İçeriğe atla
Leyl 21Cüz 30 · Sayfa 596

Leyl Sûresi 21. Âyet

الليل

Sohbete sor

Ve lesevfe yerdâ

Elbette kendisi de hoşnut olacaktır.

Beled, Şems, Leyl, Duhâ ve İnşirâh Sûreleri

Terzibaba - Necdet Ardıç

Yakında dan, murat evvelâ dünya da yakın bir zamanda, diğeride hemen yakınımızda olan ölüm tadışından sonradır. Buradaki rızası kendi varlığında bulduğu cem’iyyet-i esma ve sıfatların kendine ait olmadığını ve Hakk’a ait olduğunu anladığında, ve bunları kendi varlığında bilinçle kullanmaya başlayacağından, bu sebep ile de kendi fenâsından Hakk’ın bakasına yönelmiş olduğundan bu halde kendisine bir mutmeinnilik geleceğinden bu hali işaretle yakında “rıza makamı-razı olacaktır” diye ifade edilmektedir.


Leyl Sûre-i şerifindeki kısa yolculuğumuz böylece sona ermiş oldu, bundan sonra yolumuza 93 – DUHÂ Sûresi ile devam edelim İnşeallah.


93 – DUHÂ Sûresi

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

Sûrenin tamamı Mekke-i Mükerreme'de, vahy bir süre kesildikten sonra nâzil olmuştur.

Âyetlerinin adedi, on birdir.

Vahyin kesilme süresi:

İbn Cüreyc'e göre 12 gün, İbn Abbas'a göre 15 gün, Bâzısına göre 25 gün, Mukâtil’e göre 40 gündür.

Daha önce Kureyş müşrikleri içlerinden seçtikleri beş kişiyi "Muhammed'i kitaplarında bulup bulmadıkları ve niteliklerini bilip bilmedikle­rini" sormak üzere Medîne-i Münevvere'deki Yahûdilere göndermişlerdi. Bu beş kişi Medîne-i Münevvere'ye gelip önce hristiyanlara sordular. Onlar da böyle bir peygamber tanımadıklarını söylediler. Yahûdiler ise: "Evet. biz kitabımızda onu buluyoruz ve bu zaman da onun gelmesi zamanıdır. Biz, Yemâme'nin Rahmânı'na (Yalancı Müseylimeyi kastediyorlar) o gelmesi beklenen pey­gamberin bilebileceği üç hasleti sorduk, bilemedi. Bu üç şeyi Muhammed'e so­run. Eğer ikisine cevap verir, birine cevap vermez ise bilin ki o beklenen peygamberdir, ona tâbi olun. Ona "Ashâb-ı kehf olan

gençleri, Zülkarneyn'i ve rûhu" sorun." dedi­ler.  O beş kişi Mekke-i Mükerreme'ye dönüp geldiler ve Hz. Peygamber (s.a.v)'e Yahûdilerden öğrendikleri üç şeyi sordular. Efendimiz (s.a.v), onlara nasıl cevap vereceğini bilemedi, daha sonra cevap vereceğini söyledi ve fakat "İnşaallah" demedi. Bir rivâyete göre 40 gün, başka bir rivâyete göre 15 (veyâ 12) gün vahy gelmedi ve bu durum Hz. Peygamber (s.a.v)'e çok zor ve ağır geldi. Müşrikler: 

"Muhammed'in Rabbı onu terketti," bile dediler.

Nihâyet Cibrîl gelince Hz. Peygamber (s.a.v): 
"Ey Cibrîl o kadar geciktin ki senin hakkında sû-i zanda bu­lundum ve aynı zamanda seni özledim." dedi.

Cibrîl: "Ben seni senden daha çok özledim. Fakat ben görevli bir memurum, gönderildiğimde inerim, gönderilmediğimde gelemem." dedi ve Allah Tealâ: 
"Biz ancak Rabbının emri ile ineriz." (Meryem, 19/64 âyet-i kerîmesini; 

"Hiçbir şey hakkında "Ben bunu herhalde yarın yapıcıyım, deme." (Kehf, 18/23) âyet-i kerîmesini ve bu Duhâ Sûresini indirdi. (E.H.Y.H.D.K.D.)


Bizler bu durumda kendimize şöyle bir pay çıkarabiliriz; yaptığımız bâzı hatalar ve gafletimiz sebebiyle ilhamlarımız kesilebilir, işte Cenâb-ı Hakk burada “sakın üzülmeyin Rabbiniz sizi unutup terketmez, belirli bir kesinti olsa dahi siz yolunuza devâm edin, yolunuz da ufkunuz da açıktır” demektedir.


