât(u)(s) veulâ-ike humu-lmuflihûn(e)
Fakat peygamber ve beraberindeki mü'minler, mallarıyla, canlarıyla cihat ettiler. Bütün hayırlar işte bunlarındır. İşte bunlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.
Fakat Peygamber ve onunla beraber olan müminler mallarıyla, canlarıyla cihad ettiler. İşte bütün hayırlar onlarındır. Murada erenler de işte onlardır.
Bu ayet, müminlerin ve Peygamber'in cihat ruhunu ve bu çabalarının getireceği hayırları ve kurtuluşu vurgulamaktadır. Anahtar kavramlar, iman, cihat, hayır ve felah gibi temel İslami değerleri dilbilimsel ve semantik açıdan derinlemesine incelemeyi gerektirmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'resul' kelimesinin 'risalet' kökünden geldiğini ve bir mesajı iletmekle görevli kişi anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'er-Resul', Hz. Muhammed'i ifade ederek, onun Allah'ın elçisi olma vasfını ve müminlerle birlikte cihat etme görevini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'resul'ün, kendisine şeriat verilen ve onu tebliğ etmekle emrolunan kişi olduğunu açıklar. Ayetteki kullanımı, Peygamber'in liderliğindeki mümin topluluğunun cihat eylemini meşrulaştırır ve ona ilahi bir boyut kazandırır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'iman'ın temelinde 'tasdik' ve 'emniyet' olduğunu belirtir. Ayette 'âmenû' fiili, Peygamber'in yanında yer alanların sadece lafzen değil, kalben de inanmış kişiler olduğunu ve bu imanın onları cihat etmeye sevk ettiğini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'iman' kavramının Kur'an'da sadece bir inanç beyanı olmadığını, aynı zamanda bir 'güven' ve 'teslimiyet' eylemi olduğunu vurgular. Ayetteki 'âmenû' ifadesi, müminlerin Peygamber'e ve Allah'a olan tam güvenlerini ve bu güvenin bir sonucu olarak cihat etme kararlılıklarını yansıtır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'cihat' kelimesinin 'cehd' kökünden geldiğini ve bir şeyi elde etmek için tüm gücü harcamak anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'câhedû' fiili, müminlerin mallarıyla ve canlarıyla gösterdikleri büyük çabayı ve fedakarlığı ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'cihat'ı düşmana karşı tüm gücü sarf etmek olarak tanımlar ve bunun üç kısma ayrıldığını söyler: düşmana karşı cihat, şeytana karşı cihat ve nefse karşı cihat. Ayetteki bağlam, özellikle düşmana karşı yapılan maddi ve manevi mücadeleyi vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'cihat'ın Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu, ancak bu ayette 'kıtal' (savaş) anlamıyla birlikte kullanıldığını ve müminlerin Allah yolunda gösterdikleri fiili mücadeleyi ifade ettiğini belirtir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'hayr' kelimesinin zıddının 'şerr' olduğunu ve her türlü iyi ve faydalı şeyi kapsadığını belirtir. Ayetteki 'el-hayrât', cihat eden müminlere vaat edilen dünyevi ve uhrevi tüm güzellikleri ve mükafatları ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'hayr'ın hem maddi hem de manevi faydaları içeren geniş bir kavram olduğunu açıklar. Ayetteki 'el-hayrât', özellikle ahiretteki cennet nimetleri ve Allah'ın rızası gibi en yüce iyilikleri işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'felah' kelimesinin 'şiddetli bir çaba sonrası elde edilen başarı ve kurtuluş' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'el-müflihûn', cihat eden müminlerin nihai olarak Allah katında kurtuluşa ereceklerini ve ebedi saadete ulaşacaklarını müjdeler.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'felah'ın dünya ve ahiret saadetini kapsayan geniş bir kavram olduğunu ifade eder. Ayetteki 'el-müflihûn' ifadesi, cihat edenlerin sadece dünyada değil, asıl olarak ahiretteki büyük kurtuluşu ve başarıyı elde edeceklerini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'felah' kavramının Kur'an'da 'kurtuluş' ve 'başarı' anlamında kullanıldığını ve genellikle Allah'ın rızasını kazanmakla ilişkilendirildiğini belirtir. Ayetteki 'el-müflihûn', cihat edenlerin Allah'ın vaat ettiği bu nihai kurtuluşa erişenler olduğunu açıkça ortaya koyar.
Tevbe Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Lâkini-rrasûlu vellezîne âmenû me’ahu câhedû bi-emvâlihim veenfusihim veulâ-ike lehumu-lhayrât(u) veulâ-ike humu-lmuflihûn(e) Fakat peygamber ve beraberindeki mü’minler, mallarıyla, canlarıyla cihat ettiler. Bütün hayırlar işte bunlarındır. İşte bunlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. (9/88)
Risalet ve Firaset ile olan inananlar malları ile cihad ettiler ne malı ne varlığı kaldı. Hakikat-i Muahmmedinin kırkta biri olan Hakk ile kaldılar.
Hayrat; halkın parasız yararlanması için yapılan çeşme, okul, han gibi yapılara verilen ad.
