Esmâ 31
Kaynak: Esmâü'l-Hüsnâ (Cilt 1), s. 161 — M. Nusret Tura (düz. Terzioğlu Murat Deruni)
EL-LÂTİF
Ebedi olarak mahcubiyette ve hüsranda kalmamaları için kullarına günahlarını unutturucu, kendi letafetine çekici demektir. Yapılan kabahatleri unutmak, kabahat sahibine de unutturmak ve bunun için bir de onu taltif etmek büyük meseledir. Onun için öfkelendiğiniz zaman ayakta iseniz oturun, oturduğunuz yerde kızmış iseniz yatın, öfke çabuk geçer derler.
Hikâye edilir:
Birgün Harun Reşit'in bir misafiri gelmiş, cariyelerinden güzel bir kıza yemek hazırlamasını emretmiş, kız yemeği bir altın tepsi içerisine koymuş, salondan girerken ayağı bir şeye takılıp düşmüş, tepsideki yemekler bir tarafa, kendi bîr tarafa… Tabiî çok mahcup olun misafir, kızı bu müşkül durumdan kurtarmak için Kûr'ân-ı Kerîm'den bir âyet hatırına gelir: "Öfkeni zabt et” Rengi kızaran, ne yapacağını-şaşıran Harun Reşit de ikinci cümleyi söyler: "Halktan zuhur eden kabahatleri affet," Kız da okumuş bilmiş bir kız imiş, bir taraftan kırılan tabakları toplar, diğer taraftan da üçüncü cümleyi söyleyerek ifadeyi tamamlar:
"Cenab-ı Allah muhsin kullarını sever." Harun Reşit'in bu cevap hoşuna gider, ihsanda bulunur, kızı esirlikten azat eder. Saray adamlarından birisi ile evlendirir. İşte Cenâb-ı Hakk'tan ne isterseniz isteyiniz, onun hayırlı olmasını söylemeyi unutmayınız. Hakk'ın muhtelif tecellileri vardır. Kahır yüzünde lütuf görüldüğü gibi; lütuf zannedersiniz arkasında kahır ve şer çıkar. Onun için istemekte de ihtirasa kapılmayın. İtidalden ayrılmayın. Meselâ: Yemek hususunda bile midenizin üçte biri yemek, üçte biri su ile dolduktan sonra üçte biri de boş kalmalı ki mide hastalığı görmeyesiniz, midenizi dinçliğinden gaip etmeyesiniz.
Gönül böyleyi diler hele bak,
Cümleyi bu hale erdire Hak,
Lâtife erdiren LÂTİF'tir ancak.
Ahmed Avni Konuk'un Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Terzibaba'nın Füsûsu'l-Hikem dersleri ve külliyatı ışığında derlenmiştir.
Mesnevî-i Şerîf'te el-Latîf
Mevlânâ, Latîf ismini iki yüzden işler: bir yandan Hakk'ın inceliği, kabalıktan ve sûretten münezzeh oluşu; bir yandan âlemdeki güzelliğin, kemâlin bu isimden gelen bir koku oluşu. Konuk'un şerhi her iki yüzü açar.
Latîf, vücûd-ı hakîkîyi vücûd-ı izâfî ile örter. Cilt 9, Hakk'ın latîf oluşunu görünmezlikle bağlar:
"Hak Teâlâ'nın eltâf-ı latîf olan vücûd-i hakîkîsini, vücûd-i izâfî (göreli, sonradan olan varlık) ile örtmesinin misâli; denizin beyaz köpükle, latîf rüzgârın yerden kaldırdığı toz tabakasıyla örtülmesine benzer." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 9)
Demek Hakk'ın asıl varlığı o kadar incedir ki, doğrudan görülemez; ancak köpük ve toz gibi kesîf (kalın, yoğun) sûretlerin ardından sezilir. Deniz köpüğün altındadır, rüzgâr tozun içinde gizlidir; Hak da âlemin sûretleri ardında. Latîf olan, kabalığın perdesi olmadan görünmez.
Âlemin güzelliği, o ezelî cemâlin bir yudumudur. Cilt 9, topraktan biten güzel sûretlerin inceliğini bu isme bağlar: "Küre-i arzın ve ondan oluşan güzel cisimlerin latîf olması, o hüsn ve cemâl-i ezelînin bir yudumudur (cür'asıdır); o topraktan peydâ olan endâmlar öyle latîftir ki sen ona âşık olursun." Demek bir yüzdeki güzellik, bir bedenin inceliği, kendinden değildir; ezelî güzelliğin oraya damlamış bir yudumudur. Latîf'in cemâli, her güzel sûrette bir iz bırakır.