Şimdi bu Sûre-i Şerifin de sayı değerlerine küçük bir göz atalım. (Duha) (ض حى) (ضdat-800) (لا ha-8) ( ye-10) toplam, (800+8+10=818) Âyet sayısı (11) dir. Sûre numarası (93) tür. Cüz (30) dur. Nüzül sayısı (11) dir. Bu sayı değerlerinden sizde yukarıdaki değerlere kıyasla bir çok sayı değerleri üretebilirsiniz. Böyle bir başlangıçtan sonra Âyet-i Kerîmeler ile yolumuza devam edelim.


وَالضُّحَىٰ ﴿١﴾

(Ved duhâ.)

(93/1) “Duhâ (kuşluk) vaktine andolsun.”


Hakîkat-i İlâhiyye’nin gündüzün aydınlığı gibi sende açıldığı vakte andolsun.

Ayrıca yukarıda, ŞEMS Sûresi’nde de belirtildiği gibi.

Ve Duha-kuşluk, Rûh güneşinin Fenâ fillâh gecesi-leylinden çıkıp baka billâh gündüzüne doğru yol almaya başladığı eşyanın tamamen ortaya çıktığı ve gölgesini önüne kattığı zamana ve bunun karşılığı olan İnsanda ki yaşam seyrine andolsun ki tecelli İlâhiyyenin mazharıdırlar. İşte bu yüzden biri fenâfillâh diğeri bakâ billâh olmak üzere iki rek’at namaz kılınması ısrarla tavsiye edilmiştir. İşte o yüzden bu hakikati anlayabilenler için. Kıldıkları iki rekât namazın bir diğer ifadesi, “doğduğu gibi günahsız olur,” diğer taraftan kuşluk namazının “kabul olmuş bir hacc ve umreye bedeldir”, buyurulmuştur. Çünkü bu hali idrak etmek zâten Zâti, bir Hacc ve umredir.


والليل إذا سحى

(Vel leyli izâ secâ.)

(93/2) “Ve sükûnet vaktinde geceye (andolsun) ki.”


Gece fenâfillah yâni Îseviyyet mertebesi, gündüz ise bâkâbillah yâni Muhammediyyet mertebesidir. Cenâb-ı Hakk “habîblik ve rûh’ul-Kuds mertebelerine yemin olsun ki“ demektedir.


Ayrıca gene yukarıda, ŞEMS Sûresi’nde de belirtildiği gibi.


Yaşanan zamanda, seyrinde değişken, ancak vaktinde sabit olan bir tecelli ve hakikat vardır, bu ise bünyesinde hem gündüzü hem de geceyi birleştirir, yani gece ile gündüzün birleştiği gezegen çizgi noktadır ve hep aynı şekilde dönen dünya üstünde hep aynı halde bulunur ve gece ile gündüzün birleştiği noktadır ve hep yer değiştirmektedir. İşte devamlı geçen-gezen nokta bulundu-ğu yerden geçtikten sonra durağan olan o nokta batı da o andan itibaren durağan olan noktada akşam ve daha sonra da gece oluşumları başlıyor daha sonra da tamamen geceye girilmiş olmaktadır. İşte böylece gezegen olan gece ve gündüzün bitişik olduğu o nokta yanlara doğru uzayınca çizgi, yoluna devam ettikçe veya dünya döndükçe yerini yeni yerlere bırakarak hiç durmadan yoluna devam etmektedir.

Doğuya geldiğinde dönüş devam ederken arkasında kalan olguya eşyayı aydınlattığı ve ortalık görünür hale geldiği için gündüz, akşama doğru güneş batmaya doğru gittiğinde arkada kalan hâle de bu defa gece denmektedir. Eğer dünyanın dönmesini sadece aklımızda bir müddet durdurmuş olsak göreceğimiz manzara o nokta-çizginin belirlendiği, gece ile gündüzün tam ortasının hep aynı yerde durduğunu fikren düşüncede görmüş oluruz.

İşte o nokta-çizgi gece ve gündüzün kaynaklandığı sıfır nokta hiçbir hükmün geçerli olmadığı ortak halleridir. Üzerinde gündüz hali yoktur ki, gündüz hükümleri geçerli olsun. Gece hükmü daha henüz oluşmamıştır ki, gece hükümlerine tabi olsun.

İşte bu yüzden de bu noktaların oluştuğu sahalarda ibadet yapılması “mekruh” sayılmıştır çünkü o süre ne gece ne gündüzdür. Ancak o noktadan sonra doğu tarafında olan hale gündüz, daha sonra dönüşüm itibari ile batıda oluşan halede gece denmektedir. (Vel leyli izâ yagşâhâ.) İşte bu şekilde gezegenlerin dönerek oluşturduğu “leyl” gecenin, gündüzü “gaşy” kapladığı-sardığı ân’a bu muhteşem oluşumdan dolayı yemin edilmiştir.

