İçeriğe atla
Tîn 8Cüz 30 · Sayfa 597

Tîn Sûresi 8. Âyet

التين

Sohbete sor

Eleysa(A)llâhu bi-ahkemi-lhâkimîn(e)

Allah, hükmedenlerin en iyi hükmedeni değil midir?

Beled, Şems, Leyl, Duhâ ve İnşirâh Sûreleri

Terzibaba - Necdet Ardıç

Bütün bu anlatılanları hikmetler ile bildiren O değilmidir? Artık bundan sonra sen gereğini yap! mânâsınadır. İster zâhiri anlamda aşağıların aşağısı bir hayat yaşa istersen hazreti şehadette hakîkat-i ilâhîyye içerisinde bir hayat yaşa.. Bunların hepsine hakkıyla hükmeder.

(Heze min fazlı rabb’î) rabb’imize şükrederiz nihayet bu kitabımızında özetle böylece kaydı neticelenmiş oldu.

Gayret bizden muvaffakiyyet Hakk’tan’dır.

(Terzi Baba Tekirdağ) (18/03/ 2013) KAYNAKÇA

1. KÛR’ÂN VE HADîS :

2. VEHB : Hakk’ın hibe yoluyla verdiği ilim.

3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi’i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu’l Hikem ve sohbetlemizden müşahede ile toplanan ilim.

“DAHA EVVELCE ÇIKAN KİTAPLARIMIZ”

(Gönülden Esintiler)

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca”

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri:

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye:

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)

16. Divân (3)

17. Kevkeb. Kayan yıldızlar.

18. Peygamberimizi rû’ya-da görmek.

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

20. Terzi Baba Umre (2009)

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

23. Değmez dosyası:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.)

25. -1-Köle ve incir dosyası:

26. Bir zuhûrât’ın düşündürdükleri:

27. -2-Genç ve elmas dosyası:

28. Kûr’ân’da Tesbîh ve Zikr:

29. Karınca, Neml Sûresi:

30. Meryem Sûresi:

31. Kehf Sûresi:

32. İstişare dosyası:

33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

34. -3-Bakara dosyası:

35. Fâtiha Sûresi:

36. Bakara Sûresi:

37. Necm Sûresi:

38. İsrâ Sûresi:

39. Terzi Baba: (2)

40. Âl-i İmrân Sûresi:

41. İnci tezgâhı:

42. 4-Nisâ Sûresi:

43. 5-Mâide Sûresi:

44. 7-A’raf Sûresi:

45. 14-İbrâhîm Sûresi:

46. İngilizce, Salât-Namaz:

47. İspanyolca, Salât-Namaz:

48. Fransızca İrfan mektebi:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi:

50. 76-İnsân, Sûresi:

51. 81-Tekvir, Sûresi:

52. 89-Fecr, Sûresi:

53. Hazmi Tura:

54. 90-95-Beled-Tîn, Sûresi:

55. 28- Kasas, Sûresi:

56. İrfan-Mek-Şer-Fransızca-Baba:

57. 20-TÂ HÂ Sûresi:

58. Mirat-ül-İrfan-ve-şerhi:

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.)

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

61. -4-Bir ressam hikâyesi:

63. İnci mercan tezgâhı

64. Ölüm hakkında:

65. Reşehatt’an bölümler:

66. Risâle-i Gavsiyye:

67. 067-Mülk Sûresi:

68. 1-Namaz Sûrereleri:

69. 2-Namaz Sûrereleri:

70. Yahova Şahitleri:

71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits:

72. Îman bahsi:

73. Celâl ve İkram:

74. 2012 Umre dosyası:

75. Gülşen-i Râz şerhi:

76. -5-Doğdular, yaşadılar hikâyesi:

77. Aşk ve muhabbet yolu:

78. A’yân-ı sâbite. Kazâ ve kader:

79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

81- Hayal vâdîsi’nin çıkmaz sokakları:


Terzi Baba kitapları serisi:

1- 12- Terzi Baba-(1)

2- 39- Terzi Baba-(2)

3- 32- Terzi Baba-(3) İstişare dosyası.

4- 79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

5- 80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.


Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:


91-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar-1-

92-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar-2-

93-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar-3-

94-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar-4-

95-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar-5-

96-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar-6-

97-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar-7-

98-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar-8-

99-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar-9-

100-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar-10-

101-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar-11-

102-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar-12-

103-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar-13-

104-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar-14-

105-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar-15-

106-Terzi-Baba-Mek-ve-zu-Ke-Kara-bi-dosyası-16-

107-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar -17-

108-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar -18-

109-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar -19-

110-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar -20-

111-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar -21-

112-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar -22-

113-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar -23-

114-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar -24-

115-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar -25-

NECDET ARDIÇ

Büro : Ertuğrul mah.

Hüseyin Pehlivan caddesi no. 29/4

Servet Apt.

59 100 Tekirdağ.

Ev : 100 yıl Mahallesi uğur Mumcu Cad.

Ata Kent sitesi A Blok kat 3 D. 13.

59 100 Tekirdağ Tel (ev) : (0282) 261 43 18

Cep : (0533) 774 39 37

Veb sayfası: Amerika: <http:// necdetardic. org/

Veb sayfası: Amerika: <www.necdetardic.info>

Veb sayfası: Almanya: <www.terzibaba.com>

Radyo adresi (form): <terzibaba13.com>

İnternet, MSN Adresi:

Necdet Ardıç <[email protected]

Namaz Sûreleri (Cilt 1)

Terzibaba - Necdet Ardıç

Bütün bu anlatılanları, hikmetler ile bildiren, O değilmidir? Artık bundan sonra sen gereğini yap! Ma’nâ-sınadır. İster zâhiri anlamda aşağıların aşağısı bir hayat yaşa, istersen hazreti şehadette hakîkat-i ilâhîyye içerisin de bir hayat yaşa.. Bunların hepsine hakkıyla hükmeder.