Latîf koku — kemâl sıfatları İnsân-ı Kâmilden gelir. Cilt 5, "latîf koku" tâbirini bir işâret olarak açar:
"'Latîf koku'dan murâd, kemâl sıfatlarıdır. Her kimi kemâl sıfatlarıyla nitelenmiş görürseniz biliniz ki Hak Zâtı bu mazhardadır; o da insân-ı kâmildir. Ondan koku aldığınız zaman o zuhûr sırrı tarafına yönelin; çünkü sizin hakikatiniz o sır tarafının âşinâsıdır." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 5)
Demek bir kimsede kemâl, incelik, güzel ahlâk görürsen, bu bir "latîf koku"dur; o kokunun kaynağı İnsân-ı Kâmildir. Latîf, kâmil insanda kemâl sıfatları olarak kokar; sâlikin işi o kokuyu alıp kaynağına yönelmektir.
Latîf, çirkinle yan yana gelince incinir. Cilt 3 ismin bir edebini koyar: "Eğer bir latîf, çirkin bir şeyi arkasına çekerse, o latîf o çirkin şeyle alay konusu olur." Demek incelik kabalığa, güzel söz çirkin işe ortak olunca kıymetten düşer; latîf olan, latîf olmayanla karışmamalıdır. Bu, ince hâli koruma edebidir.
Füsûsu'l-Hikem'de el-Latîf
İbn Arabî, Latîf'i doğrudan Zât'ın görülemezliği ve tekâsüf (yoğunlaşma) öğretisi üzerinden işler; Terzibaba'nın Füsûs dersleri bunu buhar-buz misaliyle açar.
Latîf olan Zât, ancak yoğunlaşarak görünür. Kelime-i Muhammediyye, Hakk'ın görülmesini suyun hâl değiştirmesine benzetir:
"Latîf olan zât-ı Hakk'ı mâddelerden mücerred olarak müşâhede etmek ebeden mümkin olmaz. Su, kendinden aşağıya nisbetle latîf olduğundan muhtelif şekillerde görünmez; sûret kazanması için donup buz olması gerekir. İşte latîf olan buhâr, beş duyunun hepsiyle ancak buz mertebesine indiğinde görülür ve hissedilir. Hâlbuki buhâra buhâr denebilmek için bu sûretlerin hiçbirine muhtaç değildir; hepsinden müstağnîdir." (TB. Kelime-i Muhammediyye)
Demek Hak, buhar gibi latîftir; o hâlde gözle görülmez. Görünmek için mertebe mertebe yoğunlaşıp (tekâsüf edip) "buz" hâline, yani sûrete iner. Fakat buhar buz olmaya muhtaç değildir; o kendi başına buhardır. Hak da sûrete inmeye muhtaç değildir; görünmesi bizim içindir, kendisi her sûretten ganîdir.
Latîf, cemâlî isimlerdendir; karşısında Kahhâr durur. Kelime-i Eyyûbiyye, Hakk'ın kendini karşıt sıfatlarla vasıflandırdığını sayar: "Yüce Allah kendini rıza ve gazap ile; Hâdî ve Mudill, Mâni' ve Mu'tî, Kahhâr ve Latîf, Celâl ve Cemâl gibi birtakım zıt sıfatlarla nitelemiştir." Demek Latîf, kahhar'ın karşısında duran cemâlî bir isimdir: biri inceltip lütfeder, öteki kahreder. Kelime-i Üzeyriyye bir varlığın neden latîf bir mazhar olduğunu açıklar: "A'yândan bazısının zâtî istidâdı kemâle kâbil olduğundan, feyz menbaından Latîf, Cemîl, Mün'im, Hâdî gibi cemâlî isimleri taleb eder ve bunların mazharı olur." Demek bir varlığın ince, latîf, lütufkâr olması bir tesadüf değil; kendi aynının ezelî istidâdının Latîf ismini istemesidir.
Kulun Hakk'a özlemi, latîf Zât'ın kendine özlemidir. Kelime-i Muhammediyye bu ismi muhabbete bağlar: "Belirsiz olan latîf Hak, imkân mertebesine indiğinde, özleyen kulun yoğun (kesîf) sûretinde belirdiğinden; özleyen kulun Hakk'a özlemi, Hakk'ın kendi nefsine özleminden ibaret olur." Demek Latîf olan Hak, kulun kalın sûretinde gizlenince, kulun duyduğu hasret aslında Hakk'ın kendi aslına olan hasretidir. Özleyen de özlenen de bir.
