İçeriğe atla
Alak 1Cüz 30 · Sayfa 597

Alak Sûresi 1. Âyet

العلق

Sohbete sor

İkra/ bi-ismi rabbike-lleżî ḣalak(e)

(1-2) Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı "alak"dan yarattı.

Namaz Sûreleri (Cilt 1)

Terzibaba - Necdet Ardıç

-------------------

~~96.1~
اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذٖى خَلَقَ~ ~ ~

(96/1) - Ikraé' bismi rabbikellezî halak.
(96/1) - Yaratan Rabbinin adiyle oku.


اِقْرَأ بِاسْمِ رَبِّكَ Rabbinin adıyla oku!. Yani onun yüce adıyla, “Allah” yüce ismi ile başlayarak oku. Okumaya başla. Yukarıda geçtiği üzere bu emir inerken, başlangıçta Hıra mağarasında Hz. Muhammed'in zâtına melek gelip canına tak diyen şiddetli bir sıkıştırma ile yalnız اِقْرَأْ “oku” demiş. O zamana kadar Hz. Muhammed okumak bilmediği için مَا اَنَا بِقَارِئٍ “ben okumuş değilim” yani okumak bilmem ki ne okuyayım? demişti. Bunun üzerine yine şiddetli bir sıkıştırma ile اِقْرَأ “oku” demiş. O da yine مَا اَنَا بِقَارِئٍ “ben okumuş değilim” (Buhârî, Bed'ü'l-Vahy, 3, Tabir, 1, Tefsîru Sûreti 96/1; Müslim, İman, 252; Ahmed b. Hanbel, VI, 233.) demişti. Demek ki o ilk iki اِقْرَأ “oku” emri henüz Kur'ân değil, okuma denilen işe başlamak için heceletme

cinsinden hazırlayıcı bir emir, bir teklif idi. Kur'ân, üçüncü defaki sıkıştırmadan sonra olan iş bu اِقْرَأ بِاسْمِ رَبِّكَ “Rabb'inin adıyla oku!” emri ile başlamıştı. Şu halde bu emir, ilk inmesinde hem yaratıcı bir mahiyette Hazreti Peygamber'i okumazken okur yapmış, hem öğretici bir şekilde nazmı ile okunanı belirtmeye başlamış, hem mânâsı ile ilk vazifenin böyle yaratan, terbiye eden Allah'ı tanıtmak ve onun ismiyle okumaya başlamak olduğunu yükümlü tutmak şeklinde anlatmıştır.

(E.H.Y.)


Not= İlgisi olması sebebiyle (-11- Vahy ve Cebrâîl) isimli kitabımızdan ilgili bir bölümü buraya da almayı uygun gördüm, İnşeallah fazla sıkmadan faydalı olur. T.B.


………………….İnsânın diğer varlıklardan üstünlüğü ve hilâfeti ancak tefekkürü yönüyledir…………………

Muhterem okuyucularım, buraya kadar özet olarak yazmağa gayret ettiğim mevzulardan gayem, sizleri mümkün olan en üst tefekkür olgunluğuna ulaştırmak içindi. Bu anlayış ve bakış açıları içerisinde şimdi tekrar “vâhy” mevzuuna dönmeye çalışalım.

İlk Vâhy ve Ikra.

Sayın okuyucum, bir an için beşeri vasıflarından sıy-rılarak salt bir akıl ile hadiseye, bir kenar yerden müdahil olup, hayâlen seyre dalabilirsin. İster isen sen o devre rucu et, ister o devri bu ana tatbik et, her ikisi de olabilir. Böyle bir idrak ve anlayış seni ilâhi hakikatlere daha geniş mânâda aşina edecektir.

Dünya, izafi senelerinden Milâdi 610 larda idi ve

günler bünyesinde oluşacak muhteşem hadiseleri zuhura getirmeğe hazırlanıyordu. Yer, Arap yarımadasında Hicaz’da Mekke ve Mekke ’de buluna Hira dağı idi.

Orada “emin” bir insân kendinden emin olarak, çölün o muhteşem sakin gecesinde bütün varlığı ile mutlak bir müşahede de oluşacak muazzam şeyleri adeta derûni bir seziş ile bekler gibiydi.

Sanki âlem, insânlık ve kendisi yepyeni oluşumları kucaklamaya hazırlanıyordu.

Diğer taraftan bâtın âleminde, “küntü kenzen” (gizli hazine) den bütün âlemlere yayılan rahmetin en yücesi, zuhura çıkmağa hazırlanıyordu. Bu rahmet zâti tecellinin ilk defa zuhura çıkmaya başlamasıydı. İnsânlık tefekkür tarihinn en büyük inkılâbı olacaktı.

