İçeriğe atla
Esmâü'l-Hüsnâ

Esmâ 29

الْحَكَم

Hakem

HAKEM'dir hakkıyle hükmeder hep,Yanılmaz ne olursa olsun sebeb,Huzurunda eyleyi ver edep,Hakkını koruyan HAKEM'dir ancak.
Şerh

Kaynak: Esmâü'l-Hüsnâ (Cilt 1), s. 158 — M. Nusret Tura (düz. Terzioğlu Murat Deruni)

EL-HAKEM

İyiyi kötüden, haklıyı haksızdan ayıran demektir. Cenâb-ı Allah öyle bir ilandır ki onun yanında, huzurunda yalan söylenemez. Birisini öldürmek için "utanman kalmasın, cesaret gelsin" dîye rakıyı, şarabı içiyorlar, sonra hasmına saldırıp öldürüyorlar. "Sarhoştum, deli vesikam vardır" diye de kendini kurtarmaya uğraşıyorlar. Hem deli, hem katilse bunu affetmekte ma’nâ yok; bu sûretle birkaç cana daha kıyar. Hapishanede bir çok seneler beslemek hükümete bir masraf yüküdür, akıllanmasına imkân olsa dahî ölen zavallının kanunî hesabını kim verecek? En münasip ceza olarak kısas lâzımdır.

Hâkimler yanılabilir. Fakat Allah yanılmaz. Katilin kendisi Hakk’ın divanında cezasını bulacağı gibi gevşek düşünceli hâkimlerin de yakasına Allah'ın adalet eli yapışacaktır. Herkes kendi düşüncesiyle yalnız kendi kendini aldattığını bilse bu kabahatleri tekrar etmez.

HAKEM' dir hakkıyle hükmeder hep,
Yanılmaz ne olursa olsun sebeb,
Huzurunda eyleyiver edep,
Hakkını koruyan HAKEM'dir ancak.
Cilt 1 kitabının tamamını oku
Füsûs ve Mesnevî Işığında

Ahmed Avni Konuk'un Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Terzibaba'nın Füsûsu'l-Hikem dersleri ve külliyatı ışığında derlenmiştir.

Mesnevî-i Şerîf'te el-Hakem

Mevlânâ, el-Hakem'i hüküm veren, ayıran, iki taraf arasında kesin kararı koyan isim olarak işler. Konuk'un şerhinde bu hüküm soyut bir yargı değil; hakkı bâtıldan, kalanı gideni fiilen ayıran bir tecellîdir.

Deniz suyu hakem oldu: kim kalacak, kim gidecek belli olsun. Cilt 12, Mûsâ (a.s.) ile Firavun kıssasını el-Hakem'in işleyişine bağlar:

"Hak denizin suyunu hakem yaptı, tâ ki bu ikiden kim kala ve kim [gide] belli olsun... Mûsâ (a.s.) asâsıyla denizi yarmakla yol açıldı ve o yoldan kendisine tâbi' olan Beni-İsrâîl ileriye geçti ve Fir'avn'a tâbi' olanlar o denizde geri kalıp boğuldular." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 12)

Burada hüküm bir mahkeme kararı gibi sözle verilmez; deniz suyu fiilî bir "hakem" olur — hak yolda olanı geçirir, bâtılda olanı tutar. el-Hakem'in hükmü böyle işler: herkesi kendi hakikatine göre ayırır, bir tarafı kurtuluşa, ötekini helâke götürür. Hüküm, dışarıdan bir cezâ değil; her tarafın kendi tâbi olduğu şeyin sonucudur.

Ateş de bir hakem kılındı. Cilt 12, aynı ayırma işini başka bir kıssada ateşe verir:

"Hak Teâlâ hazretleri hidâyet ve dalâlet ehli olan o iki fırkanın ve cemâatin müşkilleri hallolmak için bir ateşi hakem ve hizmetçi yaptı." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 12)

Demek el-Hakem, hükmünü çoğu kez bir vâsıta üzerinden — deniz, ateş — icrâ eder; ama hükmeden o vâsıta değil, onu hakem kılan Hakk'tır. Hidâyet ehli ile dalâlet ehli arasındaki "müşkil" (anlaşmazlık), ancak böyle bir hükümle çözülür: her biri kendi hakikatinin gösterdiği yere gider.

Füsûsu'l-Hikem'de el-Hakem

İbn Arabî, el-Hakem'i çoğu yerde el-Adl ile çift olarak anar. İkisi birlikte, her varlığın hakkını verme ve aralarındaki ayrımı zuhûra çıkarma işini görür. Terzibaba'nın Füsûs dersleri bu çifti açar.

