Esmâ 28
Kaynak: Esmâü'l-Hüsnâ (Cilt 1), s. 155 — M. Nusret Tura (düz. Terzioğlu Murat Deruni)
EL-BASİR
Görmesine son olmayan bir had ve hudud tasavvur edilmeyen.
Görmediği şey olmayan hazreti Allah'dır. İnsanların görmesi ise varlıklarla kaimdir, ölümle beraber bütün sıfatlarımız, hareketlerimiz, kabiliyetlerimiz sona erer. Ruh olarak, göz nuru olarak, ebediyete intikal ederiz.
Birgün bir şeyh efendi tekkesindeki horozların on tanesini on adet dervişine verir. "Şunları hiçbir kimsenin bulunmadığı, göremeyeceği bir yerde kesip getirin, temizleyin, akşama soframızda çeşitli yemek bulunsun" demiş. Dokuz derviş kestikleri horozlann tüylerini yolmakla ve akşam yemeğinin zevkiyle meşgul iken bir derviş elindeki horozu kesmeden getirmiş. Sıkıla sıkıla, "Efendim Cenâb-ı Allah'ın görmediği yer yok, en tenha yerlere gittim, sanki her yer göz olmuştu, işte senin kestiğini görüyorum" der gibi idi demiş. Horozu bir kenarda kesmesine müsaade edilmiş ama imtihanda da muvaffak olmuş.
Suretine beyin dediğimiz bir et santralının ma’nevî kısmına akıl ederler. Beş hissin toplandığı yerdir. Birisi dışarıda bir işle meşgul olsa, sanki otomatik olarak hepsi yüzlerini o tarafa çevirirler. Göz de fotoğraf makinesi gibidir. Cisimler içeri ters olarak akseder. Diğer bir levhada doğrulur, biz de görmüş oluruz. Dimağımız da o şekli zabteder. Bir şeye dikkatli bakarken bize hitap edilse de duyamayız. Dürtseler de hissetmeyiz, o esnada yediğimiz şeyin tadını almayız; çünkü bizi meşgul eden, bizi kendisine bağlayan bir şey vardır. Dimağ, Medine şehri gibidir, ilim şehridir. "Ben ilim şehriyim. Ali, onun kapısıdır" buyuran Efendimiz gözün Ali'nin (A-Ayın) sına benzemesinden ötürü ilim şehrinin kapısının göz olduğunu anlatmak istemişlerdir.
Vücudumuzda gönül, Kâ’be misalidir. Kalbin ortasında tasavvur edilen ve adına nokta-i süveyda denilen muhayyel bir noktadır. Gözde bir nokta vardır ki onun etrafında dört daire vardır. Gönül içinde de yedi daire vardır. Buralara gidip gelenler vardır. Yani bu on iki daireyi seyir edenlerdir ki âdem-i ma’nâ denilen ve kainatın gözbebeği olan insandır, (insânu'l-ayn) Benlik o noktadır, varlık ondadır. Herşeyi görücünün, bilicinin nazar ettiği, baktığı ayna, tahtını kurduğu mekan orasıdır. Gönüldür.
Sözümüzün en ağdalı yerlerinden olan bu bahsi derinliğine düşünerek okuyunuz. Birisine "kainat iğnenin deliğinden geçer mi?" demişler. Kristof Kolomb gibi, Demoklesin kılıcı gibi cevaben "geçer" demiş. "Nasıl?" demişler, "Ya kainatta geniş bir iğne deliği olmalı veya kainatı o delikten geçecek kadar küçültmelidir" demiş ve en makul cevabı vermiştir.
Biz hayalîmizde bir eş tasavvur eder belki yıllarca sonra böyle bir kıza rastlarız. Aşkı tatmak, onda gaip olmak ve bu keyfiyetten sonra ondan doğacak çocuğu hayal eder, gözünün içine bakarız, yemeyiz, yediririz, doğan çocuğu büyütürüz, iyi olmasını isteriz. Bazen isteğimizin aksi olur, şaşırırız. Muhtelif ahlakta olan kullar bunlardır işte. Şaka değil bu keyfiyet. Birin iki oluşu ve nihayet üç ve daha ziyade oluşudur.