Ayrıca bir bakıma geceden kasıt İlmi İlâhiyyede bâtında kalan esmâ-i İlâhiyeyenin zuhura çıkmamış bâtın halleridir. Bunlar bütün varlığı içten sarmış “gaşy” etmişler ve eşyanın hakikatleridirler. Yeminin biride bunlaradır.

Bütün bunları kendi vücût mülkünde idrak eden sâlik-i, esmâ-i İlâhiyyenin “fenâfillâh” mertebesinden “gaşy” kaplaması-sarmasıdır.


مَا وَدَّعَكَ رَبُّكَ وَمَا قَلَىٰ

(Mâ veddeake rabbuke ve mâ kalâ.)

(93/3) “Rabb’in seni terketmedi ve darılmadı.”


Yâni senin ile olan işini bitirmedi.

Çünkü bu işin bitmesi âlemler durduğu sürece mümkün değildir. Bütün zâhir ve bâtın tecelliler evvelâ ona “hakikat-i Muhammediyye ye” gelmekte oradanda âlemlere dağılmaktadır. Ancak burada bahsedilen hususi hal, çok özel olarak başlayan Zât-î kelâm tecellisinin bir miktar gecikmesiydi. Yoksa iradi, fıtri, ve asli olan kudret tecellileri

zâten devam ediyor idi.


وَلَلْآخِرَةُ خَيْرٌ لَّكَ مِنَ الْأُولَىٰ

(Ve lel âhıretu hayrun leke minel ûlâ.)

(93/4) “Ve âhiret, mutlaka senin için, evvelkinden (dünyâ hayatından) daha hayırlıdır.”


Bu nedenle dünyâda olabilecek ufak tefek hadiselere bakarak çok fazla üzülmemek gereklidir.

Not: Efendim affınıza sığınarak aktarmaları yazarken aklıma gelen bir yorumu belirtmek istedim “Seyri sülûk yolunda bir sonraki dersten “acaba başarabilir miyim” vb. gibi sebeplerden dolayı çekinenler için “bir sonraki ders senin için bir önceki dersten hayırlıdır.” Denebilirmi? T.K. Evet denebilir. T.B.


وَلَسَوْفَ يُعْطِيكَ رَبُّكَ فَتَرْضَىٰ

(Ve le sevfe yu’tîke rabbuke fe terdâ.)

(93/5) “Ve mutlaka Rabb’in yakında sana verecek, böylece sen râzı olacaksın.”


Bir grup ehli Beyt muhabbeti ağır basan âlimler Kûr’ân-ı Kerîm’de bu Âyet-i kerîmeyi en büyük lütuf Âyet-i olarak kabul etmişlerdir.

Kim hangi yerde ve mertebede ise işte bu Âyet-i kerîme ile o mertebenin bir ileriki mertebesinin ona verileceği müjdelenmektedir. Bu âyeti kerîmeyi okuyan bir kişinin hayatında ümitsiz olması mümkün değildir.

Her mertebe itibarıyla bu âyet-i kerîmenin hakîkatinin

yaşandıktan sonra “radiyallâhu anhum ve radû anh” yâni “Allah onlardan râzı olmuş, onlar da Allah’tan râzı olmuşlardır” (Mâide, 5/119) Âyet-i Kerîmesi tahakkuk etmektedir. Çünkü Hakk’a giden yolda tek mertebe yoktur ki bu rızâlık tek sefer olarak meydana gelsin, kişinin ömrünün sonuna kadar râzılık mertebesi devâm etmektedir.


أَلَمْ يَجِدْكَ يَتِيمًا فَآوَى

(E lem yecidke yetîmen fe âvâ.)

(93/6) “Seni yetîm bulmadı mı? Sonra barındırmadı mı?”


Daha önceki hallerinde o kadar lütûflarda bulunan Rabb’inin şimdi sana neden darıldığını zannediyorsun ve ümitsizliğe düşüyorsun!

Efendimiz (s.a.v)’in anne ve babası neden o daha küçük yaşta iken vefat ettiler Cenâb-ı Hakk âlemlerin sultânı olan Efendimiz (s.a.v)’in anne ve babasını yaşatamaz mıydı? İstese, yaşatırdı tabî ki ancak Efendimiz (s.a.v) o zaman bu eğitimi alamazdı. Efendimiz (s.a.v)’in eğiticisi Hz.Allah (c.c)’ın ta kendisidir.

Gerçekten seyri sülûk yolunda olan bir dervişte anne babası olsa dahi aynı şekilde yetîm hükmündedir. Madde bedenin anne babasıdır o görünenler, dervişin rûhu ise yetîmdir, onu o yetimlikten kurtaracak olan ise baba hükmünde olan aklı küllden gelen tecellîlerdir.

Fizîki ana ve babaya dînimizin kuralları çerçevesinde verilmesi gereken bütün önemler verilecektir orası ayrı bir hâdisedir ancak kişi ruhâni olarak yetîm olduğunu idrâk etmediği sürece Hakk yolunda ilerleyemez ve bunu sağlayan tek sistemde seyri sülûktur.

