Bi-enne rabbeke evhâ lehâ
Çünkü Rabbin ona (öyle) vahyetmiştir.
O gün yer, Rabbinin ona vahyetmesiyle haberlerini anlatacaktır.
Bu ayet, kıyamet gününde yerin kendi haberlerini anlatmasını, bu durumun Rabbinin ona vahyettiği bir emirle gerçekleştiğini ifade eder. Anahtar kavramlar, Rabbin otoritesini, vahyin doğasını ve yerin bu ilahi emre tabi oluşunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Rabb kelimesi, terbiye etmek, bir şeyi tedricen kemale erdirmek anlamındadır. Allah için kullanıldığında, yaratma, rızık verme, terbiye etme ve hükmetme gibi tüm ilahi sıfatları kapsar. Ayetteki 'Rabbin' ifadesi, yerin haberlerini anlatma emrini veren mutlak otoriteyi vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Rab, mülkün sahibi, işleri idare eden, terbiye eden demektir. Ayetteki bağlamda, yerin konuşmasını emreden ve bu olayı gerçekleştiren yegane kudret sahibi olarak Allah'ı işaret eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'Rab' kavramı, Allah'ın yaratıcı, besleyici, koruyucu ve hükmedici yönünü ifade eder. Bu ayette, yerin kıyamet günündeki eylemini yönlendiren ve ona bu gücü veren nihai otorite olarak 'Rab' vurgulanır, bu da O'nun mutlak egemenliğini gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Vahy, gizli ve hızlı bir şekilde bildirmektir. Ayetteki 'Rabbin ona vahyetti' ifadesi, Allah'ın yere, kıyamet gününde üzerinde olanları anlatması için gizli ve ani bir emir verdiğini gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Vahy, bir şeyi işaretle veya gizlice bildirmektir. Burada yerin konuşması için Allah'tan gelen ilahi bir emir veya yönlendirme anlamında kullanılmıştır, bu da yerin iradesi dışında ilahi bir gücün etkisiyle hareket edeceğini belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Vahy, hızlı ve gizli bir şekilde bir şeyi bildirmektir. Allah'ın yere vahyetmesi, ona konuşma yeteneği vermesi veya konuşmasını emretmesi şeklinde anlaşılır. Bu, ilahi iradenin doğrudan ve etkili bir şekilde tecelli etmesidir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Vahy kelimesi, Kur'an'da farklı bağlamlarda ilahi bildirim, ilham, işaret ve emir anlamlarında kullanılır. Zilzâl Suresi'ndeki bu kullanım, Allah'ın cansız bir varlığa (yere) konuşma yeteneği veya emri vermesi şeklinde, O'nun mutlak kudretini ve her şeye hükmetme gücünü gösterir.
Namaz Sûreleri (Cilt 1)
Terzibaba - Necdet Ardıç
Bi enne rabbeke ehvâlehâ. (5) İşte belirli bir temizlemeler neticesinde, Rabbından gelen vahiy ile. Bakın burada vahiy diyor. Vahiyle Rabbından gelen bir vahiy ile. Bu Hazreti Resulüllaha gelen bir hitap olduğu için tabii vahiy kelimesi kullanılıyor. Biz bireyler üzerinde bunu ilham ile dersek daha nazik olur. Gerçi Cenâb-ı Hakk arıya vahyettikten sonra her insâna da vahyediyor. O konu ayrı ama vahyin bir şeyin mutlaka vahiy olması için arıya vahyedilen (16/68) bilgi mahiyetinde bir vahiy, peygamberlik yönüyle olan bir vahiy değildir.
Yâni balını nasıl yapacaksın diye onun ilmini veren ilhamını veren bir vahiydir. İşte peygamberlerden sonra insânlara gelenler de vahiy ismini alsa da! meselâ Mûsa'nın annesinede vahyetti. (20/38) Cenâb-ı Hakk Meryem anaya da nidâ etti. Şunu, şunu, şunu yap diye. Ama bunlar yeni bir hüküm değildi. Kısas teşkil edecek hüküm değildi. Yerin ve zamanın ihtiyacına göre bilgilendirmekti. Onun için peygamberler dışında insânlara gelenleri, ilham olarak değerlendirir isek daha nezaketli olur.
Ancak bu konu çok hassas bir konudur, “İlham” zannedilenin “evham” olması çok yüksek bir ihtimaldir. Bunun ayrılabilinmesi için gerçek bir tevhid-irfan, bilgisinin ölçülerine ihtiyaç vardır.