Tekevvün denilen bu keyfiyette kabahat yine bizimdir. Bir defa çocuk istediğimiz anda haram lokma değil başkasının gözünün kaldığı helal bir lokma bile yemeyeceğiz. Karı-koca tam bir tevekkül ve iman ile ibadeti bırakmayacağız. Vuslat anında hayalinden ne geçerse o şekle bürüneceği cihetle hayal âleminde de ruhlu simalar tasavvur edeceğiz. Deniz hamamlarında kendimizi ve eşimizi teşhir etmemek şart, bu suretle hasıl olan çocuğun nasıl dürüst bir insan olduğunu tarif edemem.
O-öyle tek bir varlıktır ki büyük olan kainatı kaplamıştır ama 'gözle görünmeyen bu en küçük varlıkta bile tasarrufu müşahede edilebilir.
Karanlıkta bizim gözlerimiz görmez, demek görmeye yardım eden gözümüzün nurundan başka bir de güneşin nuru lâzım ki görmek keyfiyeti tamam olsun.
Okur ezelde yazılan ezgiyi,
Başlatır her an yeni bir dizgiyi,
Varlığı seyr eden BASIYR'dir ancak.
Ahmed Avni Konuk'un Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Terzibaba'nın Füsûsu'l-Hikem dersleri ve külliyatı ışığında derlenmiştir.
Mesnevî-i Şerîf'te el-Basîr
Mevlânâ, Basîr ismini en güçlü olarak bir hadîs-i kudsî üzerinden işler: kul nefsine kör olunca Hak tarafından gören olur. Konuk'un şerhi bu ismi, görüşün yön değiştirmesi — nefisten Hakk'a çevrilmesi — olarak açar.
Nefsine kör olan, Hak tarafından basîr olur. Şerhin Basîr'e dair kalbi, bir hadîs-i kudsînin şerhidir. Cilt 5:
"Kendi tarafıma kör, Hak tarafından basîr olurum. Nefsimin tarafına körüm ve Hakk'ın tanıtması ile basîrim ve görücüyüm hadîs-i kudsîsinin muhatabıyım. Bu sebeple kesret âleminden muaf oldum ve vahdet denizine daldım." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 5)
Demek görmek tek yönlüdür: kul ya kendi nefsine bakar ya Hakk'a. Nefse kör olan, çokluğa (kesrete) da kör olur; o körlük sayesinde vahdet (birlik) denizine dalar ve Hak tarafından gerçek gören olur. Görüş, yön değiştirince hakikat olur.
Hâlık'ın bir Basîr oluşu, inkârcının dahi itiraf ettiği vasıftır. Cilt 10, gökleri yaratanın Allah olduğunu söyleyen kâfirleri (Ankebût, 29/61) anlatırken, o yaratıcının "bir Semî' ve bir Basîr ve bir Hâzır ve bir Murâkıb" olduğunu sayar. Gören, gözeten, her an hazır bir Hâlık fikri inkâr edenin vicdanında bile durur; Basîr, âlemin yaratıcısından sökülemez bir vasıftır.
Füsûsu'l-Hikem'de el-Basîr
İbn Arabî, Basîr ismini hep Semî' ile birlikte ve "Ve O, Semî' ve Basîr'dir" (Şûrâ, 42/11) âyeti üzerinden okur. Bu ortak işleyişin tafsîli kardeş isim semi bölümünde verildi; burada Basîr'e has yönü almak yeter.
"Basîr olan ancak Hak'tır" — görme tek bir sahibe hasredilir. Fusûs Mukaddimesi, Alîm, Semî', Basîr isimlerinin hem Zât'a hem kendi mânâlarına delâlet ettiğini söyler: "'Alîm, Semî', Basîr kimdir?' denildikde 'ahadiyyet-i esmâiyyesi hasebiyle zât-ı ilâhîdir' denir; ve bu sûrette hepsi 'zât'a delâlet etmiş olur." Demek "el-Basîr kim?" sorusunun cevabı doğrudan Zât'tır; gören, isimlerin ardındaki tek hakikattir. Kelime-i İlyâsiyye'nin hasr okuyuşu bunu pekiştirir: belirtme edatıyla gelen "el-Basîr", görmeyi yalnız Hakk'a verir — başka gören yoktur. Kelime-i Îseviyye ise basarı (görmeyi) Hayy isminin kuşattığı bir sıfat sayar: diri olmayan göremez; görüş hayatın içinden doğar.