Yukarıda “Beled Sûresi 15” yetimlikten basedilmişti.

********** 62

وَوَجَدَكَ ضَالًّا فَهَدَى

(Ve vecedeke dâllen fe hedâ.)

(93/7) “Ve seni dalâlette buldu sonra hidâyete erdirdi.”


“Dalâlet” bizim beşeri olarak anladığımız ma’nâda inkâr yönlü olmayıp, “sana bildirdiğimiz bu hakîkatları sen daha evvelce bilmiyor idin ve biz bunları sonra sana açmadık mı ve Hâdi ismini sende zuhura çıkarmadık mı?” anlamındadır.

Hâdi isminin en kemâlli olarak açığa çıktığı yer Hazreti Resûlulllah’tır. Ve Efendimiz (s.a.v)in soyundan gelecek olan Mehdi a.s ile bu süreç yâni hidâyet sistemi tamamlanmış olacaktır. Batıdan da Îsâ a.s’ın gelmesiyle mertebe-i Îsevîyyet ile mertebe-i Mehdîyyet birleştiğinde yeryüzünde büyük bir inkılâb olacak ve bu şekilde bir müddet yaşayanacak olan dönemden sonra kıyâmet halleri oluşacaktır.

Herbirerlerimiz kendimizde bulunan Hâdi ismini ne kadar zuhura çıkarırsak Hazret-i Rasûlullâh’ın hidâyetine o nispette ulaşmış olmaktayız.


ووجدك عائلا فأغنى

(Ve vecedeke âilen fe agnâ.)

(93/8) “Ve seni yoksul bulup zenginleştirmedi mi?”


Burada belirtilen yoksulluktan kasıt fakr hâlidir. Bütün insanların en fakr halinde yaşayanı Efendimiz (s.a.v)’dir. Fakirlik ayrı bir şeydir fakr ayrı bir şeydir. Efendimiz (s.a.v) “Fakr ile iftihar ederim” buyurmaktadır oysa bütün âlemler kendisi için halkedilen birinde fakirlik denilen bir şey olabilir

mi.? Fakr öyle büyük bir mertebedir ki iki âleminde üzerine çıkarak a’mâiyyet mertebesine geçmektedir yâni kimlikler ortadan kalkmakta hakîkatlerine dönüşmektedir.

Bir hadisi şerifte belirtildiği üzere “Fakr tamam olunca o Allah’tır” buyurulmuştur. Fakr nefsâniyetinden sonuna kadar soyunmuş olup nefsinden fakr olan demektir, para, mal, mülk fakiri demek değildir. Bu haldeki kişi ne kadar ararsa arasın kendi nefsine, benliğine ait bir şey bulamaz. Kişi nefsâniyetinden çıkıp kendisinde kendine ait bir varlık kalmaz ancak orada mevcût bir varlık bulunmaktadır işte o varlık Hakk’ın varlığından başka bir şey değildir.

Zenginliği de aynı şekilde beşeri anlamda mal, mülk zengini zannediyoruz oysa bu zenginlik rûh zenginliğidir. Daha önce sâdece kendine ait esmâ-i ilâhîyyeleri kullanabiliyor iken daha sonra Allah’ın bütün isimleri ile zenginleşti. Bu zenginliği bulunmayan bir varlık bütün âlemlere nasıl rahmet edebilir, demek ki Efendimiz (s.a.v) bütün âlemlerden zengin ki âlemlere ikrâm edebiliyor.

“İttikâ malı elden çıkarmak değil, gönülden çıkarmaktır” sözünde olduğu gibi, bize de lâzım olan elimizdeki malı mülkü elden çıkararak fakirlik üzere yaşamak değil, gönüldeki muhabbetini oradan çıkararak yük olarak taşımamaktır. Su üzerinde giden bir tekne, suyu kendi ilerlemesi için kullanırken oluşacak küçük bir delik ile içine su dolduğunda o su onu batırmaktadır. Aynı şekilde bizim tekne hükmünde olan bedenlerimize açılan bir delikten girecek olan nefis suları orasını istilâ eder ve o tekneyi batırır, bu delikler olmadığı sürece onun üzerinde yüzülerek Hakk’a seyerân edilmektedir.


فَأَمَّا الْيَتِيمَ فَلَا تَقْهَرْ

(Fe emmel yetîme fe lâ takher.)

(93/9) “Fakat bundan sonra yetimi kahretme.”

********** 64

Üzerinde yetimlik hali bulunan, nefis perdeleriyle perdelenmiş, beşeriyet elbisesi ile örtülmüş, gaflet haliyle dünya ya dalmış, bu yüzden ümitsiz kalbi kırık insanları da azarlama, onlara yardımcı olmaya çalış.