Ve ezelden seyrana çıkan iki kardeş, “İnsân” ve “Kûr’ân”ın muhteşem buluşma gecesiydi.

Adeta bütün çevre ve âlem, nefeslerini dahi kesmişler mutlak bir sukûnet içerisinde oluşacak halleri merakla beklemekteydiler.

Evet işte o gece, nihâyet oluşacak olan oluşmağa baş-lamakta idi. Hira dağında, sonradan âlemlere rahmet olduğunu öğreneceğimiz o emin kişi de, sonsuz bir vecd içinde tefekkürde idi.

Kendinden geçmiş, salt rûhsal varlığında oluşan, o günlere kadar hiç bir beşer ve varlığın ulaşamadığı, ilâhi düşüncelere, hakikatlere ulaşmış, büyük sırları bünyesin de açığa çıkarmaya çalışıyordu.

O kadar ileri derecede derûni tecelliler aklında, bey-ninde, gönlünde, dilinde lisanına geliyordu, ki bunlar bir bakıma kendini korkutuyor ve ürpertiyor idi.

O kadar çok ilâhi sırlarla dolmuştu ki, daha evvelce bunlar hiç bir insân, veya diğer varlıklardan duyulmadığı

için sıhhatlerinden endişeliydi.

İşte tam bu yoğun düşünceler içerisinde iken birden gök yüzünde büyük bir uğultu ve hışırtı hissetti, başını kaldırıp baktığında daha evvelce görmediği, bilmediği bir varlık, gökyüzü semasını tamamen kaplamış olduğunu gördü, ve daha da endişelendi.

İşte o anda; o anda işte; olan oldu.

Gayb anahtarı madde kilidine değdi, ve gelen azametli gayb elçisi, şifre kelimeyi de söyledi ve evet; evet gayb’ın muhteşem kapısı gıcırtılarla o anda aralanmağa başlamıştı.

Artık kapı bulunmuş, kilit açılmış, muhteşem gayb’a doğru muhteşem ilâhi yolculuk başlamıştı.

Evet, bâtın âleminin kilidinin açılmasını sağlayan o şifre sözcük yüce kuvvetleri olan bâtın elçisinin lisanından, kendi alfebe düzeni içerisinde, اقرأ “IKRA” tertibi ile “Rûh’ul Emin”in lisanından, “Muhammed’ül Emin”in kulağına, oradan gönlüne, oradan aklına ve vücûd iklimine “nüzül” yaşanması için indirilmekteydi.

İşte o anın müthiş hadiselerinden birisi, “Muham-med’ül emin”in “Hz. Muhammed”e tebdil edilmesi, “Muham’med” kelimesinin içindeki “ikinci mim”in faaliyete geçmesi idi.

Bilindiği gibi;

birinci “mim” “Muhammed’ül emin”, ikinci “mim”“Hz. Muhammed”, üçüncü “mim”ise daha sonra kemâlâtını gösterecek olan

“Hakikat-i Muhammed”idir.

Evet o gece اقرأ “IKRA” ile “nübüvvet”i başla-mış; daha sonra gelen âyetlerle de “risâlet”i başlamış oluyordu.

هاقرا “IKRA” lâfzının mutlak mânâ’da kendi hakikati üzere, gerek harf sembolleri, gerekse ses tonlamaları iti-bariyle başka bir kelime ile tercüme edilmesi hiçbir beşeri lisanda mümkün değildir.

Ancak lâtin harfleriyle türkçe “OKU” ifadesi sadece “meâl” karşılığıdır, mutlak karşılığı değildir.

Başkaca da çaremiz olmadığından, böylece kabullen-memiz icab etmektedir. “OKU” dendiğinde beynimizde okuma ile ilgili hangi bilinç kaydı varsa bu kelimeyi sadece o yönüyle çok dar bir çerçevede anlamış oluyoruz.

Aslı olan, اِقْرَأْ “IKRA” (OKU) ise, gerek sembol harf düzenlemesi, gerek ses tonlaması, gerek “iç” bâtın yapısı itibariyle ayrı ayrı incelendiğinde ifade ettiği mânâyı en geniş şekilde bizlerin gözlerine ve gönüllerine sunmaktadır. *(32)


*(32) “IKRA” (OKU) harf ve sayı değerleri bölümüne bakın.


Not : “IKRA” (OKU) sözcüğünün diğer lisanlara tercümesini daha iyi anlayabilmemiz için ayrıca özel bir çalışma yapılması gerekmektedir. T.B.