Adl ve Hakem, her şeye hakkını ve halkını vermiştir. Kelime-i Şîsiyye dersi, bu iki ismin işini varlığın kendi isti'dâdına bağlar:

"Zira 'Adl' ve 'Hakem' isimleri her şeye hakkını vermiştir. 'Adl' ve 'Hakem' isimleri her şeye halkını, yani halk ediliş oluşumunu vermiştir. Böylece herkesin hakikati ve ayan-ı sabitesi neyi beğenip istemiş ise ona o verilmiştir." (TB. Kelime-i Şîsiyye)

Demek el-Hakem keyfî hüküm vermez; her varlığa, kendi a'yân-ı sâbitesinin (ezelî hakikatinin) talep ettiğini verir. Hüküm, varlığın dışından gelen bir dayatma değil; onun kendi hakikatinin gereğidir. Bu, hükmü zulümden temizler: herkese hakkı verilir, hak da onun kendi istediği şeydir.

Adl ve Hakem zuhûr etsin diye peygamber gönderilir. Kelime-i Nûhiyye, bu iki ismin neden açığa çıkması gerektiğini koyar:

"Zîrâ peygamber gelip ehl-i Celâl'i da'vet etmese, onların küfür ve dalâletleri kuvvede kalıp fiile gelmezdi; ve şu hâlde de Hakk'ın Adl ve Hakem isimleri zâhir olmazdı." (Kelime-i Nûhiyye)

İlginç bir bağ: peygamberin daveti olmasa, inkâr edenlerin inkârı kuvvede (gizli kabiliyette) kalır, fiile dökülmezdi; o zaman da Hakk'ın hüküm ve adalet isimleri görünmez olurdu. Demek davet, bir ayırıcıdır: insanları kendi hakikatlerini fiile dökmeye çağırır, böylece el-Hakem'in hükmü zuhûr eder. Kelime-i Üzeyriyye de aynı mânâyı bir dua gibi tekrarlar: "Adalet ile Hakem isminin eseri ortaya çıksın!"

Terzibaba Külliyatında el-Hakem

Terzibaba külliyatında el-Hakem, hem İsm-i A'zam bahsinde anılan büyük isimlerden biri, hem de bir şiirde "hakkıyla hükmeden" diye terennüm edilen bir hakikattir.

Hakem, hakkıyla hükmeden, hiç yanılmayandır. Necdet Divanı, ismi sade bir dille terennüm eder:

"HAKEM'dir hakkıyle hükmeder hep, / Yanılmaz ne olursa olsun sebeb, / Huzurunda eyleyi ver edep, / Hakkını koruyan HAKEM'dir ancak." (Necdet Divanı)

Burada el-Hakem'in iki yüzü bir arada görünür: bir yandan "hakkıyla hükmeden, yanılmayan" — yani hükmü her zaman doğru; öte yandan "hakkını koruyan" — yani hüküm bir cezâ değil, mazlumun hakkını teslim eden bir adalettir. Şiirin emri de açık: böyle bir hâkimin huzurunda kula düşen edebdir. Hemen ardından gelen "ADİL'dir adaleti çok geniş" mısraı, el-Hakem ile el-Adl'in burada da çift olduğunu gösterir.

Hakem ile Adl, kimine göre İsm-i A'zam'dır. Bi'smi Has dersi, bu ismin büyüklüğüne işâret eder: "İmam-ı A'zam'a göre, İsm-i A'zam, Hakem ve Adl olmak üzere iki isimdir." Demek bazı büyükler, Allah'ın en büyük ismini doğrudan hüküm ve adaletle anmıştır; çünkü bütün işlerin ardında, her şeyi yerli yerine koyan bir hüküm vardır.

Değerlendirme

Üç kaynak el-Hakem'i tek bir mânâda toplar: her şeyi kendi hakikatine göre ayıran, hakkını veren, kesin hükmü koyan isim. Mesnevî, bu hükmü fiilî bir ayırma olarak gösterir — deniz suyu ve ateş, hak ehlini bâtıl ehlinden ayıran birer hakem olur; hüküm, herkesi tâbi olduğu şeyin sonucuna götürür. Füsûs, el-Hakem'i el-Adl ile çift sayar: ikisi her varlığa kendi a'yân-ı sâbitesinin istediğini verir, bu yüzden hüküm zulüm değil, hakikatin gereğidir; peygamberin daveti de bu hükmün zuhûru içindir. Terzibaba külliyatı ismi "hakkıyla hükmeden, hakkını koruyan" diye terennüm eder ve onu İsm-i A'zam'a yakın bir büyüklükte anar. Hepsinin ortak hükmü şudur: el-Hakem, keyfî karar veren değil, her şeye kendi hakikatinin hakkını veren ve hak ile bâtılı fiilen ayıran hükmün sâhibidir. Bu ismi adl, ayan-i-sabite ile birlikte; hüküm-açma vechesini el-Fettâh ile okumak gerekir.