وَأَمَّا السَّائِلَ فَلَا تَنْهَرْ

(Ve emmes sâile fe lâ tenher.)

(93/10) “Ve ammâ sâili (bir şey isteyeni) bundan sonra azarlama.”


Sâil, sual edici, tahsil, eğitim isteyen ma’nâsınadır. Hakk yolunda bu şekilde istekte bulunanları geri çevirmeyin hitabı vardır.


وَأَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ

(Ve emmâ bi ni’meti rabbike fe haddis.)

(93/11) “Ve fakat, Rabb’inin ni'metlerini artık anlat.”


Bıkmadan, yorulmadan Rabbinin bu yüce ni’metlerini aşikâr et, bilmeyenlere de söyle.

Ne zaman ki bizler yakîn ilmiyle bu konuları anlamaya başlayacağız işte ondan sonra güzel bir müslüman ve güzel bir irfan ehli olma yolunda inşallah yolumuz açılacaktır.


DUHÂ Sûre-i şerifindeki kısa yolculuğumuz böylece sona ermiş oldu, bundan sonra yolumuza 94–İNŞİRÂH Sûresi ile devam edelim İnşeallah.

94 İNŞİRÂH Sûresi

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

94-el-İNŞİRÂH : "İnşirâh" açılmak, genişlemek, sevinmek manâlarına gelir. Duhâ sûresinden sonra Mekke'de inmiştir. 8 (sekiz) âyettir. Bu sûrede Peygamberimizin, çocukluğunda risalete hazırlamak üzere kalbinin açılıp arıtılmasından söz edilmektedir. Ayrıca, onun getirdiği dindeki kolaylıklara dikkat çekilerek Allah'a şükretmeye teşvik edilmektedir. (E.H.Y.H.D.K.D.)


Sûre-i Şerif’in, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.

(94) Sıra numarası.

(30) Cüz.

(12) Nüzül sıra numarası.

(8) Âyet, toplarsak.

(94+30+12+8=144) tür.

(انشراح-İnşirah) Kelimesinin harf, sayı değerlerine bakalım.

(ا Elif-1-13) (ن Nun-50) (ش Şın-300) (ر Rı-200) (ا Elif-1-13) (ح Ha-8) dir. Toplarsak.

(1+50+300+200+1+8=560) tır.

(9+4=13) Görüldüğü gibi birçok sayısal değerler içinde bulunmaktadır. Yukarılarda da belirtildi, fazla teferruata girmeden bir de harf ma’nâlarına kısaca göz atalım.

(انشراح-İnşirah) Kelimesinde “Elif-” Ulûhiyyete “Nûn-Nûr-u Muhammediyye ye” “şın-müşahedeye” Rı-Rahmâniyyet ve Rububiyyete” “Elif-İnsân-ı Kâmile” Ha-hayata” işaret etmektedir. Hâl böyle olunca oluşan ma’nâ.

(انشراح-İnşirah) Ulûhiyyet mertebesinden doğan Nûr-u Muhammediyye Rahmâniyyet ve Rububiyyete intikâl edince İnsân-ı Kâmil mertebesinden gerçek bir “hayat-inşirah” açılımı ile müşahede edilmesidir.


Kûr’ân-ı Kerîm’in nâzil olması demek içindeki mânânın bir mertebeden bir mertebeye hafifletilerek indirilmesi demektir yoksa örneğin arşı âlâ’dan dünyâ semâsına indirilmesi demek değildir, bu ifâdeler de geçerlidir ancak izâfidir.

Kûr’ân-ı Kerîm bu şekilde hafifletilerek inmiş olmasa idi özünü ve aslını hiçbir varlığın anlaması mümkün olmayacaktı. Zât mertebesinden sıfât mertebesine oradan esmâ mertebesine ve oradan ef’âl mertebesine, Arabça’ya indirildi ve Cenâb-ı Hakk (c.c) bütün mertebelerdeki mânâları açık ve kapalı olarak Arabça harflerin üzerlerine yükledi.

Arabça’dan diğer dillere yapılan tercümelerde bu mânâlar yapılan tercüme üzerine ne yazık ki yüklenememektedir. Kûr’ân-ı Kerîm’i okuduğumuzda lezzet alamayışımız ve onun derinliklerine dalamayışımız hep lisan perdesi yüzünden olmaktadır. Genel ifâdeleri ile Yüzde on gibi bir mânâsı ancak açığa çıkabilmektedir. Çünkü bu tercümeler aklı cüz’ sınırları içerisinde ve daha ziyâde tenzih mertebesi yani ötelerde olan bir Allah düşüncesi üzerine ağırlıklı olmaktadır.

