Esmâ 30
Kaynak: Esmâü'l-Hüsnâ (Cilt 1), s. 160 — M. Nusret Tura (düz. Terzioğlu Murat Deruni)
EL-ADL
Taraf seçmeden adalet eden demektir. Bu keyfiyet üzerine bir hikâye naklederler. Rû’yada bir hâkim sık sık Resûlüllah Efendimizle görüşür, sohbet edermiş. Namazında, niyazında bir adammış. Her gece Peygamber'in sohbetinde bulunmak arzusu ile kendisini ibadete vermeyi ve bunun için de işinden ayrılmayı düşünür, istifasını verir. Beş vakit namaza beş daha katar, orucu bir aydan dört aya çıkarır, Efendimiz'i hiç göremez. Ağlar, yalvarır, hatasını öğrenmek ister. Nihayet bir gece Efendimiz yine kendisine ma’nâda tecelli eder. "Ya Ahmet" der "Cenâb-ı Allah'ın el-Adl ism-i şerifi vardır. Sen mahkemede bu isme lâyık olarak yerinde kararlar verirdin, taraf tutmazdın, bu da bir ibadet idi. Sen bu hayırlı vazifeden istifa ettin. Halka olan bu hayırlı hizmetinden çekildin, ben sana nasıl gözükürüm artık'’ buyurmuşlar, Ahmet Efendi tekrar müracaat ederek hâkimliğe başlamış ve arzusuna muvaffak olmuştur.
Eğer şübhen varsa olur iniş,
Nerden nereye bilirmisin gidiş,
Adaleti sürdüren ADİL'dir ancak.
Ahmed Avni Konuk'un Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Terzibaba'nın Füsûsu'l-Hikem dersleri ve külliyatı ışığında derlenmiştir.
Mesnevî-i Şerîf'te el-Adl
Mevlânâ, Adl ismini "her şeyi yerli yerine koymak" olarak tanımlar; Konuk'un şerhi bu ismi hem kâinatın işleyiş kâidesi, hem de kahrın korkutucu yüzü olarak açar.
Adl, her şeyi yerli yerine koymaktır. Şerhin temel tanımı Cilt 1'de verilir:
"Adl, ilâhî isimlerdendir ve mânâ îtibâriyle zulmün zıddıdır; zulüm, bir şeyi kendi yerine koymamaktır. Bu sebeple eminlik adl, ihânet zulümdür." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 1)
Demek Adl, "herkese eşit vermek" değil; her şeyi hak ettiği yere koymaktır. Şerh bunu kâinata yayar: "Kâinatın bütün zerrelerinin vazifelerini yerli yerinde yapmaları, Hak Teâlâ'nın güneş gibi olan Adl isminin gereğidir." Yıldızların yörüngesinden zerrenin işine kadar her şeyin düzeni, bu ismin eseridir.
Adl, suyu lâyık köke koymaktır. Cilt 9, aynı tanımı bir misalle keskinleştirir: "Adl, her suyu çeken kökü sulamak değil; bu su nimetini, lâyık bir yer olan meyve verici ağaçların köküne koymaktır." Demek adâlet ayrım gözetmeden dağıtmak değil; nimeti yerine, hak edene yöneltmektir. Adl, körlemesine eşitlik değil, yerindeliktir.
Adl, kötülüğün korkutucusudur. Cilt 7, Adl'i fazl (lütuf) ile bir çift olarak okur:
"Hakk'ın lütuf ve kahır, fazl ve adl sıfatları, bu iki karşıt sıfat ortaya çıksın; fazl sıfatı iyiliğin müjdecisi, adl sıfatı da kötülüğün korkutucusu olsun." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 7)
Demek Adl, celâl tarafından bir isimdir: fazl iyiliği müjdelerken, Adl kötülüğü cezâsıyla korkutur. Cilt 13 bu yüzden dünyayı "hem zulüm hem adl cihânı" sayar; çünkü dünya, karşıt isimlerin (celâl ve cemâl) birlikte göründüğü yerdir.
Hakikî âdil ancak Hak'tır. Cilt 5, adâletin kemâlini yalnız Hakk'a verir: "Âdil-i hakîkî olan Hak Teâlâ'dan başka, kemâliyle adli icrâ etmek kimin elinden gelebilir?" Kulun adâleti hep eksik kalır; tam yerindelik, ancak her şeyin yerini bilen Hakk'ın elindedir.
Füsûsu'l-Hikem'de el-Adl
İbn Arabî'nin derslerinde Adl, çoğu kez Hakem ismiyle çift olarak, ve "halkın ikiye ayrılması" bahsinde işlenir.
Adl ve Hakem, halkı ikiye ayırır. Kelime-i Nûhiyye, bu iki ismin neden zuhûr ettiğini koyar:
"Peygamber gelip Celâl ehli olanları davet etmese, onların küfür ve sapkınlıkları kuvvede (isti'dâdda) kalır, fiile geçmezdi; bu durumda da Hakk'ın Adl ve Hakem isimleri ortaya çıkmazdı." (Kelime-i Nûhiyye)
Demek peygamberin daveti, gizli isti'dâdları açığa çıkaran bir mihenktir; davete kim icabet eder, kim yüz çevirir belli olunca, herkes hak ettiği safa ayrılır — işte o ayrılışta Adl ile Hakem zuhûr eder. Kelime-i Lûtiyye bunu tamamlar: "Halkın ikiye ayrılması, ikâme-i adl (adâletin kurulması) olmadıkça mümkün değildir; bu yüzden teklîf ve şerîat lâzımdır — tâ ki ism-i Adl ile ism-i Hakem'in eseri zuhûra gelsin."