Evet; o yüce kuvvetleri olan Cebrâil idi ve kendi ger-

çek asli varlığı ile ilk def’a tecelli ediyor ve “Hakikat-i Mu-hammedi”den aldığı bilgileri, “zuhuru Muhammediyye”ye ulaştırıyor idi.

هاقرا “IKRA” bu sürecin başlangıcı oldu ve devamı 23 sene sürdü.


O, müthiş ve ûlvî anda söylenen o müthiş “IKRA” (OKU) sözcüğünün muhatabı “âlemlerin Sultânı”

- “ben okumak bilmem,” dedi.

Sonra O’nu sıktı ve bıraktı,.

Tekrar “IKRA” (OKU) dedi.

- “Okumak bilmem,” dedi, sonra O’nu tekrar sıktı bıraktı, tekrar “IKRA” (OKU) dedi.

- “Okumak bilmem,” dedi.

Bunun üzerine Cebrâil (a.s.) Alâk 96/1-5 âyetlerini okumağa başladı...


ıkre’ bi’smi rabbikelleziy haleka (1) halekal insâne min alâkın (2) ıkre’ ve rabbükel ekremü (3) ellezî alleme bil kâlemi (4) allemel insâne ma lem ya’lem (5)


Şimdi tekrar gönül âlemine uruc ederek, bu hadiseyi beşeriyyet ölçüleri içerisinde değil de, hakikat ölçüleri

içerisinde incelemeğe çalışalım.

İfade edilen bilgilere göre Muhammed (s.a.v.) i Ceb-râil (a.s.) üç defa sıkıp dördüncüde bilgi vermeğe başlamıştır.

Üç def’a sıkması, “ef’al, esma, sıfat” mertebelerinin anlaşılması içindir.

Dördüncü, hakikatlerin zât mertebesinden izahına başlanmış olmasıdır.

Hz. Rasûlullah, “IKRA” (oku) sözünü duyduğunda, üç def’a “okumak bilmem” diye cevap vermesi, üç mertebe itibariyle, beşerce nefsani mânâda “okuma bilmem” demek istemiştir.

Evvelki sayfalarda kısaca belirtmeye çalıştığımız gibi, O “ümm-i”, ana, anaya mensub, yani “Hakikat-i Muhammedi” yönüyle ilmin anasıdır.

Hz. Rasûlullah’ı çok iyi tanımamız gerekmektedir. O’ nun bizler gibi okuma yazma araçlarına ihtiyacı yoktu.

Cebrâil (a.s.) birinci def’a geldiğinde daha evvelden o kişiyi tanımadığı halde, ona nasıl olur da “IKRA” (OKU) der?....

Ayrıca bu söz rastgele bir sözcük de olamaz.

Ayrıca okuması için, eline bir “metin”, okunacak bir şey de verilmediği halde niye “OKU” hitabına muhatap olmuştur?....

Bu ve buna benzer soruların, mantıklı birer izahları ol-malıdır.

Birinci def’a “IKRA” dediğinde; daha evvelce kısaca bahsettiğimiz gibi, gönlünde, içinde, “özünde” bulduğu ilâhi hakikatleri “IKRA” kıraat etmesi, okuması isten-mişti.

İşte bu husus çok mühim bir meseledir. “Kalbe, gön-

le, akla” gelen varidatların ilâhi olduğunun mertebe-i cibril-den tasdiki lâzımdır. Ancak bu bilgiler sahih (doğru) bilgilerdir ve tatbik olunabilirlerdir.

Tasdik olmayan bilgiler ise, vehmi ve nefsanidir, tat-bik edilmesi çok büyük yanlışlıklara sebep olur.

Hz. Rasûlullah’ın düşündükleri, müşahade ettikleri gönlüne gelen varidatların doğruluğu, bâtın elçisi tarafından “IKRA” (OKU) “ben de tasdik edeyim” hükmündedirler. Bir bakıma bu hadise ilk “mukabele”dir de diyebiliriz.

“IKRA” zât-i tecellinin tarih başlangıcıdır, diyebiliriz. Bizim âlemimizde o günlere kadar böyle bir yücelik ol-mamıştı.

“IKRA” (OKU); → “okuyamam” dediğinde, Cebrâil O’nu kuvvetle sıktı, o anda kendi bireysel zâtı gitti, “zât-ı ilâhi” geldi.

İkinci def’a sıktı, → bireysel sıfatları gitti, “ilâhi sıfatları” geldi.

Üçüncü def’a sıktı, → bireysel isimleri gitti, “ilâhi isimleri” geldi.

Bu tazyike dayanamayıp kendini attı, böylece izafi varlığından da kurtulmuş oldu.