İkinci yorum

E leysallâhu bi ahkemil hâkimîn. (8)

İşte Allah hükmedenlerin, Hâkimlerin en hâkimi, en hakikatlerin hükmedicisi değil midir? Bu kadar anlatılan şeyleri sana hikmetler ile bildiren o değil midir? Artık bundan sonrasını gereğini sen yap mânâsında. İster gerçekten esfeli sâfilîn, aşağılıkların aşağısı olarak bir hayat yaşa, istersen Hz. Şehâdette hazret mertebesi îtibariyle, hakîkati ilâhîye içerisinde bir hayat yaşa. Cenâb-ı Hakk dilediğin gibi yaşa, diye buyurmaktadır. Burada sorulacak bir şey var mı? Bundan sonra Alâk sûresi geliyor. Bundan sonra başlarız inşallah.

Soru: İnsanın bu âlemde de iki yeri var ya Allah’ın yanında, emriyle, sâlih emriyle yaşaması cennet karşılığı. Birde Esfeli sâfilîn olarak yaşaması yâni zelil olarak yaşaması vardır. Tabii oda cehennem hükmündedir. Ama burada ki fark, bunlar fiilen yaşanmamaktadır, tasavvuri olarak yaşanmaktadır. Hayâli olarak yaşanmakta zan olarak yaşanmaktadır. Kişi farkında olmadan, bunu hayali varlığında var olarak yaşamaktadır. Ama öteki âlemde mekân içre. Bunu yaşamak vardır, burada o mekân yoktur. Yanıyor belki insân ama içinde pişmanlık ateşiyle yanıyordur. O da bir cehennem. Ama bu ahirette fiilen mekân olarak yaşanacaktır. Cennet’te, aynı şekildedir, bir insân küçücük hanesinde huzurlu olarak yaşadığı eşiyle dostuyla ailesiyle çoluk çocuğu ile, işte bu yaşam, daha burada, bir cennet halidir. Ama ahirette bahsedilen mutlak cennet değildir.

İşte cehennemde böyledir, kişi nefsi ihtiraslar içinde ise, onlara ulaşmak için verdiği savaş ile, ve hakikatleri inkârı ile daha burada farkında olmasa bile cehenneme daha bu günden girmiş olmaktadır.

İşte bütün bunların gerçek hakikatlerinin ortaya çıkması için, “hâkimlerin hâkimi” olan yüce bir güç olması lâzımdır ki. Oda kendini “hakem ve adl” isimleri ile belirten Zât-ı mutlak Allah-u zülcelâl hazretleridir.


95–Tîn Sûre-i şerifindeki kısa yolculuğumuz böylece sona ermiş oldu, bundan sonra yolumuza 96 - Alâk Sûresi ile devam edelim İnşeallah.


96 - ALÂK Sûresi

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

Sûre adını, ikinci âyette geçen ve "asılıp tutunan" anlamına gelen "alâk" ke­limesinden almıştır. Sûre, "oku" anlamına gelen ilk kelimesinden dolayı "İkra"' adıyla da anılmaktadır.

19 âyetten oluşan Alâk sûresi, Mekke’de inmiştir.

Mushaftaki sıralamada 96., nüzul sırasına göre ise 1. sûredir.

Baştan beş âyeti Hz. Peygamber'e gelen ilk vahiy olduğundan, ilk inen sûre kabul edilir. Geri kalan 14 âyetinin ise sonrala­rı, Ebû Cehil hakkında indiği rivayet edilmiştir. Bazı müfessirler ise ilk inen surenin Müddesir, bazıları da Fatiha, olduğunu ileri sürmüşlerdir.

Buhârî ve Müslim'de Hz. Âişe'ye isnat edilen rivayete göre Hz. Peygamber, inzivaya çekilmeyi âdet edindiği Hira mağarasında iken Ramazan ayının 27. gece­si (Pazar-Pazartesi) tan yerinin ağarmaya başlamasından az önce ufukta nurdan bir şekil görmüş; o zamana kadar hiç karşılaşmadığı bu nuranî varlığın (Cebrail) ken­disine seslendiğini duymuştur.

Hz. Peygamber olayı şöyle anlatır: "Melek bana okumamı emretti. Kendisine okuma bilmediğimi söyledim. Beni kollarının arası­na alıp kuvvetle sıktı; sonra 'Oku!'

dedi. Ben yine, 'Okuma bilmem' dedim. Beni tekrar kollarının arasına aldı, kuvvetle sıktı ve 'Oku!' diye tekrar etti. Ben yine 'Okuma bilmem' dedim. Üçüncü defa kollarının arasına alıp daha kuvvetlice sıktıktan sonra bıraktı ve şöyle dedi: 'Yaratan rabbinin adıyla oku; O, insanı alaktan (asılıp tutunan zigottan) yarattı. Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir. O, kalemle (yazmayı) öğretendir. İnsana bilmediklerini öğretmiştir.”

(Hasenât)


96 - Alâk sûresi, mealen.

1- Yaratan Rabbinin adıyla oku!

2- O, insanı bir alekadan (embriyodan) yarattı.

3- Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir.

4- O Rab ki kalemle yazmayı öğretti.

5- İnsana bilmediği şeyleri öğretti.

6- Hayır! Doğrusu (kâfir) insan azgınlık eder.

7- Kendisinin muhtaç olmadığını zannettiği için.

8- Muhakkak ki dönüş mutlaka Rabbinedir.

9-10-Namaz kıldığı zaman, bir kulu (Hz. Muhammed’i) engelleyeni gördün mü?

11- Gördün mü (ne dersin?), ya o (kul) doğru yolda olur,

12- Veya kötülüklerden sakınmayı emrederse? (yine engelleyecek mi?)

13- Gördün mü, ya bu (adam, hakkı) yalanlar, yüzçevirirse, (iyi mi olur?)

14- O adam, Allah'ın kendini gördüğünü hiç bilmiyor mu?

15-16-Hayır, hayır! Eğer o, bu davranışından vazgeç-mezse, and olsun ki biz, onu perçeminden, o günahkâr ve yalancı perçeminden tutup cehenneme sürükleriz.

17- O zaman o taraftarlarını yardıma çağırsın.

18- Biz de Zebânileri çağıracağız.

19- Hayır, sakın ona boyun eğme (Allah'a) secde et ve yaklaş.


Sûre-i Şerif 19 âyettir ki bu da Ondokuz sayısının hakîkatinin “İkra” ifâdesiyle açılmasının ifâdesidir. Ondokuz insân-ı kâmil’in hakîkati olan şifre sayısıdır.


اِقْرَاْ) (Ikra’) kelimesinde, (ا) “elif-1-” (ق) “kaf-100-)

( ر) “rı-200-) (ا) “elif-1-” dir. Toplarsak.