Bizler çok çalışmak suretiyle “Arabça” kelimesinin başında olan ve bireysel nefsaniyetimizi ifâde eden “ayn-yani A” harfini kaldırabilirsek Kûr’ân-ı Kerîm’in “Rab”çasını okumuş oluruz ve bu hakîkat tahakkuk etmedikçe Kûr’ân-ı Kerîm’i gerçek mânâsı ile anlamak mümkün değildir.

Diğer bir yönden ise elimizde bulunan Kûr’ân-ı Kerîm değişmemiş ve aslı üzere olduğundan mânâ olarak belki tam olarak anlayamasak dahi bütün okuduklarımız rûhumuzda kayda geçmektedir, Kûr’ân-ı Kerîm ile rûhumuz iki kardeş olduklarından ve aynı kaynaktan geldikleri için birbirini anlayabilmektedirler.

Sayı değerleri yönünden bakarsak, 94. sûre olması yani (9+4=13) ile görülüyor ki Sûre-i Şerif hem sayı olarak hem de kelâm ve mânâsıyla Efendimiz (s.a.v) ve onun şahsında herbirerlerimize hitâp etmektedir.


أَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ

(E lem neşrah leke sadrek.)

(94/1) Senin göğsünü yarıp genişletmedik mi?”


Cenâb-ı Hakk (c.c) bu Âyet-i Kerime’ye istifham Elif’i ile başlıyor. Cenâb-ı Hakk (c.c) ben bu işi yaptım diyor ve bizim de bundan haberimiz yok ise o zaman vay halimize çünkü bizler bu dünyâya bunlardan haberdar olmak için geliyoruz.

Mûsâ (a.s) ulûl-Azm bir peygamber olarak Firavun’un karşısına giderken Cenâb-ı Hakk (c.c)’tan “Rabbişrah li sadri” yani “Rabbim göğsümü genişlet” isteğinde bulundu. Buna karşılık Cenâb-ı Hakk (c.c) bu Âyet-i Kerime de ümmeti Muhammed’e o kadar büyük lütûfta bulunuyor ki ümmeti Muhammed’e verdiği büyük değeri gösteriyor.

Cenâb-ı Hakk (c.c) ümmeti Muhammed’e hitâben “ben

zâten sizi hakîkatlerimi alayacak kapasitede halkettim” buyuruyor.

Ancak bizler bu kapasiteyi dünyâ muhabbetiyle doldurduğumuzdan dolayı Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın hakîkatlerine yer kalmıyorsa bundan sorumluyuzdur.

Mânâ olarak bu kadar geniş olan rûhaniyetimiz madde beden oluşumu ile biraz kısıtlanmıştır, okuduğumuzu anlayamamamızın sebebi de budur. İçimizde oluşan sıkıntıların sebebi dahi hep buradan kaynaklanmaktadır.

Efendimiz (s.a.v)’in yaşamı süresince mübârek kalpleri dört defa ameliyat edildi ki maddesel oluşumlar ile daralan kalbimizin yine aynı şekilde fiziki açılımlar ile genişletilebi-leceğinin göstergesidir.

Birinci ameliyat, çocuk iken dört yaşında melâikeyi kirâm tarafından yapıldı ve vücudunda bulunan pis kanı temizlendi, İkinci ameliyat, on yaş civarında, Üçüncü ameliyat, Hira dağından ilk vahiy gelmezden hemen evvel, Dördüncü ameliyat ise mi’rac’a çıkacağı gece yapıldı.

Buradan anlaşılacak olan ameliyat ifâdesi her birerlerimizin cerrahlara giderek göğsümüzü yardırması anlamında olan bir ifâde değildir. Gerçi bu ifâdeler daha o günlerden günümüzdeki kalp cerrahisinin ilmini de göstermektedir ancak bizlere lâzım olan bâtıni olarak ifâdesidir ki o da şöyledir;

  1. ameliyat ef’âl mertebesini anlama yolunda,
  2. ameliyat esmâ mertebesini anlama yolunda,
  3. ameliyat sıfât mertebesini anlama yolunda,
  4. ameliyat zât mertebesini anlama yolunda, olmaktadır.

Bu belirtilen ameliyatlar olmadıkça Allah (c.c)’ı tanımak ve ilmini idrâk etmek mümkün değildir. Sûri olarak İslâm dinini sadece fıkıh ilmi ile sınırlı bir saha içerisinde yaşarız.

Hakk yolunda yapılacak “göğsün yarılmasının” ilk önce bıçağı kelime-i tevhid’dir, daha sonraki ilacı “Hakk sohbetleri”dir. Kelime-i tevhid ile başlayan zikirler vücutta oluşan gazları izale etmektedir. Yediğimiz yemeklerdeki özelliklerin kana karışması nefsi emmarenin en büyük kaynağıdır ki kişi bunlardan dolayı nefsi arzular ve onun istikâmetinde hareket etmeye başlar. Sadece duygular ile hareket etmeye başlayan madde beden şuurunu Allah’ın istediği istikâmette kullanamamaya başlar ki bu madde bedeni idare eden akıl ise ancak kendi hakîkatini idrâk ettikten sonra gerçek mânâda akıl olmaktadır. Zikir ile incelen kan beyin kapasitemizi genişleterek düşünce haddimizi arttırmaktadır. Zikir yapanlarda fiziki olarak kalp hastalıkları da çok görülmez çünkü akışkanlık kalp civarındaki yağlanmayı da önler. Sinir sistemini de düzene sokan bu çalışmaların ne kadar büyük faydaları olduğu görülmektedir.