Not= Bu hususta yardımcı bilgi sahibi olunması için (81-nolu hayal vâdisinin çıkmaz sokakları) isimli kitabı-mızın okumanmasında yarar olduğunu düşünüyorum. (terzibaba13.com) adresinden indirilebilir. (T. B.)
“Bi enne rabbeke ehvâlehâ.” Burada hitap Efendimize olduğu için muhakkak Rabbin sana vahyederek bu bilgileri sana açığa çıkardı. Vahyederek böyle açığa çıkardı. İşte sen böyle yap diye ifade edilmektedir.
O zaman Cenâb-ı Hakk zelzelelerden sonra, yâni belirli oluşumlardan sonra, içimizdeki ağırlıklar dışarıya çıktıktan sonra, demek ki Cenâb-ı Hakk'ın o varlığa o mahâlle olan ilhamı şekillenmeye başlamakta. Evhamdan mutlak ilhama dönüşmeye başlamaktadır. Zelzeleler olduktan yâni belirli bir temizlik olduktan sonra ona gelecek olan râhmani oluşumlar ilhama dönüşmektedir.
Mutlak bilginin üç yönü vardır;
Bunun birincisi peygamberlere gelen vahiyler.
İkincisi Allah'ın muhabbetlilerine gelen irfan ehline gelen ilhamlar.
Üçüncüsü firaset müminlere gelen firaset-seziştir.
Hani diyor ya müminin ferasetinden korkunuz-sakınınız. Çünkü o Allah'ın nazarıyla bakmaktadır. İşte bu vahiy, ilham feraset bunun dışındaki bilgilerin hepsi vehim, evham karışıklığıdır. Ve nefsin menfaatine göre düzenlenmiş saf bilgiler değil karışıktır. Yâni tabi onların da bazı içerisinde işe yarar bilgiler vardır. Ama aslı vehme evhama dayanır. İşte nasıl “bi enne rabbeke evhâlehâ” rabbinin ona vahiy etmesi ile bunları ortaya getirir. Yâni bu idrâke ulaştırır.
Yukarıda görülen oluşumlardan sonra, “Yevme izin yasdurun nâsu eştâten li yurev a’mâlehum.” O gün insânlar çok karışık halde olacaklar, olacağız yâni, yâni mahşer günü kıyamet günü zâhirde ama hakîkatte de yine insânlar karışık vaziyettedir. “Yevme izin yasdurunnâsu” çıkarırlar sadrındaki. Ne kadar dağınık olarak kendi içlerinde olan ortaya çıkartılır. Niçin? Görmeleri için
görmeleri gösterilmesi için amellerini görmeleri için, içlerindeki herşey dağınık olan. İçlerindeki herşey dağınık insânların ortaya çıkartılır ki görmeleri bilmeleri için. İşte bu ne demek oluyor?
Her âyetin bölümü ile, sûrenin bölümü ile, âyetler bölümünün yavaş, yavaş, yavaş, yavaş ilerlemeyi gösteriyor. Evvelâ zelzelelerle sarsılıyor. Sonra içindekini dışarı atıyor. Ağırlıklarını ve bu arada acaba ne oluyor diye tereddütler içerisinde bulunuyor ve o gün haberler geliyor kendisine yapılan bu işler doğrudur yerli yerincedir diye nasıl geliyor? Rabbının vahyi ile, ilhamıyla geliyor. Şimdi bu zelzeleler içerisinde olan kimselerin tabii ulaşması gereken bir hal. Ama herkes buna ulaşamıyor.
İşte ulaşamayanlar da bu halde karmakarışık bir hal içerisinde bekliyorlar ki, o belirtilen şeyler ortaya çıksın da ve “a’mâlehum” amellerini görsünler diye. Acaba biz ne yaptık? Nasıl işledik dünyada iken? Neler yaptık karşımıza? Onlar çıkacak. Çıksın diye. Neden? Çünkü yaptıkları işten tereddütlüler. Mutlaka bir olgunlukları yok, mutmainlikleri yok. Acaba günahkâr mıyım? Sevapkâr çıkar mıyız? Gibilerden beklemekteler işte. Bunun karşılığında şimdi buradaki oluşumları anlattıktan sonra “Fe men kim ki ya’mel” amel ediyor. Miskâle ağırlığında zerretin, zerre ağırlığında amel etmiştir. Hayran, hayırlı amel işlemiştir. Yereh onu görecekler.