(1+100+200+1=302) dir. Tekrar toplarsak, (3+2=5) tir.

Vahyedilen ilk sûre (Alâk Sûresi) Nüzul sırası ilk (5) âyeti ile (1) dir.

Mushaf Sırası (96) dır.

Alfabetik Sırası (6) dır.

Sondan da (19) sûredir.

Kûr’ân’ın ilk vahyedilen âyetleri 96. sûrenin ilk 5 âyetidir ve bu âyetlerin toplam kelime sayısı 19’dur.
(19) âyete sahiptir ve (19 x 15) 285 harf içerir.

Genel sayılar, (5-5-1-96-6-19-5-19-19-) daha birçok sayı olduğu gibi, özetle bunlardır. Her birerlerinin kendi ifadeleri vardır, zâten bilinen şeylerdir, daha fazla

uzatmamak için bu kadarla yetinelim. Ancak açık olarak görüldüğü gibi üç adet (19) vardır, bunlarda üç mertebeden İnsân-ı Kâmilin yakîn mertebeleridir.


………………..Onun için Zamahşerî'nin İbn Abbas ve Mücahid'den: Bu sûre ilk inendir. (ez-Zemahşerî, a.g.e., IV, 270.) Tefsir bilginlerinin çoğu ise; “ilk inen (sûre) Fatiha, sonra Kalem sûresidir” sözü de Fatiha tefsirinde geçtiği tarzda bu mânâ ile açıklanmış ve rivayetler arasında uyum sağlanmıştır. Özetle en sahih olan rivayetlere göre bu sûrenin beş âyetinin ilk inen olması, Fatiha'nın tam sûre olarak ilk inen olmasına ve bu arada başka sûrelere ait bir takım âyetlerin inmiş olmasına aykırı değildir. Şu halde İbni Abbas ve Mücahid'in sözü ile tefsir bilginlerinin çoğunun sözleri arasında gerçekten çelişki yoktur ve bundan dolayı “Keşşaf” sahibi gibi Fatiha'nın ilk inen sûre olduğu sabit değildir zannedenlerin görüşü doğru değildir.

Bilindiği gibi bu sûre-i şerifin ilk beş âyeti Efendimiz (s.a.v)’e Hira dağında inzâl olan ilk âyeti kerîmeler dir…………………………..

(E.H.Y.)


Efendimiz (s.a.v) zaman zaman çıkmış olduğu Hira dağında zaman içerisinde öyle bir müşahede haline erişti ki bunun neticesinde kendisindeki bütün perdeleri açarak, mâ’nâ âlemine fikren ve rûhen ulaşacak hale o gece gelmiş idi. Efendimiz (s.a.v.) ayrıca o geceden evvel insânda hayâl ve vehmi meydana getiren siyah kan kendisinden alınmak için ameliyat edilmişti.

Cebrâil a.s Altıyüz kanatlı olarak belirtilen kanatlarını açmış olarak ve Efendimiz (s.a.v)’in gönül berraklığı içerisinde kendisine ulaşmış idi. Efendimiz (s.a.v) o anda gelenin Cebrâil a.s olduğunu bilmiyordu sonradan öğrendi.

Cebrâil a.s’ın o gece Efendimiz (s.a.v)’e öyle azametli bir hitabı vardı ki Cenâb-ı Hak (c.c) Cebrâil a.s vâsıtasıyla Arabça lisânından “İkra” yani “Oku” hitabıyla vahye başladı.

Bu andan îtibaren gerek insânlık tarihinde gerek Efendimiz (s.a.v)’in kendi yaşantısında bu kelime çok büyük bir yer kapladı. “İkra” kelimesi ile insânlık tarihinde çağlar açıldı ve çağlar ötesi çağlara ulaştıran bir anlayış başladı.

Cenâb-ı Hak (c.c)’ın mutlak vücûdu, ahadiyyetinden tenezzül ettiğinde, ilk olarak hüviyyeti ve inniyyeti oluştu. İnniyetinden ise insân ve Kûr’ân mânâları meydana geldi, yani kaynakları oradan alındı. İnsân derken, madde beden olarak kastedilen insân değil, gerçek anlamda insânî mânâdır. Bu insânî mânâ âlemlerin oluşmasından sonra mertebeler sonucu yeryüzünde açığa çıktı. Kûr’ân-ı Kerîm’de lâtif mânâ âleminden nâzil olarak Kadir gecesi olarakta ifâde edilen bu gecede, “İkra” anahtarıyla açılan o kapıdan içeriye girdi, ve hazreti Resûlullah (s.a.v)’ın aklına ve gönlüne akmaya başladı. Bu şekilde aynı kaynaktan çıkarak iki ayrı yoldan gelen iki kardeş Mekke-i Mükerreme’de, Cebeli Nûr’da yani gönül dağında Cebrâil (a.s)’ın iştirâkiyle birleşti. Bu gece bu nedenle İslâmi hakîkatlerde çok büyük bir yer tutmaktadır, ve insânlık tarihinde bu geceden daha büyük bir hakîkat tasavvur etmek mümkün değildir.

İnsân bir taraftan zâhiren ilâhi tecelliyi bünyesinde muhafaza ediyorken, diğer taraftan da, Kûr’ân-ı Kerîm hakîkati ilâhiyyeyi ve onun ilmini, bünyesinde taşıyorken, ikisinin birleşmesiyle, zâhir ve bâtın insân-ı kâmil’in oluşumu sağlanmıştır.

Bu tarihten îtibaren, insânlık tarihinde başlayan devrimler ile, çok büyük ilerlemeler olmuştur. Efendimiz (s.a.v)’e risalet verilmezden, ve Kûr’ân-ı Kerîm gelmezden evvel Ortaçağ içerisinde, insânlık âlemi tam bir şaşkınlık

içerisinde yaşıyordu. Batılıların şu an ileri oldukları teknolojik üstünlükleri, dahi Kûr’ân-ı Kerîm ve hakîkati ilahiyyenin, dünyâ semâsına indirildiği bu geceye bağlıdır. Eğer Muhammedî hakîkatler dünyâ semâsına, bu geceden îtibaren indirilmemiş olsaydı, batılıların günümüzde bulup geliştirdikleri, hiçbir şeyi yapmaları mümkün değildi. Eğer yapacak olsalardı o zamanlar ellerinde bulunan Îsevi hakîkatler ile bunları yaparlardı, oysa onlar Îsevi hakîkat-leri dahi, değerlendiremeyerek çok aşağılara indirdiler.