Terzibaba Külliyatında el-Basîr
Terzibaba, Basîr ismini iki yerde derinleştirir: basar (dış görüş) ile basîret (iç görüş) ayrımı, ve İsrâ Sûresi'ndeki mi'râc sırrı.
Basar dış görüş, basîr iç görüştür — hakikate bakan göz. İsrâ Sûresi şerhi bu ayrımı netleştirir:
"Basar, dış görüş, zâhire şekle bakmak; basîr ise iç görüş, bâtına, her şeyin hakikatine bakıp öyle karar varmaktır. El-Basîr ismi Hakk'a ait olduğundan bütün âlemi zâhir ve bâtın hakikatiyle görüyor demektir. Aslında bu âlemlerin hakikati de O'dur." (İsrâ Sûresi)
Demek Basîr yalnız sûrete bakan göz değil; sûretin ardındaki hakikati gören iç gözdür. Hak âlemi hem dış yüzüyle hem iç hakikatiyle birden görür; çünkü o hakikat zaten O'dur. Mesnevî'deki "nefse kör, Hakk'a basîr olma" hâli, burada bir göz keyfiyetine dönüşür: zâhirden bâtına geçen bakış.
İrfâniyetle açılan basîret, kulun değil Hakk'ın bakışıdır. Aynı şerh, kuldaki görüşün kime ait olduğunu çözer: "Kullardaki basîr esmâsı ne zaman ki irfâniyetle ortaya çıktığında, işte orada olan bakış Hakk'ın basîr isminden kulu indindeki bakıştır. Hadîs-i kudside belirtilen 'gözünde göreni olurum' gibi. 'Mü'minin firâsetinden sakının, zira o Allah'ın nûruyla bakar.'" Demek ârifin basîreti kendi malı değil; Hakk'ın "el-Basîr" isminin o kulda açığa çıkışıdır. Mü'min, Allah'ın nûruyla baktığı için firâseti şaşmaz.
İsrâ âyeti, görüşün tahakkuk ettiği mi'râc sırrını taşır. Dur Rabbın Namazda dersi, İsrâ Sûresi'nin "innehu hüve's-Semî'u'l-Basîr" ile bitişine dikkat çeker: kulu geceleyin Mescid-i Harâm'dan Mescid-i Aksâ'ya yürüten, ona âyetlerini gösteren ve sonunda "O'dur Semî, Basîr" diye biten âyet, "âlemlerde ilk def'a zât mertebesi itibâriyle tahakkuk eden Mi'râc-ı Şerîf'in ilk bölümü"dür. Görmek, mi'râcın gâyesidir: kul, gösterilen âyetleri Hakk'ın basîr isminden temâşâ eder.
Basîr cihetinde tesbîh, varlığın zuhûra çıkıp görünmesidir. İnsân-ı Kâmil dersi ismi bir tesbîh hâline bağlar: "Basîr ismi cihetinde tesbîhleri ise: ona görünmeleridir. Bir varlık, programı gereği kendini zuhûra çıkarması sebebiyle görüntüye gelmesidir; bu ise gören tarafından görülenin tesbîhidir." Demek her varlığın zuhûra çıkıp görünür olması, Basîr ismine karşı bir tesbîhtir — görülen, göreni böyle tenzîh eder.
Değerlendirme
Üç kaynak Basîr'i, görüşün hakikate ve Hakk'a çevrilmesi ekseninde birleştirir. Mesnevî onu "nefse kör, Hakk'a basîr olma" hadîsiyle açar: çokluğa kör olan vahdete dalar ve Hak tarafından gerçek gören olur. Füsûs, "el-Basîr ancak Hak'tır" hasrıyla görmeyi tek sahibe verir; bu ismin doğrudan Zât'a delâlet ettiğini ve Hayy'in içinden çıktığını gösterir. Terzibaba külliyatı ise basar (dış görüş) ile basîret (iç görüş) ayrımını kurar: el-Basîr âlemi zâhir ve bâtın hakikatiyle gören iç gözdür; ârifin basîreti de kendi malı değil, Hakk'ın o kuldaki bakışıdır. Hepsinin ortak hükmü şudur: Basîr yalnız "gören" değil, her şeyi dış sûreti ve iç hakikatiyle birden gören tek göz, kuluna da bu bakışı irfânla açan isimdir. Bu ismi çifti semi ile birlikte; kaynağını hayy ile, iç görüş yönünü alim ile, görüşün varış noktasını ise nur ile okumak gerekir.