Adl, herkese hakkını verir. Kelime-i Şîsiyye, ismin işleyişini ayn-ı sâbiteye bağlar: "Adl ve Hakem isimleri her şeye hakkını vermiştir; herkesin hakikati ve ayn-ı sâbitesi neyi istemiş ise, ona o verilmiştir." Demek Adl keyfî bir dağıtım değil; her varlığın kendi ezelî isti'dâdının istediğini ona vermektir. Adâlet, kulun kendi hakikatine icabettir.
Adl ile hükmet. Kelime-i Dâvûdiyye, Adl'i halîfeliğin şartı yapar: "Biz seni yeryüzünde halîfe ettik; binâenaleyh sen hak ve adl ile hükmet!" Halîfe olmanın gereği, Hakk'ın Adl ismiyle hükmetmektir; bu hilâfet hükümleri Dâvûd'dan (a.s.) oğlu Süleymân'da (a.s.) kemâle ermiştir.
Terzibaba Külliyatında el-Adl
Terzibaba, Adl'i hem İsm-i A'zam bahsine, hem her mertebeye hakkını veren bir ölçüye, hem de küllî adâlete bağlar.
Adl, her mertebeye hakkını vermektir. Nahl Sûresi şerhi, "bi'l-adl" ifadesini ince bir okumayla açar:
"Her mertebede, o mertebenin gereği olan ilmi almak, daha fazlasını yüklememek için tartıyı koymuştur. 'Bi'l-Adl' — 'Adaleti emreder' denmiyor; 'Bi' ile birlikte olmayı, Allah'ın Adl esmâsıyla birlikte hareket etmeyi emrediyor; her mertebenin hakkını yerli yerince vermeyi emreder." (Nahl Sûresi)
Demek Adl, dışarıdan dayatılan bir kural değil; kulun Allah'ın Adl ismiyle birlikte hareket etmesi, her mertebeye ne lâyıksa onu vermesidir. Tartı (mîzân), bir mertebeye fazlasını yüklememek içindir.
Adl, İsm-i A'zam'dandır. Bi'smi Has, Selâm dersi, Adl'i en yüce isimler arasında sayar: "Hz. Ali Efendimize göre İsm-i A'zam tek isim değildir; Ferd, Hayy, Kayyûm, Hakem, Adl, Kuddûs'tan ibaret altı isimdir. İmâm-ı A'zam'a göre İsm-i A'zam, Hakem ve Adl olmak üzere iki isimdir." Adl, bazı büyüklerin nazarında bütün isimlerin başı sayılan İsm-i A'zam'ın bir cüzüdür; bu da onun celâl tarafındaki ağırlığını gösterir.
Cüz'î adldan küllî adle. Kıyâmet Sûresi şerhi, dünyadaki adâleti âhiretin habercisi yapar: "Hak Teâlâ, âlem-i şehâdette cism-i nebevî ile zâhir olan adl-i cüz'îye (kısmî adâlete) yemîn ederek, kıyâmette vâki olacak adl-i küllîye (bütüncül adâlete) işâret buyurmuş olur." Bu dünyada görünen kısmî adâlet, kıyâmette tam tecellî edecek küllî adâletin bir nişânesidir. Mü'minûn Sûresi bunu zaman üstü bir hakikat yapar: "Evvelki zamanlarda zâhir olan Adl ile şimdiki zamanda zâhir olan Adl, mânâda birbirinin aynıdır; değişen yalnız o ismin mazharı olan ümmetlerdir." Adâletin kendisi değişmez; değişen, onu taşıyan kuşaklardır.
Adl, günahta ısrara karşılıktır. Hicr Sûresi şerhi, ismi cemâl ile celâl arasına yerleştirir: "Kul günâhında ısrâr ederse, Hakk'ın Adl esmâsı zuhûr eder, cezâsı neyse verir. Günâhları örtüp rahmet etmek Cemâl tecellîsi, cezâlandırıp azâb etmek O'nun Celâl tecellîsidir." Adl, affın tükendiği yerde değil, ısrarın karşısında belirir; rahmet kapısı kapanmaz, fakat hak edilen karşılık da boş kalmaz.
Değerlendirme
Üç kaynak Adl ismini "yerindelik" ve "celâlin korkutucu yüzü" ekseninde birleştirir. Mesnevî onu zulmün zıddı, her şeyi lâyık yerine koyan kâinat kâidesi olarak tanımlar; fazl ile çift okur — fazl müjdeler, Adl korkutur. Füsûs, Adl'i Hakem ile birlikte "halkı ikiye ayıran" isim yapar; peygamberin daveti gizli isti'dâdları açığa çıkarınca, herkes kendi ayn-ı sâbitesinin istediği safa ayrılır ve Adl zuhûr eder. Terzibaba külliyatı Adl'i her mertebeye hakkını veren mîzâna, İsm-i A'zam bahsine ve cüz'î adldan küllî adle uzanan bir çizgiye bağlar. Hepsinin ortak hükmü şudur: Adl yalnız "ceza veren" değil, her şeyi ve herkesi kendi hakikatinin gerektirdiği yere koyan, kâinatın düzenini ve âhiretin terazisini kuran isimdir. Bu ismi hakem, ayan-i-sabite ve celal-ve-cemal ile birlikte; cemâlî karşılığını ise el-Fazl ve er-Rahmân ile okumak gerekir.