Dünyâ semâsına indirilen Muhammedî bilgileri, önce müslümanlar ortaya çıkardılar, ve zamanla bunları gören batılılar, daha fazla çalışarak Kûr’ân-ı Kerîm’in nüzûlünden aldıkları, bu hakîkatleri zuhura çıkarmaya başladılar.

Kûr’ân-ı Kerîm zât mertebesinden ve mutlak kemâlat üzere gelmesi yönüyle çok önemlidir, ve Kûr’ân-ı Kerîm’in üzerinde olacak bir oluşumda bundan sonra olmayacaktır.

Kadir gecesinin ilmi ve gerçek mânâda bin aydan hayırlı olmasının sebepleri de bunlardır. Aslında bu hakîkatleri idrak edip anlamak, değil bin ay binlerce yıldan önemlidir. Diğer hiçbir kavimlerde olmayan bu gece, bizler için çok mübârek bir gecedir.

Ayrıca bu gece, mutlak kudret gecesi demektir, yani Cenâb-ı Hak (c.c)’ın bâtın âlemde projelendirdiği sistemini mutlak kudreti ile zuhura çıkardığı gecedir. Bir tarafta bedensel olarak insân, hakîkati Muhammedî, diğer taraf-tan Kûr’an’ı Azimüşşan’ın ilim kemâlatı, olarak buluşup birleşmesi ve bu iki kaynağın bir yerde zuhura çıkarak, bütün âlemlere rahmet olması kadar, Cenâb-ı Hak (c.c)’ın kurguladığı büyük bir hâdise, bu âlemlerde yoktur. Bütün bu âlemler bu oluşum için varedildiler.


İkinci yorum.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Rabbi zidnî ilmâ.

Bugün 03.05.2002 Cuma gecesi İzmir’deyiz sohbetimize kalmış olduğumuz yerden devam edelim. Mevzûmuz Kûr’ân-ı Kerîm’in sonlarında olan sûreleri, daha ziyade namaz sûreleri diye bilinen sûrelerden.

96. Sûre Alâk Sûresi oradan başlayalım. Yolumuza devam edelim. Nereye kadar gidebilrsek gideceğiz inşe-allah.

Esteizu billâh bismillah.

Hâdiseyi hepimiz hatırlarız. Gözlerimizin önündedir veya aklımızın içindedir. Tahayyül ederiz. Efendimiz (s.a.v) zaman zaman çıkmış olduğu Hira dağında günlerce kalıyordu. Yine böyle hira dağında bir gece, bu ne gecesiydi? Sonradan ismi Kadir Gecesi diye belirtilen bir geceydi. O gece öyle bir müşahade haline ulaşmıştı ki. Bu müşahade hali neticesinde, bütün kendindeki perdeleri açmış, mânâ âlemine fikren ve rûhen işte o gece ulaşacak hale gelmişti. O gecenin içerisinde, bu haleti rûhiyede Cebrâil Aleyhisselâm, ona altıyüz kanadıyla belki de sayısız, o kadar bildiriliyor. Sayısız kanatlarıyla bütün ufku kaplamış olduğu halde, o çöl gecesinin berraklığı içerisin de Hz. Resûlullahında gönül berraklığı, Allah muhabbeti içerisinde, bu açıklık ile kendisine ulaşmıştı gelmişti.

Tabî Efendimiz (s.a.v) o anda, çok değişik hallere girdi ve o hâdise olmazdan evvel, Hz. Resûlullahı göğsünden ameliyat etmişlerdi. Siyah kan olan ki, bu siyah kan insânda hayâl ve vehmi meydana getiriyor. Oranın merkezi hayâli ve, vehmi oluşturuyor ve nefsani kaynakta orasıdır. Kalbim daralıyor, göğsüm daralıyor, sıkılıyor, diye olan hâdiseler, işte o siyah pıhtılaşmış kanın insâna verdiği ağırlıktır. Bu halde iken Efendimiz (s.a.v). gelenin daha henüz Cebrâil Aleyhisselâm olduğunu, bilmiyordu, sonradan o olduğunu öğrendi, ve o akşam öyle azametli bir hitabı vardı ki,. “İkra” ilk söylediği sözü bu oldu.

Cenâb-ı Hakk Cebrail Aleyhisselâm lîsânından arap kelimeleriyle bu sözü indirdi.

Çünkü Efendimiz (s.a.v) Arapça ile konuşuyordu. İkra kıraat et yâni oku, emrini aldığı zaman, veya tavsiyesini aldığı zaman, Efendimiz (s.a.v.) insânlık tarihinde, gerek kendi hayat yaşantısında, gerek insânlık tarihinde, bu kelimenin yeri çok büyük oldu. İnsânlık bâtın tarihinde, yani insânlık âleminin bâtın tarihinde, ufuklar açan, çağlar açan, çağlar ötesi, çağlara ulaştıran, bir hâdisenin başlan-gıcı İkra lâfzı oldu. Yâni oku, yâni kıraat et. Hani kıraathaneler derler. Kûr’ân’ın zâhiren, bir ismi de okumak mânâsına gelen kıraat etmektir.

Kûr’ân demek, İkra Oku’nun karşılığı lâfz olarak onun karşılığı, okunan şey mânâsınadır. Kûr’ân bizler için de, İslâm tarihi içinde, insânlık tarihi için de, belki de bâtını tarihin, en büyük hâdiselerinden bir tanesidir, Cebrâil Aleyhisselâmın Hz. Resûlullaha gelmesi. Hani Ahadiyetten Vahidiyete tenezzül ettiğinde, A’mâiyetten Ahadiyetine, tenezzül ettiğinde, ilk oluşan iki oluşumdan bir tanesi, biri hüviyeti, birisi inniyeti idi. İşte o inniyetinden, insân ve Kûr’ân mânâları meydana geldi. İnsânın kaynağı oradan alındı. Ama sadece, bu fizik beden insân değildir. Gerçek insân. İnsân-ı ma’nâ ve Kûr’ân, o inniyetinden meydana geldi. İnsan hüviyeti istikametinden, bedensel olarak mertebeler îtibariyle, dünyanın mükevvenatının oluşması ile birlikte, yeryüzünde insân dünyaya geldi.