Cebrâil hemen onu tuttu ve limonun, zeytinin sıkılıp posasının gidip özünün kaldığı gibi kendi varlığında Hakk’ın varlığından başka bir şey kalmamış oldu.

“Ümm-ül kitap” olmaya başladı, kâleme kağıda ihti-yacı yoktu, Cebrâil bildirdiğinde aynını zâtından da okuyordu.

“IKRA” bir bakıma Cebrâil (a.s.)ın Hz. Muhammed’e (s.a.v.) üflediği “kelâm-î rûh’ul kudüs”tür, anında

faaliyete başlamıştır.

İsâ (a.s.) için Meryem’e üflediği ise, hayâli bir lâtife-dir, ki otuz sene sonra açığa çıkmaya başlamıştır.

Hz. Peygamber bunları ümmetine aynen üflemiştir ve onların “rûh’ul kudüs”ü olmuştur. Bunlardan doğan ilimler, peygambere mensuptur; diğerleri hayâl ve vehme mensupturlar, sonları gelmez.

“IKRA” bir bakıma, has zâtların okumasıdır.

O, ilmin anası olduğundan, ilim aktarımının cüzlerin-den olan kağıt kâlem ve saireye ihtiyacı yoktu.

Onlara ihtiyacı olsa idi “ilmin anası” olmaz, ancak “ilmin çocuğu” olurdu, ki onun hakkında böyle bir şey tasavvur edilemezdi.

“IKRA” bir bakıma “a’yân-ı sabiteni oku” demek-tir.

Kolay kolay okunamaz, çünkü bütün “kaza ve ka-der”, “mukadderat” orada yazılıdır.

İşte o anda daha “henüz” bunları “okuyamam” ol-muştur.

“IKRA” ne edebiyatçıların, ne zahiri din ehlinin, ne şairlerin, ne doktorların, ne tarihçilerin, ne psikologların, ne fizikçilerin, ne sosyalcilerin (sosyologların) anlayıp anlatacağı şeylerden değildir.

Bu husus ancak irfan ehlinin idrak ve yaşantısıyla anlaşılacak ve anlatılacak hususlardandır.

Evet; Cebrâil (a.s.) Hz. Muhammed-i yukarıda çok dar bir çerçevede anlatmağa çalıştığımız, aslında beşer ufkuna sığamayacak kadar geniş olan bu mevzua imkâni dahilinde yavaş yavaş devam etmeğe çalışalım.

Cebrâil (a.s.) üçüncü defa sıktıktan sonra devam ederek;

Alak 96/1 âyetinde

ذِي خَلَقَعاقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّ

ıkre’ bi’smi rabbikellezî haleka Meâlen :

“Ey Muhammed seni halkeden rabb’inin ismiyle oku” hakikatini bildirdikten sonra “IKRA” hakikatinin mânâsı asliyyeti üzere daha çok açılmaya başladı.

Hz. Muhammed o hallerin derûni haşyet’i içerisinde “okuyamam” dediğinde Cebrâil (a.s.) yine bir şifre anahtar verdi, ki o anahtar “Rabb” ismi idi, yani kendi izafi varlığınla değil Rabb isminin sendeki zuhuru ile oku demek istedi. Bu ise ilk “besmele”; ilk, zahirden bâtına geçerek ilim tahsili idi.

Bir başka yönüyle baktığımızda, Hz. Rasûlullah (s.a.v.) zât-i tecelli ile gelmiş olduğu halde neden rûbubiyyet ilmiyle nebi’liği başlatıldı der isek, cevabı şöyle olabilir.

Âdem (a.s.) den beri gelen ilâhi ilmin mertebeleri;

İbrahim (a.s.) da “tevhid-i ef’al”, Mûsâ (a.s.) da “tevhid-i esma” → rûbubiyyet tenzih İsâ (a.s.) da “tevhid-i sıfat” teşbih idi.

Geriye “tevhid-i zât” kalmış idi, ki bu da bütün tev-hidleri birleştiren Tevhid-i zât idi, yani umumi tevhid idi. Bu mertebenin ilk zuhur yeri “Sûret-i Muhammed-i” idi.

İşte bu hakikatleri, “Hakikat-i Muhammed-i”den alıp “Sûret-i Muhammediyye”ye ilâhi ilmin yoğunlaşmış hali olan lâtif sûreti ile “mânâyı cibril”, bâtından → zahire ulaştırmakta idi.