Terzibaba Külliyatında el-Latîf
Terzibaba, Latîf ismini iniş-çıkış (tenezzül-tekâsüf) mertebeleri içinde, meleklerle insanın farkında ve ölüm sonrası berzah hâlinde işler.
Nefes-i Rahmânî latîfken iner, soğudukça sûret kazanır. Enbiyâ Sûresi şerhi, varlığın inişini bir soğuma gibi anlatır:
"Tenzîh ederim o yüce Zâtı ki, nefesini latîf kılıp ona 'Hak' dedi; kesîf kılıp ona da 'halk edilmişler' dedi. Bu nefes-i Rahmânî, latîf Zâtın nefeslendirmesini takiben, latîf oluşunun kemâlinden sûretsizken; aşağı indikçe soğuma ve sertleşme ile şekiller, sûretler kazanır." (Enbiyâ Sûresi Şerhi)
Demek varlık, Hakk'ın latîf nefesiyle başlar; bu nefes sûretsizdir. Aşağı indikçe, buharın soğuyup donması gibi, kesifleşip sûret alır. "Halk" dediğimiz şey, latîf nefesin yoğunlaşmış, soğumuş hâlidir. Hicr Sûresi aynı inişi a'yân üzerinden koyar: "Sıfât mertebesindeki ilmî varlıklar, esmâ mertebesine indiğinde latîf kimliklere kavuşurlar."
Kemâl, latîf ile kesîfi birlikte taşımaktır. Secde Sûresi şerhi, insanın melekten üstünlüğünü bu cem' ile açıklar:
"Melekler, esmâ-i ilâhiyyenin yalnız cemâlî ve latîf olanlarını bilir; hayvanlar ise celâlî ve kesîf olanlarını bilir. Bu ikisi de kemâl değildir. Âdem ve Havvâ toprak bedenle birleşince, latîf meleklik yönüyle cemâlî isimleri, kesîf toprak beden yönüyle celâlî isimleri cem ettiler; işte bu sebepten ilmen meleklere üstün geldiler." (Secde Sûresi Şerhi)
Demek sırf latîf olmak — yalnız incelik, yalnız cemâl — kemâl değildir; melek bu yüzden eksiktir. İnsanın üstünlüğü, latîf yön ile kesîf yönü, cemâl ile celâli birlikte taşımasındadır. Latîf, kemâlin yarısıdır; öteki yarısı kesîftir.
Ölümden sonra latîf âleme dönüş. Ölüm ve Kıyâmet Hakkında dersi, a'yân-ı sâbitenin dünyada kesîf bedenle perdelendiğini, ölümle yeniden latîfleştiğini söyler: "A'yân-ı sâbite misâl âleminde latîf bir hâlde iken, anne-baba perdesiyle şehâdet âlemine gelince, kesîf beden ve izâfî nefisle perdelenir." Aynı derste cennet ve cehennem de bu ölçüyle ayrılır: "Orada bu tür isimler değil, sâdece latîf kemâl isimleri olacaktır insanlarda; cehennemde ise celâl isimleri olacaktır." Demek dünyada bedenin kesîfliğiyle örtülen latîf hakikat, ölümle perdesinden sıyrılır; cennet, latîf isimlerin; cehennem, celâl isimlerinin yeridir.
Değerlendirme
Üç kaynak Latîf'i aynı eksende açar. Mesnevî onu hem Hakk'ın görünmez inceliği (vücûd-ı hakîkîyi izâfî varlıkla örtmesi) hem de âlemdeki güzelliğin ve kemâlin kaynağı — "latîf koku" — olarak işler; bu kokunun mazharı İnsân-ı Kâmildir. Füsûs, Latîf'i tekâsüf öğretisiyle açıklar: latîf olan Zât, buhar gibi görülmez, görünmek için sûrete (buza) iner ama o sûrete muhtaç değildir; Latîf cemâlî bir isimdir ve karşısında Kahhâr durur. Terzibaba külliyatı ise ismi iniş-çıkış mertebelerine yerleştirir: nefes latîfken iner, soğuyup kesifleşir; kemâl, latîf ile kesîfi birlikte taşımaktır; ölüm, kulu yeniden latîf âleme döndürür. Hepsinin ortak hükmü şudur: Latîf, kabalıktan ve sûretten münezzeh olan, görünmek için yoğunlaşan, âlemdeki bütün incelik ve güzelliğin kaynağı olan cemâlî bir isimdir. Bu ismi cemil, kahhar (karşıt yüzü) ve ayan-i-sabite ile birlikte; her güzel sûrette kokusu duyulan kemâl cihetinden insan-i-kamil ile okumak gerekir.