Kûr’ân-ı Kerîm’de mânâ âleminden, lâtif âlemden nâzil olarak, işte bu kadir gecesi diye belirtilen, İkra anahtarıyla açılan o kapıdan içeriye girdi. Kim girdi? Hz. Resûlullahın gönlüne, Kûr’ân’ı Kerîm akmaya başladı. İşte ahadiyet mertebesinde, oluşan ikiz kardeş, Kûr’ân ve İnsan iki ayrı yoldan gelerek, Mekke-i Mükerreme’de, Cebeli Nurda, gönül dağında. Ayrıca Cebrâil Aleyhisselâmının iştirakiyle, birleştiler. Yâni insân ve Kûr’ân iki öz kardeş bu gece birleşti. Devamı (23) sene sürdü. İşte bu gecenin gerek

insânlık tarihinde, gerek bizler için, gerek İslâmi hakîkat-lerin başlangıcında yeri çok büyüktür.

Bu geceden daha büyük bir gece, bu hakîkatten daha büyük bir hakîkat, insânlık tarihinde tasavvur etmek mümkün değildir. Bir taraftan insân, zâhiren ilâhî tecelliyi bünyesinde, muhafaza ediyorken, diğer taraftan da Kûr’ân-ı Kerîm Hakîkati İlahiyeyi, ve onun ilmini bünyesinde muhafaza ettiği halde, ikisinin birleşmesi zâhir ve bâtın İnsân-ı Kâmilin oluşmasını sağlamaktadır. İşte o tarihten sonra, insânlık tarihinde devrimler başladı. Çok büyük ilerlemeler oldu, Kûr’ân-ı Kerîm gelmezden, Hz. Rasûlullah’a risalet verilmezden evvel, ortaçağ içersinde, insânlık âleminin ne kadar şaşkın halde yaşadığı herkesçe bilinen bir şeydir.

Efendim, işte bâtılılar ilerliyor, şimdi ilerlediler bizi geçtiler. Batılılar bizi geçemezlerdi Hz. Resûlulllah Aleyhis-salâtu vesselâm Efendimize, ve onun şahsında Kûr’ân-ı Kerîm ile birlikte, ilmi ilâhi, dünya semâsına indirildi. Bakın bu çok mühimdir, batının gelişmesi buna bağlıydı. Hakîkati Muhammedî ilimleri, Kûr’ânı Kerîmle birlikte, eğer yeryüzü semâsına indirilmemiş olsaydı, batılıların hiçbir şekilde hiçbir şeyi bulup çıkarıp yapmaları mümkün değildi. Eğer bunu yapsalardı daha evvelce kendi mertebeleri içinde yaşadıkları sürede yapabilirlerdi. Niye ortaçağ karanlığına düştüler? Ellerindeki Hakîkati İseviyeyi, Mûseviyeyi dahi yerlerinden kaydırdılar da o yüzden.

Çok aşağılara indirdiler İşte Kûr’ânı Kerîm ile, zâti tecelli ile, dünya semâsına indirilmiş bulunan, ilâhî bilgiler, onların bizden daha fazla çalışmalarıyla, daha fazla araştırmaları ile, onlar bu ilimleri zuhura çıkarmaya başla-dılar. Müslümanlardan beş altı yüz sene sonra, belirli bir süre sonra. Evvelâ müslümanlar bu ilimleri çıkarttılar, bütün bu ilimlerin kaynaklarını. Onlar da baktılar ki bu işler ancak çalışmak ile oluyor. Çalışmaya başladılar ve

çalıştıklarında da, zâten kendilerine yaklaştırılmış olan dünya ve ahret ilimlerini oradan, Kûr’ân'ın nüzulünden aldılar. Bu bakın çok mühim meseledir. Bâtılılar bunun farkında değil. Biz de farkında değiliz. Kendimizi müdafaa edemiyoruz. İslâmiyet bu sözle başlıyor.

Ve Kûr’ân ve insânın birleşmesi de, bununla başlıyor. İki kardeşin çok uzun sürelerden sonra, yeryüzünde birlikte olması. Bakın Ahadiyet mertebesinde ayrılıyor. İki yoldan yeryüzüne indiriliyor, ve Kadir Gecesi yeryüzünde buluşuyor. Daha evvelde peygamberlere kitâplar geldi. Ama onlar ef’âl mertebesinden, esmâ mertebesinden idi. Kûr’ânı Kerîm zât mertebesinden, ve mutlak kemâlât ve son kemâlât olarak gelmesi yönünden, büyük ehemmiyete haizdir. Bunun üstünde de, olacak başka bir şey yoktur. İşte Kadir gecesinin bin aydan hayırlı olmasının sebeplerinden bir tanesi budur, yoksa o gece de kalkalım namaz kılalım da, bin aydan hayırlı olsun, o fiziki mânâda dır. Ama ilmi ve gerçek mânâda hayırlı olması bu yüzden dir.

Gerçekten de bin aydan değil, efendim binlerce yıldan hayırlı. Bu hakîkati idrâk edip anlamak. Orada bin aydan hayırlı dediğinin de hesapları ayrıca ayrıdır. Bin ay “min elfi şehr” bin ay, hesap edildiği zaman “seksen üç sene, üç ay”a tekabül ediyormuş. Sesen üç sene üç ay, yâni dolu dolu yaşanmış bir sene, yalnız bu seksen üç sene üç ay. Her saati ibadet ile geçirilmiş, bir seksen üç senedir. Şimdi bakın bu hesap küçücük bir hesap yaparak dikkat edelim, ama biz günümüzün yirmidört saatini ibadetle geçiremiyoruz. Günde bir veya iki saatini geçiriyoruz. İyi bir niyetle günde on saat ibadet ettiğimizi düşünelim. Seksen üçe bir sıfır ilâve edersek, “sekizyüzotuz” yıl ömrümüz olmuş olması gerekir ki, Günde on saat ibadet edersek “sekizyüzotuz” sene bir gecede kazanmış oluyoruz. Düşünün bakalım. Cenâb-ı Hakk seksen üç sene üç ay bütün gününü seksen üç senesinin tamamını ibadetle geçirecek şekilde sevap vermiş oluyor.