Cebrâil bu hakikatlerin daha kolay anlaşılabilmesi için

“bi ismi rabbike” “rabbının ismiyle oku” demesi; gerçi sen zât-i tecelli ile geliyorsun, fakat bu hakikatlerin daha iyi anlaşılabilmesi için az daha alt mertebeden yani, “rûbubiyyet” yani “tenzih Mûseviyyet” mertebesin den “izahına” okumaya başla demek olmuştur.

Çünkü Allah’ın indinde tek din İslâmdır. İbrahimiy-yet, Mûseviyyet, İseviyyet diye ayrı ayrı semavi dinler yoktur. Tek Allah’ın (c.c) tek semavi dini vardır, o da “İs-lâm”dır.

Onun için de sadece Allah’ın (c.c.) gönderdiği pey-gamberlerinin mertebeleri vardır. Ayrı ayrı, kendilerine ait olan bir sahaları yoktur.

İşte bu yüzden İslâmiyyet’i yani “Hakikat-i ilâhiy-ye”yi daha iyi anlatabilmek için biraz daha alt mertebe-lerden başlayarak o mertebelerin bozulmuş, akidesini de tekrar kendi hakikatleri üzere ihya etmek bakımından “Rabb”dan yani “tenzih”ten, “mertebe-i Mûseviyyet” başlanması gereği açık olarak ortaya konmuştur.

Evet; bu “Kelâm-ı ilâhi” Hz. Rasûlullah’a talim edi-len ilk anahtar ve “hakikat-i Mûseviyye” mertebesi üzere bir besmeledir, “bi ismi rabbike” (rabbının ismiyle) dir.

Teşbih; “İseviyyet mertebesi”nin besmelesi; “bi ismi eba ve ebi ve rûh’ul kudüs”tür. Yani (baba, oğul ve rûh’ul kudüs) ismi iledir.

“IKRA” hitabından kısa bir müddet sonra iki defa gelen “Fâtiha’yı şerife”nin ve bütün sûrelerin başında taht kuran “Hakikat-i Muhammediyye”nin ve her şeyin muhteşem anahtarı “besmele-i şerife” ise, “bismillâhir râhmanir rahîm” ilâhi ifadesinin zâhiri dahi tevhid üzere olup bir def’ada lâfz edilmektedir.

Meâlen : (Râhman ve Rahim olan Allah ismiyle)dir.

Görüldüğü gibi;

Mûseviyyet mertebesinin besmelesi, Rabb, esma, → rûbubiyyet mertebesini, İseviyyet mertebesinin besmelesi, Ruh’ul Kudüs, → sıfat mertebesini, Muhammediyyet mertebesinin besmelesi Allah (c.c) zât mertebesini açık olarak ifade etmekte ve zât Allah (c.c.) mertebesi ise, bütün mertebeleri bünyesinde topladığından diğer mertebelerin besmeleleri genelde “nesh” edilmiş, kaldırılmıştır.

Gerçek Hakikat-i Muhammediyyenin besmelesine bi-lerek veya bilmeyerek bu yolla geçilir.

Gerçek halini idrak edememiş kimseler, lâfzen Mu-hammed-i besmele-i şerifesini lisan etseler dahi gerçekte halen bulundukları mertebenin besmelesini söylemekte-dirler.

Kûr’ân-ı Kerîm’de 114 sûre, sûret-i Muhammed-i üzere sûret-i ilâhiyye vardır. Bunların birinin başında besmele yoktur (Tevbe 9 sûresi).

O besmele ise, (Neml sûresi 27/30. âyette) Süleyman (a.s.) kelâmından Belkıs’a gönderdiği mektu-bunda ifade etmiştir.

Yani besmele-i şerifenin hakikatinin 114 te biri ancak Mûseviyyet mertebesi itibariyle zuhura çıkmıştır, ki o da yine “Hakikat-i Muhammed-i” kemâliyledir.

(113) ün başındaki (1) i alırsak (113) geriye 13 kalır.

O (1) i, (30) uncu âyetin başına koyarsak 130 olur.

Sıfırı oradan kaldırırsak (130) geriye 13 kalır, ve 13 bilindiği gibi Hazret-i Rasûlullah’ın şifre sayısıdır.

Hal böyle olunca Süleyman’ın (a.s.) kemâlâtı dahi

Hakikat-i Muhammediyye’ye bağlanmıştır.

Çok geniş bir mevzuu bünyesinde bulunduran bes-mele-i şerifeleri yeri olmadığı için bu kadar izahla bırakıp yolumuza devam etmeye çalışalım.


“ellezî haleka” (1)

“(seni) halk eden” Âyet-i kerîme’nin bu bölümü de çok izahlar gerektir-mektedir.

