Esmâ 27
Kaynak: Esmâü'l-Hüsnâ (Cilt 1), s. 151 — M. Nusret Tura (düz. Terzioğlu Murat Deruni)
ES-SEMİ'
İşitmesine son olmayan, pak ve hudud tasavvur edilemeyen. İşitmediği bir ses olmayan, gönüldeki konuşmaları bile duyan Allah'ü azümüşşandır. Şimdi bu izahattan anlaşılıyor ki Rabbülâlemin olan Cenâb-ı Allah kimdir? Bütün aczimize ve hiçliğimize rağmen biz kimiz? Bizim bu sonsuz varlığı anlamamız için evvela kendimizi bilmemiz işaret ediliyor.
Bir çocuğun aklı, babasının aklını, babasının aklı bir başvekilin duyduğu, öğrendiği, işittiği beynelmilel vakalar karşısındaki ilmini ve aklını ihata edemez. Onun için Efendimiz "Nefsini bilen Rabbi'ni bilir" buyurmuşlar. Nasıl sofra üzerinde duran üzümler Hasan'ın midesine girince Hasan olduysa, biz de aciz vücud kadehimizdeki benlik şarabımızı deryaya döküp derya olalım, şaraplığımız kalmasın.
Varlığımızı Allah'ın varlığında yok edersek bize taktıkları bir isimden başka bir şeyimiz kalmaz. Benlik olarak, âlem olarak, beşer olarak sonu hayrete varmayan bir idrake sahip değiliz. Akıl, rubûbiyeti anlamaz. Kulluğu anlar. Esasen insan kulluk ve kul olarak yaşamasını tanzim etmesi için yaratılmıştır.
Ruhlar, akın akın bu âleme gelmezden evvel hitab-ı izzete nail olmuşlar, "Ey ruhlar, ey ruh kuşları size kafes olarak birer vücud verdim, benim cemâlimi de orada görebilirsiniz, sıfatımı, eserlerimi hatta kendinizi de" denilmiştir.
"Orada mahdut bir zaman kalacaksınız. Bana ibadette kusur etmeyin, sıkıştınız mı "Aman ya Rabbi!" deyiniz, hemen yetişirim. Esasen sizinle beraberim, ömür boyunca, yaşamak ve zürriyet bırakmak için biraz meşgul olmak lâzım fakat ebedî olan hayatı da düşünmelisiniz. “Dönüşünüz yine banadır, haydi gidiniz" diye emri müteakip bir gûlgûle koptu arz ve sema bütün tevabi'i ile hizmetine arz edildi, bir dönme, bir hareketdir başladı.
İşte buna tabiat diyen oldu ve o ciheti imara başladı. Buna Cenâb-ı Hakk'ın aşık olup da yarattığı mahlukların mukabil aşkı diyen oldu; buna bizatihi icad ettiği mertebelerin hepsinden cemâlini gösteren zât diyen oldu, buna cemâlini görmek için bir ayna halk etti diyen oldu.
Cenâb-ı Hak meleklerine, "Bir âdem yaratacağım ki o benim sırrım ben de onun sırrıyım" demişti. Bu defa, o âdemi görebilmek, hakîkatına erebilmek, hizmetinde bulunabilmek şerefine erişebilmek için bir aşk hareketidir, bir sevinç dönmesidir başladı. Ayna dedim de aklıma geldi.
Çocukluk arkadaşlarından birisi Hazreti Yûsuf Mısır'a sultan olduktan sonra tebrike geliyor. Ta Kenan ilinden kalkıyor, yola diziliyor. "Ne hediye alsam" diye de düşünüyor; yiyecek, içecek, altın, gümüş gibi her şey onun ülkesinde ve hazinesinde var diye düşünüyor. Kendisi fakirmiş, nihayet bir cep aynası alıp yola düşüyor, Mısır'a varıyor. Saraya alınıyor, Yûsuf’un huzurunda, "kardeşim Yûsuf! Ben yine eskisi gibi fakirim, seninse sahip olmadığın bir şey yok, güzelliğin ise dillere destan olmuş, kainatta mevcut güzellik ve cazibenin dörtte üçüne sahipsin, sana bu aynayı münasip gördüm ve hediye olarak getirdim. Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan güzellerin kendi cemâlinin güzelliğini görebilmekten başka yapacak işleri yoktur. Bunu da her zaman yanında taşıyabilirsin, hediyem olsun" deyip bırakıyor.
İşte bu âlemde tüm olarak herşeyin sahibi olan hazreti Allah'da kendisine bir ayna olsun diye insanı yaratmıştır.
Cenâb-ı Hakk'a ayna olan insan, İnsân-ı Kâmil’dir. İnsân-ı Kâmil’in vücûd-u şerifleri bir cam gibidir; bir tarafına, beşeriyet çamuru sürülmüş, diğer tarafında temiz olduğu müddetçe karşısında bulunan her şeyi aksettirebilen bir safiyet iktisap etmesi de bu çamurla temin edilmiştir.
Böyle garip bir varlığımız vardır, bir tarafımız kesafetlerin en kesifi kara çamuru, diğer tarafı, berrak ve safların en safi olan nuraniyet mertebesidir. Her şeyi bir kanun, bir nizam tahtında yaratıp milyonlarca sene mütemâdi bir hareket-i bir istihale ve bir inkılaptan sonra insan ve nihayet kâmil insan aynasının karşısına geçip kendi cemâlini seyir eder ki buna tekeyyüf-i Zâti zatı denir. Saltanat icabıdır. Biliyor musunuz ki âlemde ardı arkası kesilmeyen cereyanlar vardır. Oluk gibi, nehir gibi mütemadiyen akarlar.
- Tabiatın ve yetişdirdiklerinin insanlara gıda olmak için tehacümü.
- Tohumların rahma doğru tehacümü.
- Kadınların vücudlanndan bu dünya âlemine tehacüm.
- Bîr müddet yaşadıktan sonra her şeyin yerli yerine yani aslına tehacümü.
Bu keyfiyetler izaha lüzum olmayacak derecede aşikârdır. Dikkat nazarımızdan kaçmaz. İşte o büyük Rabb-imiz bağırmaları değil, yavaş söylenenleri değil, ma’nâ âleminden intizar edip de kalbimizden geçen şeyleri bile daha zuhura gelmeden işitir.
Nitekim annelerin de karınlarındaki çocuğun hareketlerini işittikleri ve görür gibi oldukları buna ufak bir misal olarak ele alınabilir.
Eğer genişletirsen idrakini,
Anlarsın kulağının sahibim,
Bütün duydukların SEMİ'dendir ancak.