Ama biz günde on saat ibadet ettiğimizi varsayalım şimdi bakın. Sekizyüz otuz senelik bir süreye girmiş oluyor, eşit oluyor. Günde beş saat ibadet yaparsak Bin altıyüz sene. Günde bir defa, bir saatlik ibadet edersek onu böldüğümüzde sekizbin üçyüz sene ömrümüz olmuş kadar bu gecede gelir, getiri kazanıyoruz. Anlatabildim mi bakın hesapları. Bazı şeyleri hakîkatini idrâk etmeden o kadar kolay okuyup geçiyoruz ki,. Veya vehametini anlamadan, oradaki işin ne kadar derinliği olduğunu idrâk etmeden, veya ne kadar yüceliği olduğunun farkında varmadan. İşte bu Kadir Gecesi gerçekten, başka bir milletlerin, başka bir ümmetlerin, başka bir gecesi olmayan, bizler için çok mübarek. bir Gecedir Kadir gecesi ayrıca Kâdir'in gecesi demektir.

Bu Kadir-i Mutlak’ın gecesi mutlak, kudret gecesi. Yâni Cenâb-ı Hakk bâtın âleminde projelendirdiği o sistemini, mutlak kudreti ile zuhura çıkardığı gecedir. Bir taraftan insân bedensel olarak Hakîkati Muhammedî, bir taraftan Kûr’ân-ı Azimüşşan rûhsal olarak, ilim kemâlâtı olarak buluşup birleşmesi, ve bu iki kaynağın bir yerde zuhura çıkması için, âlemlere rahmet olması kadar bu âlemde daha büyük bir hâdisesi yoktur. Cenâb-ı Hakkın kurguladığı başka bir hâdisesi yoktur. Bütün bu âlemler, bu oluşum için var edildiler. Şimdi böyle bir genel bilgiden sonra İkra nedir? Kitâpları okuduğumuz zaman bütün Aleyhissalatü Vesselâm Efendimizin menkıbelerini, hayat hikâyelerini yazan kitâplarda Hazreti Rasûlullah'ın ümmi olduğu ve okuma yazma bilmediği ittifakla belirtilmek-tedir.

Zâhiren eğer kafamız fazla çalışmıyorsa, tabî bir yaşantı içerisinde isek bunu böyle kabul edebiliriz bu gaflet içerisinde de mazur sayılırız. Ama biraz işi deşmeye çalışırsak. Biraz idrâkimizi de arttırmaya çalışırsak. Biraz insaflı hareket etmeye çalışırsak. Hazreti Rasûlullah'ın okuma yazma bilmediği hakkındaki kanaatimiz tamamen değişir. Gerçeği bu, zâhir ehline, ve İslam dışı bazı

kimselere, bazı ölçüler vermek için okuma yazma bilmiyor diye ittifakla söylenmektedir. Bizim bilim adamlarımız da kesin olarak, okuma yazma bilmediği kanaatindelerdir, ve böyle oluşmuş oluyor. Halbuki bunu düşünmek bile uygun değildir.

Evvelâ, Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimizin 28 harflik bir sistemi tanımaması mümkün değildir, yirmisekiz harfli bir sistemi, almayacak kadar bir kafaya sahipse o Kûr’ân-ı Kerîm zâten ona gelmezdi. Bir haftada bir günde altı, yedi, beş yaşında çocuk o yirmisekiz harfi ezberliyor ve tanıyor. Bir haftada hecelemeye başlıyor. Bir ay sonra Kûr’ânı Kerîmi okumaya başlıyor. Beş yaşındaki çocuk hatta daha kabiliyeti olanlar beş, altı, yedi yaşında hıfz ediyorlar Kûr’ân-ı Kerîm’i. Hafız oluyorlar. E artık insaf. İnsaf yâni bize de yâni çok yazık. Yâni bize Hazreti Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) okuma yazma bilmiyordu kanaatindeysek bize çok yazıktır.

Yâni onu ya hakkıyla tanımıyoruz, ya da iftira ediyoruz daha açık olarak yâni. Peki ikra dedi. Bunun karşısında ben kadir değilim, okuma yazma bilmem dedi Efendimiz (s.a.v) Cebrâil Efendimize karşı tekrar sıktı. Cebrâil Aleyhisselâm bir defa daha emretti. Üç defa söyleniyor bu. İkra yine ben okuyamam kadir değilim dedi. Ama orada Hazreti Resûlullah Efendimizin haleti rûhiyesi çok zor bir haldeydi, hangimiz olsa öyle oluruz hatta dayanmamız dahi mümkün değildir.

Bir daha İkra sıkarak oku dedi. Okuyamam dedi ve o sıkıntıda Hazreti Rasûlullah kendini Hira Dağından aşağı attı dayanamadı, yâni o müthiş muazzam hâdiseye, yâni o sıklete. Cebrâil Aleyhisselâm Yakaladı, tuttu orada oku dedi. Okuyamam kadir değilim dedi. Şimdi biz zannediyoruz ki hakîkatten okuma yazma bilmiyordu. Bu da tasdik ediyor gibi. Halbuki birisi deseki size, herhangibir kimse oku dese, siz bir düşüneceksiniz neyi okuyayım? Okuyamam. Okuyacak bir şey yok ki.

Okuyamam dediği odur, elimde bir şey yok ki neyi okuyayım?

Bakın ne kadar basit, zor gibi ama düşünülmeyen bir şeydir. Ama ne kadar kolay çözümü, ama o kadar da mühim. Okuyamam. Ya Cebrâil kardeşim elime bir şey vermedin ki, neyi okuyayım gibi. Evvelâ der ki, al şu suhufları, hadi bakalım şu satırdan okumaya başla. Ha o zaman tamam o da okur, veya okumaz. Ama elde bir şey yokken oku diyor. Cebrâil Aleyhisselâm mı cahil haşa. Hz. Rasûlullah’a yanlış bir şey mi geliyor? Bir terslik mi var.

İşte terslik olması mümkün değildir. Sistem öyle çünkü Aleyhissalatü Vesselâm Efendimizin, bakın lâkabı neydi? Ümmi. Yâni okuma yazma bilmiyor diyorlar. Üm ana demek, ana. Yâni ilmin anası bu. Babası da o, anası da o. Bütün ilim ondan çıkmadı mı? Üretici olması dolayısıyla üm. Ana. Ama ilmin sahibi olması dolayısıyla akıl yâni baba anası da babasıda o. Yâni onun, bizim ihtiyacımız olan sebeplere ihtiyacı yoktu. Okuma sebeplerine ihtiyacı yok. Okuma sebepleri nedir? Harflerdir harekelerdir. Okumaya bunlar vasıta. Onun okumaya, vasıtaya ihtiyacı yoktu. Çünkü o, ilminde anası, her şeyin hem anası hem de babasıdır.