Özet olarak;

Mertebe-i Ahadiyyette, “Hakikat-i Muhammed-i” hüviyyeti itibariyle, zahiri ise, “Hazret-i Muhammed” ismi ile “Hakikat-i ilâhiyye”nin nokta zuhur mahallini halketmiştir, diyebiliriz.

“halekal insâne min alâk” (2)

“insân-ı (zahirini) pıhtılaşmış kandan halkeden”

“ıkre’ ve rabbükel ekremü” (3)

“oku rabbin en büyük kerem sahibidir” ellezî alleme bil kâlemi (4)

“kâlem ile öğreten” allemel insâne ma lem ya’lem (5)

“insana bilmediğini öğretti”


Gayemiz ilk gelen bu beş âyetin genel yorumunu yap-mak değil, ancak o gece oluşan hakikatleri biraz daha iyi anlamaya çalışmak ve daha gerçekçi olmaya yönelmektir.

Şimdi tekrar tefekkürle düşünmeye yönelelim.

Evet, Cebrâil (a.s.) Hz. Rasûlullah’a “IKRA” (OKU) dediği halde, kendi okumaya devam ederek beş âyeti “IKRA” etmiştir.

Bundan sonraları gelen âyet-i kerimeler, Habibullah’a, Hakikat-i Muhammediyye’ye “KÛL “de ki” hitab-ı izzeti ile gelmeye başlamıştır.

“IKRA” kelimesi Kûr’ân-ı Kerîm’de üç yerde ve Cebrâil’in lisanından üç def’a söylenmiştir.

Böylece altı def’a söylenmiş olmaktadır.

“KÛL” ise, Kûr’ân-ı Keriym’de üçyüzyetmişüç (373) yerde ifade edilmiştir.

Niye acaba hitapların hepsi,

هاقرا “IKRA” veya “KÛL” ile olmadı?...

“IKRA” (OKU) ile “KÛL” (söyle, de ki) arasındaki fark nedir, ki âyet-i kerimeler bu iki lâfz ile ifade edildi?

Şimdi bu hususu iyi anlamaya çalışalım.

Ebced hesabıyla “KÛL” (söyle)

(kaf) 100

(lâm) 30

اقرا“IKRA” (OKU)

(elif) 1

(kaf) 100

(rı) 200

(elif) 1

(hemze) 1

(303) → (33) (3 + 3) = 6

اِقْرَأْ“ “IKRA” (oku) sayısal değeri (302) hakkında daha evvelce de kısa bilgi vermiştik, burada bir şeye daha dikkat çekelim istedik.

اِقْرَأ Burada görüldüğü “IKRA” sayısal değeri, (303) olmaktadır, görüldüğü gibi bu fark “ıkra” nın son elifinin üstünde ayrıca bir “hemze”nin oluşundandır. O da elif olduğundan bir sayı değerindedir böylece sayı (303) olmaktadır. Yani ihtilâf yoktur. “IKRA” nın son elifi birinde, “cezimli” diğerinde ise, “hemzeli” dir. Görüldüğü gibi yazıda her iki şeklide kullanılmaktadır.

(303) → (33) (3 + 3) = 6

Otuzüç (33), Mescid-i Nebevi’nin ilk kurulan direk sayılarına eş olduğu gibi, (3) ün birinin, “IKRA”,

Kûr’ân’da geçtiği, ikinci (3) ün ise, Kûr’ândan olmayıp, Hadis-i Şerifte de belirtildiği gibi Cebrâil (a.s.) a izafe edilmesidir.

Böylece üçün (3) ün bir (1) tanesi, zâti ; bir (1) tanesi ise, Cibrili’dir.

Toplandığında 6 adet “IKRA” olmaktadır, ki ayrıca bu dahi bu hadislerin ilk anlama durağı olan imân’ın merte-belerini de ifade etmektedir.

“KÛL” ise, açıkça görüldüğü gibi hilâfsız (13) tür;

373 yerde dahi ifade edilmesi (3 + 7 + 3) = 13 ü çok açık olarak ortaya koymaktdır.

Gerçekten ben de bu kadar çok Hakikat-i Muhamme-diyye’yi adeta her yerde tasdik eden 13 sayısını gördükçe hayretim biraz daha artmaktadır.

هاقرا “IKRA” (OKU) → ikilik, “KÛL” (söyle – de ki) → ikilikteki - bir’lik’tir.

“KÛL” aynı zamanda “kün”dür.

Biri ilmi mânâda mutlak, diğeri ise, fiili ma’nâda mutlak oluştur.

“KÛL” lâfzı en geniş mutlak mânâda konuştuğu ma-haldir. O mahalden kelâm ise, ilmi yönden gelen halkıyettir.