İşte benden sonra hayrat kalsın diye yapılan camii, okul, çeşme zâhiri hayrattır. Zaman ile binalar yıkılır. Çeşmeler kurur. Vakıf bırakılsa bu da uzun zaman içinde kalmaz… Osmanlıdan kaç tane günümüze vakıf ulaşmıştır.
Asl olan irfaniyet içinde yapılan mücahade ve oluşan müşahadeleleri, irfani ilmi sonraki nesillere ulaştırmaktır. İşte hakiki hayır-hayrat budur. Resülulah (s,a.v.) efendimiz ve ondan Hz. Ali k.v.c. ye intikal eden bu ilim-iraniyet Hz. Hasan Hüsamettin Uşşaki ve bu yolla Terzi Baba Necdet ARDIÇ uşşakiye ulaşmıştır. Nerede bu hakikat – irfaniyet varsa bunu aktarabilmek ebedi hayrattır. İşte bunlar başarıya ulaşıp felah ve necat bulanlardır.
أَعَدَّ اللّهُ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا ذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ {التوبة/89}
E’adda(A)llâhu lehum cennâtin tecrî min tahtihâ-l-enhâru ḣâlidîne fîhâ zâlike-lfevzu-l’azîm(u) Allah onlara, içinde ebedî kalacakları, içinden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük başarıdır.
Bu cennetler zât cennetleridir. Bu konu hakkında Rahman sûresinde;
Bahsi geçen “Hazerat-ı Hamse” (Beş Hazret) mertebesinde yaşayanlara ait gerçek Tevhid cennetleridir.
(55/46) عَيَاأوَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ جَنَّتَانِ
Ve limen hafe mekame rabbihî cennetani Rahman (55/46) ayetinde bahsedilen iki cennetten Birincisi: “Tevhid-i Ef’al”de yaşayan İbrahimiyet mertebesinin, “meşreb-i İbrahimiyet” velileridir.
“Tevhid-i Ef’al” hakikati üzeredirler.
Tevhid kelimeleri “la faile illallah”tır.
Bütün varlıkta “fail-i mutlak”ın Hak olduğunu yakıyn bilgisiyle bilirler ve yaşarlar.
Bu irfaniyetleri onlar için cennetlerini oluşturur.
İkincisi: “Tevhid-i Esma”da yaşayan Museviyet mertebesinin, “meşreb-i Museviyet” velileridir.
“Tenzih” hakikat-i üzeredirler.
Tevhid kelimeleri “la mevcüde illallah”tır.
Bütün varlıkta mevcut olanın sadece Hak olduğunu yakıyn bilgisiyle bilirler ve yaşarlar. Bu irfaniyetleri onlar için cennetlerim oluşturur.
(55/62) عَيَاعوَمِنْ دُونِهِمَا جَنَّ
ve min dunihima cennetani ve dunihima/onların (ikisi) dun/ berisi/gayrisinden, başkasından iki (2) cennet var “Bu ikisinden başka iki cennet daha vardır.
Burada yani Rahman (55/62) ayetinde belirtilen iki cennetten Birincisi: “Tevhid-i Sıfat”ta yaşayan İseviyet mertebesinin, “meşreb-i İseviyet” velileridir.
“Teşbih” hakikati üzeredirler.
Tevhid kelimeleri “la mevsüfe illallah”tır.
Bütün varlıkta mevcudun ve sıfatlarının Hakk’ın olduğunu ve kendilerinde de var olanın Hakk’ın sıfatları olduğunu yakıyn bilgisiyle bilirler ve yaşarlar. Bu irfaniyetleri onlar için cennetlerini oluşturur.
İkincisi ise: Cennetlerin en üstünü olan Zat cennetidir. “Tevhid i Zat”ta yaşayan Muhammediyet mertebesinin, “meşreb-i Muhammedi” velileridir.
“Tevhid-i Zat” hakikati üzeredirler.
Tevhid kelimeleri “la ma’bude illallah” ile “la ilahe illallah”tır.
Bütün varlıkta var olanın Hakk’ın Zatından başka bir şey olmadığını ve kendilerinde de var olan Hakk’ın Zatı olduğunu yakıyn bilgisiyle bilirler ve yaşarlar.
Bu zati irfaniyetleri onlar için cennetlerini oluşturur.
Bu iki cennetin bir diğer sakinleri de vardır ki; onlar da “İnsan-ı Kamil”lerdir.
Az yukarıda bahsedilen zatlardan farkları, bütün mertebeleri kendi bünyelerinde cem edip o hakikatlerle beşeriyet libasına bürünüp nas içerisinde “gizli hazine” olarak yaşamaları ve taliplilerini alıp kendi geçtikleri yollardan Hakk’a ulaştırmayı çalışmalarıdır.[95]
وَجَاء الْمُعَذِّرُونَ مِنَ الأَعْرَابِ لِيُؤْذَنَ لَهُمْ وَقَعَدَ الَّذِينَ كَذَبُواْ اللّهَ وَرَسُولَهُ سَيُصِيبُ الَّذِينَ كَفَرُواْ مِنْهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ {التوبة/90}
Vecâe-lmu’azzirûne mine-l-a’râbi liyu/zene lehum veka’ade-llezîne kezebû(A)llâhe verasûleh(u) seyusîbu-llezîne keferû minhum azâbun elîm(un)[96]