O ilmin Anasıdır bizler ise ilmin çocuklarıyız. Ayrıca yazma araç ve gereçleri de ilmin çocuklarıdır. Ananın çocuklara ihtiyacı yoktur ama çocukların Anaya ihtiyacı vardır. Kendisi ilmin Anası olduğu için (23) sene hiç başkasından okumadan sadece kendinden okudu. Zâhiren kendisine Cebrâil (a.s.) ın getirdiklerini okudu ama! Cebrâil (a.s.) getirdiklerini nerden adlıda getirdi diye sorulursa oda! Hakikat-i Muhammediden gerçek Anadan aldı görüntüde olan “Ümm”i Ana olan Hz. Muhammede getirdi yani bâtının dan aldı zâhirine getirdi.

Araç gereç kullanmasına gerek yoktu. Onun için kalem kağıt kullanmasına gerek yoktu. Okuyamam dediği hâdise cehaletinden değil. Orada okuyamam dediği şu: Şimdi,

Hira dağında bakın, bu akşam böyle başladı bu hikâye ile, bu hâdise ile. Gerçekten bu çok mühim bir hâdisedir. İslamiyet'in hem özü, hem başlangıcı, hemde Efendimizi tanıma yönündeki oluşumlardır. Okuyamam dedi. Neyi okuyamam dedi? Hira Dağında o mübarek dağda Efendi-mize Cenâb-ı Hak o kadar büyük tecillilerde bulundu, ilhamlarda bulundu ki, o vahiy değildi ona gelen ilhamlar ancak o zaman, vahiy ismini almıyordu.

Vahiy Cebrail Aleyhisselâm ile birlikte geldikten sonra vahiy oldu, yâni daha kesin bilgiler, Allah'ın varlığına müdrik oldu. Kendi düşünerek buldu bunları. Tevhid hakîkatlerinin hepsini kendi bünyesinde buldu. O çalışmaları neticesinde, Hira dağında sonsuz geceler, ufka bakarak, orası yüksek ufka bakarak dışarıya bakarak, semâvata bakarak o çöl gecelerinin parlaklığı, hoşluğu çok güzeldir çöl geceleri. Parlaklığı sonsuz huzuru içerisinde tevhid hakîkatlerini idrâk etti.

Cenab-ı Hakk ilham vasıtasıyla bildirdi. Varlığında Hakk’ın varlığından başka bir şey olmadığını, âlemde Hakktan başka bir şey olmadığını, bütün varlığın Hakkın tecellilerinden ibaret olduğunu, Cenâb-ı Hakk ona İlhami olarak daha evvelce bildirdi. Vicdanından içinden, özünden, fakat bunları tasdik edecek bir mahâl bulama-dığı için tereddütlüydü. Şimdi bakın oku nereye geliyor? İşte bu esnâda Cebrâil aleyhisselâm ya Resulallah içinden duyduğun, hissettiğin, zuhûra getirdiğin, şuura getirdiğin şeyleri söyle artık.

Bunlar doğru şeylerdir diye onu tasdik etti. Anlaşılıyor mu neyin oku dendiği? Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v) okuyamam kadir değilim dediği, bunu nasıl anlatacağım? Yâni kavmime bu yüksek bilgileri nasıl anlatacağım? Okuyamam dediği odur. Okumak, kendisi okuduğu zaman karşı tarafın dinlemesidir. Karşı taraf muhataptır. Oku dendiği zaman kişi, kendisi de kendisi için de okur ama

başkaları için de okur. Yâni bir bakıma izâhtır. İşte okuyamam dediği bilgisizliğinden değil tecrübesi olmadığından daha henüz yeni başlandığı için bu işe Allah'ın tevhidini, Allah'ın vahdetini, Allah’ın ahadlığını o kadar putlara tapan insânlara nasıl anlatacağımdı oradaki tereddüdü.

Okuyamayacağım, okuyamam tereddüdü buydu yoksa o yazıyı okuyamamak değildi. Anlaşılıyor mu ne hâdise olduğu bakın? Ne müthiş bir hâdise. O zaman Cebrâil Aleyhisselâm Ona yardımcı oldu, yâni sistemini öğretti.

-------------------

~~96.1~
اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذٖى خَلَقَ~ ~ ~

(96/1) - Ikraé' bismi rabbikellezî halak.
(96/1) - Yaratan Rabbinin adiyle oku.


اِقْرَأ بِاسْمِ رَبِّكَ Rabbinin adıyla oku!. Yani onun yüce adıyla, “Allah” yüce ismi ile başlayarak oku. Okumaya başla. Yukarıda geçtiği üzere bu emir inerken, başlangıçta Hıra mağarasında Hz. Muhammed'in zâtına melek gelip canına tak diyen şiddetli bir sıkıştırma ile yalnız اِقْرَأْ “oku” demiş. O zamana kadar Hz. Muhammed okumak bilmediği için مَا اَنَا بِقَارِئٍ “ben okumuş değilim” yani okumak bilmem ki ne okuyayım? demişti. Bunun üzerine yine şiddetli bir sıkıştırma ile اِقْرَأ “oku” demiş. O da yine مَا اَنَا بِقَارِئٍ “ben okumuş değilim” (Buhârî, Bed'ü'l-Vahy, 3, Tabir, 1, Tefsîru Sûreti 96/1; Müslim, İman, 252; Ahmed b. Hanbel, VI, 233.) demişti. Demek ki o ilk iki اِقْرَأ “oku” emri henüz Kur'ân değil, okuma denilen işe başlamak için heceletme

cinsinden hazırlayıcı bir emir, bir teklif idi. Kur'ân, üçüncü defaki sıkıştırmadan sonra olan iş bu اِقْرَأ بِاسْمِ رَبِّكَ “Rabb'inin adıyla oku!” emri ile başlamıştı. Şu halde bu emir, ilk inmesinde hem yaratıcı bir mahiyette Hazreti Peygamber'i okumazken okur yapmış, hem öğretici bir şekilde nazmı ile okunanı belirtmeye başlamış, hem mânâsı ile ilk vazifenin böyle yaratan, terbiye eden Allah'ı tanıtmak ve onun ismiyle okumaya başlamak olduğunu yükümlü tutmak şeklinde anlatmıştır.