“kûl hüvallahu ehad”, dendiğinde “Ahadiyyet” ortaya çıkar.

“kûl ya eyyühellezine amenu,” dendiği zaman da, “imâniyyet” halkolup ortaya çıkar.

“ya eyyühel kafirun,” dendiği zaman da “küffariyyet” ortaya çıkmış olur.

“IKRA” bir başka ifadeyle açmaktır, bâtıni velâyet, “KÛL” ise, nübüvvet ve risâlettir.

Yukarıdan beri özet olarak ifade etmeğe çalıştığımız Hira dağındaki o muhteşem hadisede, bizde zihnen ve zevken kendimizi bulmağa çalışalım.

Bu yoldan gönlümüze gelecek, ilhamatın yollarını açarak, Cebrâil (a.s.) ın yollayacağı görevlilerini, birer haberci misafir olarak güzelce karşılayıp, onlara ikramda bulunalım, onlar da bize manevi ilmi ikramda bulunsunlar.

Cebrâil (a.s.) Hz. Rasûlullah’a kendi özel zâti varlığı ile iki (2) def’a geldiği haber verilmektedir.

Birinci; geldiği IKRA gecesinde, Hakikat-i Muham-med’i a’yân-ı sâbitenin öğretilmesi ve nübüvvetin başlaması içindir.

İkinci gelişi ise, Mi’rac gecesi Hakikat-i Muhamme-di’nin en kemâlli haliyle zuhurunu ortaya çıkarıp yaşandığı gece olduğu içindir, sırrı budur.

Başka hiçbir peygambere böyle asli sûreti üzere gö-rünmemiştir. Hazret-i Muhammed’in şanındandır.

İlk geldiği sürelerde Cebrâil (a.s.), Zahiren Hazret-i Rasûlullah’ın hocası olmuş iken, mi’rac gecesi ise, Hz. Rasûlullah, Cebrâil’in hocası olmuştur.

Mi’rac gecesi sidre-i müntehayâ varıldığında Cebrâil (a.s.) “ben daha yukarı çıkamam, çıkarsam yanarım,” demişti.

Bunun üzerine Aleyhisselatu vessellem efendimiz “yanarsam ben yanayım,” diye salt varlığı ile zât-i

ulûhiyyet mertebesine mi’rac etmişti. * (33)


*(33) “Mübarek geceler ve bayramlar” isimli kitabımızda ilgili bölümünde Mi’rac hakkında özet izahat vardır oraya bakılabilir.


Mevlâna hazretleri “Ahmed’in her mertebede bir elbisesi vardır, nereye gitse oranın elbisesini giyer,” diye ifade ederek bu hakikati açık olarak izah etmiştir.

Cebrâil (a.s.) “yanarım” diye ifade etmesi, daha yu-karıda elbisesi yani kimliği olmadığı, yani “alim” isminin zuhuruyla kaynağının sıfat mertebesinden gelmiş olmasıyla, zât mertebesinde yeri olmadığından, orada yaşaması da mümkün olmadığından, kimliğinin yok olacağı aşikardır; korkusu bundan idi.

Cebrâil (a.s.) ın; kaynağı, sıfat mertebesi; zuhuru, esma mertebesi; oradan da görev yeri olan ef’al âlemine, mânâ âleminin bilgilerini getirmektedir.

Cebrâil’in iki yönü vardır, mânâ ile madde arasında iletişim kurabilmesidir. Daha evvelce de belirtildiği gibi Ha-kikat-i Muhammedi’den aldığı bilgileri zuhuru Muhammediyye’ye bildiriyor idi.


Rivâyet olunur ki; bir gün Cebrâil (a.s.), “ya Rasûlullah sen rahmeten lil âlemiyn’sin, acaba bana olan rahmetin nasıldır?” diye sorduğunda;

Hz. Rasûlullah (s.a.v.) Cebrâil’e, “ya Cebrâil, bana getirdiğin vâhiyleri nereden alıyorsun?” diye sormuştu.

Bunun üzerine Cebrâil (a.s.) da; “ya Rasûlullah, bir perde arkasından alıyorum” diye ifade etmişti.

Bunun üzerine Hz. Rasûlullah “tekrar vâhiy alırken o

perdeyi az arala, bakalım ne göreceksin” diye ifade et-miştir.

Cebrâil (a.s.) diğer bir seferde vâhyi alırken perdeyi araladığında Hz. Rasûlullah (s.a.v.) ın ma’nevi varlığı ile karşılaştığını bildirmiştir.

Bunun üzerine Hz. Rasûlullah, “işte sana olan rah-metim budur,” diye ifade etmiştir.