Daha evvelce kişi kendi nefs-i varlığında Hakk’tan gafil darlıkta ve sıkıntı içindedir, daha sonraları aldığı eğitim ve çalışmaları ile fenâfillâh’dan baka billâh’a geçip Hakk’ani bir elbise ile halkın arsına gönderilmesi ve İlâh-î hakikatleri Hakk’ani aklı ile idrak etmesi onun İnşirahıdır.

“Senin göğsünü yarıp genişletmedik mi?” Bu kabiliyyeti zâten daha baştan sana vermedikmi? O halde çalış ve bu hakikat-i idrak et.


وَوَضَعْنَا عَنكَ وِزْرَكَ

(Ve vedagnâ anke vizrek.)

(94/2) “Ve senden yükünü kaldırmadık mı?”


Bizim sırtımızdaki en büyük yük, sürekli olarak talepte bulunan nefsi isteklerin yükü ve benlik yüküdür. Herbirerlerimizde bulunan bu yükleri nasıl sırtımızdan atacağımızın yolunu Cenâb-ı Hakk (c.c) bize bildirmiştir. Bunları dikkâte alarak bu yükleri sırtımızdan atmalıyız.

Bizden önceki ümmetler kişinin bireysel varlığının nereye dayandığını ve nasıl bir varlık olduğunu, üzerinde hangi yükleri taşıdığını bilmiyorlar idi. Cenâb-ı Hakk (c.c) ümmeti Muhammed’e habîbinin yüzü suyu hürmetine bunları bildirmiştir. Beşeriyetin giderilerek yerine hakîkatinin konulması ile orada Hakk’tan başka bir şey kalmamakta ve bu şekilde bu yük bizlerden kalkmış olmaktadır. Bundan sonra üzerimize kalan marifetullah yükü ile çok büyük şeref olarak Kûr’ân’ın hammalığını, taşıyıcılığını yapmaya başlamaktayız.

İnsan-ı Cenâb-ı Hakk (c.c) Kûr’ân’ı taşıyıcı olarak halketmiştir ve bu belirtilen marifetullah bilgisini taşıyan kimseler için Kûr’ân-ı Kerîm’in tamamını ezbere bilme gerekliliği yoktur, Kûr’ân-ı Kerîm’in mânâsını bilmesi onun gerçek taşıyıcısı olmasını sağlamaktadır.


الَّذِي أَنْقَضَ ظَهْرَكَ

(Ellezî enkada zahrek.)

(94/3) “Ki o (yük) senin sırtını bükmüştü.”


Kişinin sırtında ki yük başlangıçta kendini var zannettiği beşeriyyet yüküdür daha sonra eğitimini sürdürdüğünde kendisinde meydana gelen fenâfillâh halinde ki, emir ve nehiy hükümlerini kime bağlıyacağı ağırlığıdır. Çünkü halkı göremez ki, emir ve nehiyleri uygulama yeri görsün. Daha sonra kendisine Hakk’ani bir elbise verilip fenâfillâh’dan baka billâh’a geçtiğinde gene kendisine hakikat-i itibari ile halkıyyet-i meydana geldiğinde bu belirsizlik yükü sırtından

gitmiş olur. Onun yerine bu sefer görev bilinci gelmiş olur.


وَرَفَعْنَا لَكَ ذِكْرَكَ ٤٤

(Ve refa’nâ leke zikrek.)

(94/4) “Ve senin zikrini yükseltmedik mi?”


Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın zâti tecellisi bizlerde olduğu için zikrimizi yükseltti ancak bunun tahakkuku için yukarıda belirtilen oluşumlar yani gönlün temizlenmesi, sırtındaki nefs yükünün atılması gereklidir.

“Hakikat-i Muhammed-î” olarak bütün âlemlerde, “Muhammedürrasûlüllah” diyerek cem den sonra fark âleminde de zikrini yükseltmedik mi?”


فَإِنْ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا

(Fe inne maal usri yusra.)

(94/5) “O halde, muhakkak ki zorluk ve kolaylık beraberdir.”


Bu belirttiğimiz işler de sadece okumak ile yeterli olacak kadar kolay işlerde değildir, bunların tahakkuku için çok çalışmak gereklidir. Aslında zorluk, dışarıdan kolay görülmekle birlikte kişinin kendi nefs karanlığında yaşaması zordur. Bu halini Nûr aydınlığına çevirebilmesi biraz zor görünüyor ise de aslında o zorluğun içindeki kolaylıktır.


إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا

(İnne maal usri yusren.)

(94/6) “Muhakkak ki zorluk ve kolaylık beraberdir.”


Cenâb-ı Hakk (c.c) iki defa aynı Âyet-i Kerime ile şuna dikkât çekmek istiyor, “Ey kulum zorlandığın zaman dikkât et onun yanında muhakkak bir kolaylık gelmiştir, yeter ki sen sabret ve yoluna devam et!”


فَإِذَا فَرَغْتَ فَانصَبْ

(Fe izâ feragte fensab.)

(94/7) “Öyleyse boş kaldığın zaman hemen intisap et.”


Efendimiz (s.a.v)e ve onun şahsında herbirerlerimize hitâben Cenâb-ı Hakk (c.c), “elindeki işin ile çok fazla ve gereksiz yere oyalanarak vaktini geçirme” ikazını da yapmaktadır.


وَإِلَى رَبِّكَ فَارْغَبْ

(Ve ilâ rabbike fergab.)

(94/8) “Ve öyleyse Rabbine rağbet et.”


Rağbet ettiğin dünyâ işlerinden uzaklaş ve tek rağbet edilecek olan Rabbine rağbet et, onunla meşgûl ol! Ayrıca rağbetin, halkı Hakk’a davet olsun, ve senin rağbetin Hakk’ın Zâtına olsun.


İNŞİRÂH Sûre-i şerifindeki kısa yolculuğumuz böylece sona ermiş oldu, bundan sonra yolumuza 95–Tîn Sûresi ile devam edelim İnşeallah.

95- TÎN Sûresi

بسم الله الرحمن الرحيم

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

95-et-TÎN : "Tîn", dağ adı veya incir demektir. Bürûc sûresinden sonra Mekke'de inmiştir, 8 (sekiz) Âyettir.

(E.H.Y.H.D.K.D.) Şimdi bu Sûre-i Şerifin de sayı değerlerine küçük bir göz atalım.

(تن-Tîn) (ت te-400) (ن nun-50) toplarsak (400+50=450) eder. Sûre sayısı, (95) Âyet sayısı (8) nüzül sırası (28) dir. Bunların içinde de birçok sayı ma’nâ değerleri vardır dileyenler bunları üretebilirler biz sadece hatırlatmak ile yetinelim.


وَالتِّينِ وَالزَّيْتُونِ

(Vet tîni vez zeytûni. )

(95/1) “İncire ve zeytine andolsun.”


Bütün âlemleri halketmiş olan Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın küçük bir incir ve zeytin ile ne işi olabilir ki üstelik onların üzerine yemin ederek hitapta bulunuyor, incir ve zeytinin Rabblarına yemin etmeleri gerekirken Rabbları onların üzerine yemin ediyor. Küçük bir çocuk dahi bir yemin ettiğinde kendisi için değerli olan en büyük şeyler üzerine

yemin etmektedir.

Bu durumda bizim anlamamız gereken Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın burada yemin ettiği incir ve zeytin ne kadar değerli bir şey olduğudur.

İncir;

Bütün feza incirin kabuğu, içerisinde bulunan gezegenler ve yıldızlar ise incirin çekirdekleri hükmündedir. Cenâb-ı Hakk (c.c) burada açıkça âlemleri de belirtebilirdi ancak bâtıni olarak ifâde edilen vahdette kesret sırrı anlaşılmaz idi.

Zeytin;

Zeytinin yenilebilir hale gelmesi için belirli bir süre kapalı olarak bekletilmesi gerekmektedir ki bu seyri sülûk yolunun ifâdesidir.

Zeytin ezildiğinde çıkan yağı tek olarak bütün zeytinleri içerisinde barındırmaktadır ki kesrette vahdet’in ifâdesidir. Kesretten vahdete ulaşabilmek için biraz zaman geçmesi lâzımdır. Zeytin başlangıçta biraz acı ve yeşildir, hamdır, toplandığı gibi hemen yenmez bir müddet kapalı yerde bekletilmesi lâzımdır ondan sonra belirli işlemlerden geçirilip yenecek hale gelir.

İşte insan da başlarda böyle ham zeytin gibidir acıdır hamdır, onun olgunlaşması için bir müddet riyazat ve nefs terbiyesi çalışmaları yapmak lâzımdır, o şekilde terbiye edilen nefs gıda haline gelen zeytin gibidir. Ayrıca siyahlaşmış renginden dolayı varlığında “a’mâiyyet” hakikatinide temsil etmiş olmaktadır.


وَطُورِ سِينِينَ

(Ve tûri sînîne)

(95/2) “Ve Sîna dağına.”