(E.H.Y.)


Not= İlgisi olması sebebiyle (-11- Vahy ve Cebrâîl) isimli kitabımızdan ilgili bir bölümü buraya da almayı uygun gördüm, İnşeallah fazla sıkmadan faydalı olur. T.B.


………………….İnsânın diğer varlıklardan üstünlüğü ve hilâfeti ancak tefekkürü yönüyledir…………………

Muhterem okuyucularım, buraya kadar özet olarak yazmağa gayret ettiğim mevzulardan gayem, sizleri mümkün olan en üst tefekkür olgunluğuna ulaştırmak içindi. Bu anlayış ve bakış açıları içerisinde şimdi tekrar “vâhy” mevzuuna dönmeye çalışalım.

İlk Vâhy ve Ikra.

Sayın okuyucum, bir an için beşeri vasıflarından sıy-rılarak salt bir akıl ile hadiseye, bir kenar yerden müdahil olup, hayâlen seyre dalabilirsin. İster isen sen o devre rucu et, ister o devri bu ana tatbik et, her ikisi de olabilir. Böyle bir idrak ve anlayış seni ilâhi hakikatlere daha geniş mânâda aşina edecektir.

Dünya, izafi senelerinden Milâdi 610 larda idi ve

günler bünyesinde oluşacak muhteşem hadiseleri zuhura getirmeğe hazırlanıyordu. Yer, Arap yarımadasında Hicaz’da Mekke ve Mekke ’de buluna Hira dağı idi.

Orada “emin” bir insân kendinden emin olarak, çölün o muhteşem sakin gecesinde bütün varlığı ile mutlak bir müşahede de oluşacak muazzam şeyleri adeta derûni bir seziş ile bekler gibiydi.

Sanki âlem, insânlık ve kendisi yepyeni oluşumları kucaklamaya hazırlanıyordu.

Diğer taraftan bâtın âleminde, “küntü kenzen” (gizli hazine) den bütün âlemlere yayılan rahmetin en yücesi, zuhura çıkmağa hazırlanıyordu. Bu rahmet zâti tecellinin ilk defa zuhura çıkmaya başlamasıydı. İnsânlık tefekkür tarihinn en büyük inkılâbı olacaktı.

Ve ezelden seyrana çıkan iki kardeş, “İnsân” ve “Kûr’ân”ın muhteşem buluşma gecesiydi.

Adeta bütün çevre ve âlem, nefeslerini dahi kesmişler mutlak bir sukûnet içerisinde oluşacak halleri merakla beklemekteydiler.

Evet işte o gece, nihâyet oluşacak olan oluşmağa baş-lamakta idi. Hira dağında, sonradan âlemlere rahmet olduğunu öğreneceğimiz o emin kişi de, sonsuz bir vecd içinde tefekkürde idi.

Kendinden geçmiş, salt rûhsal varlığında oluşan, o günlere kadar hiç bir beşer ve varlığın ulaşamadığı, ilâhi düşüncelere, hakikatlere ulaşmış, büyük sırları bünyesin de açığa çıkarmaya çalışıyordu.

O kadar ileri derecede derûni tecelliler aklında, bey-ninde, gönlünde, dilinde lisanına geliyordu, ki bunlar bir bakıma kendini korkutuyor ve ürpertiyor idi.

O kadar çok ilâhi sırlarla dolmuştu ki, daha evvelce bunlar hiç bir insân, veya diğer varlıklardan duyulmadığı

için sıhhatlerinden endişeliydi.

İşte tam bu yoğun düşünceler içerisinde iken birden gök yüzünde büyük bir uğultu ve hışırtı hissetti, başını kaldırıp baktığında daha evvelce görmediği, bilmediği bir varlık, gökyüzü semasını tamamen kaplamış olduğunu gördü, ve daha da endişelendi.

İşte o anda; o anda işte; olan oldu.

Gayb anahtarı madde kilidine değdi, ve gelen azametli gayb elçisi, şifre kelimeyi de söyledi ve evet; evet gayb’ın muhteşem kapısı gıcırtılarla o anda aralanmağa başlamıştı.

Artık kapı bulunmuş, kilit açılmış, muhteşem gayb’a doğru muhteşem ilâhi yolculuk başlamıştı.

Evet, bâtın âleminin kilidinin açılmasını sağlayan o şifre sözcük yüce kuvvetleri olan bâtın elçisinin lisanından, kendi alfebe düzeni içerisinde, اقرأ “IKRA” tertibi ile “Rûh’ul Emin”in lisanından, “Muhammed’ül Emin”in kulağına, oradan gönlüne, oradan aklına ve vücûd iklimine “nüzül” yaşanması için indirilmekteydi.

İşte o anın müthiş hadiselerinden birisi, “Muham-med’ül emin”in “Hz. Muhammed”e tebdil edilmesi, “Muham’med” kelimesinin içindeki “ikinci mim”in faaliyete geçmesi idi.

Bilindiği gibi;

birinci “mim” “Muhammed’ül emin”, ikinci “mim”“Hz. Muhammed”, üçüncü “mim”ise daha sonra kemâlâtını gösterecek olan

“Hakikat-i Muhammed”idir.

Evet o gece اقرأ “IKRA” ile “nübüvvet”i başla-mış; daha sonra gelen âyetlerle de “risâlet”i başlamış oluyordu.

هاقرا “IKRA” lâfzının mutlak mânâ’da kendi hakikati üzere, gerek harf sembolleri, gerekse ses tonlamaları iti-bariyle başka bir kelime ile tercüme edilmesi hiçbir beşeri lisanda mümkün değildir.

Ancak lâtin harfleriyle türkçe “OKU” ifadesi sadece “meâl” karşılığıdır, mutlak karşılığı değildir.

Başkaca da çaremiz olmadığından, böylece kabullen-memiz icab etmektedir. “OKU” dendiğinde beynimizde okuma ile ilgili hangi bilinç kaydı varsa bu kelimeyi sadece o yönüyle çok dar bir çerçevede anlamış oluyoruz.