Bu hadise daha evvelce de bildirildiği gibi Cebrâil (a.s.) ın vâhiyleri, “Hakikat-ı Muhammedi”den alıp, “zu-hur-u Muhammedi” ye ulaştırmış olmasıdır.

Şu anda ben de bu özet satırları yazmağa çalışırken, Cebrâil (a.s.) görevli melekleri gönlüme bu bilgileri ilka ve ilham ederlerken izahlarını sınırlı beşer lisanı ile nasıl ifade edebilirim diye düşünüyorum, düşünüyorum..., onlar da gönlüme, “IKRA, IKRA, IKRA” diyorlar ve tasdik ettiklerini ifade ediyorlardı. Ben de sınırlı imkânlarla yazmağa devam etmeye çalışıyorum.

Evet daha evvelce ifade etmiş olduğumuz, Ümm’ül müminin, Aişe radıyallah-u anha’dan rivâyet edilen hadis-i şerifde belirtildiği gibi Hazret-i Muhammed IKRA vâhyinden sonra Hatice binti huveylid’in yanına giderek “beni sarıp örtünüz, beni sarıp örtünüz,” demiştir.

Bir müddet sonra Müddesir 74/1-4

قُمْ فَانْذِرْعلَهَا الْمَدُّويَا أَيُّهَا

لَكَ فَكَبِّرْ ﴿٤﴾ وَثِيَابَكَ فَطَهِّرْعوَرَبِّ ﴿٣﴾

ya eyyühel müddessirü (1) kum feenzir (2) ve rabbeke fekebbir (3) ve siyabeke fetahhir (4)

âyetleri geldiğinde, Meâlen :

“Ey örtüye bürünen, kalk da uyar, rabbini yücelt, giydiklerini temiz tut.” İfadeleriyle Rasûllüğü başlamıştır

IKRA ile nebi olmuş, bu ifadelerle de risâleti başla-mıştır.

Özet olarak bu ifadeleri bâtınından anlamaya çalışırsak;

“Ey beşeriyet örtüsüne bürünen, ilâhi varlığınla kalk ve böylece uyar, rabbını idrak ederek, gerçek mânâ da rûbubiyyet mertebesi itibariyle yücelt, giydiğin risâlet elbiseni tekrar beşeriyetine dönerek beşeriyet, benlik kirleriyle kirletme” İkazını aldıktan sonra Hz. Muhammed fiilen görevine başlamış olmakta idi.

Yukarıdaki âyetleri bizler dahi kendi bünyemizde u-yarlamaya çalışmamız, bizlere çok şeyler kazandıracaktır.

Bu hakikatler bizlere “IKRA ”nın ikrâmıdır………………….


Belki kısmen, tekrar olacak ama, yolumuza kaldığımız yerden devam edelim. T.B


Genel menkıbeler ve tefsirlerin anlatımı içerisinde, bahsedildiği üzere Efendimiz (s.a.v)’in “ümmi” yani okuma yazma bilmediği şeklinde, ifâdeler belirtilmektedir, tabîi ve gaflet yaşantısı içerisinde kabûl edilecebilecek ifâdelerdir ancak biraz işin ayrıntılarına girmeye çalışırsak ve idrakimizi de arttırmaya çalışırsak, ve biraz da insaf dairesinde hareket edersek, hazreti Resûlullah (s.a.v)”ın okuma yazma bilmediği hakkındaki kanaâtimiz tamamen

değişecektir. Zâhir ehline ve İslâm dışı kesimlere bir takım ölçüler verilmesi amaçlanan, bu ifâdeleri ne yazık ki, İslâmi konularda ilerlemiş, ilim adamlarımız dahi kabûl etmektedirler.

Evvelâ Efendimiz (s.a.v)’in Yirmisekiz harften oluşan bir sistemi, tanımıyor olması mümkün değildir, bu kadar basit bir sistemi anlayamayacak bir akıl yapısına sahip olan birine Kûr’ân-ı Kerîm zâten gelmezdi. Günümüzde yedi sekiz yaşında bir çocuk dahi, bir günde harflerini ezberleyerek bir ayda Kûr’ân-ı Kerîm okuma düzeyine gelebiliyor iken, Efendimiz (s.a.v) için söylenen bu ifâdeler karşısında sadece “insâf” denilebilir. Bu durum ya Efendimiz (s.a.v)i hakkıyla tanıyamıyoruz, ya da açıkça O’nu anlayamıyoruz demektir.

Kûr’ân-ı Kerîm’in tamamı, kendisinin gönlüne indirilmiş olan bir varlığın, okumaya yazmaya ihtiyâcı olmaz.

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(5)