İçeriğe atla
Esmâü'l-Hüsnâ

Esmâ 32

الْخَبِير

Habîr

HABİYR'dir her şeyden mutlak haberdar,Bizede bir şeyler haber vere yar,Gafletten kurtulup eylemeli kâr,Gerçeği bildiren HABİYR'dir ancak.
Şerh

Kaynak: Esmâü'l-Hüsnâ (Cilt 1), s. 163 — M. Nusret Tura (düz. Terzioğlu Murat Deruni)

EL-HABİR

Gizli şeyleri haber alan ve haber veren demektir. Görülmez fakat kendisi herşeyi görür ve işitir. Her yerde hâzır ve nazırdır. Onun en gizli şeylerden haberdar olmaması kabil midir?

Haber vermesine gelince; Kûr'ân-ı Kerîm'inde birçok sırlar söz olarak satırlara dökülmüştür. Herkes onu idraki kadar anlar, bir çeşit ma’nâ verir. Âlimler yüzücülüğü, dalıcılığı nîsbetinde o zamanın derinlerine nüfuz eder. İnşaallah "Vecizeler" namındaki kitapta da muvaffak olursak, geniş izahlarda bulunmak istiyoruz.

Ne garip haldir ki kavun, karpuz, patates gibi birçok yiyeceklerin içine nüfuz etmek için kabuklarını soyarız. İslâm dininin içini, mahremiyetini gizlemeyi düşünmeyiz. Dünyaya ait cüzi bir ilmi kâfi sanırız.

HABİYR' dir her şeyden mutlak haberdar,
Bizede bir şeyler haber vere yar,
Gafletten kurtulup eylemeli kâr,
Gerçeği bildiren HABİYR'dir ancak.
Cilt 1 kitabının tamamını oku
Füsûs ve Mesnevî Işığında

Ahmed Avni Konuk'un Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Terzibaba'nın Füsûsu'l-Hikem dersleri ve külliyatı ışığında derlenmiştir.

Mesnevî-i Şerîf'te el-Habîr

Mevlânâ, Habîr ismini "her şeyden haberdar" diye geçiştirmez; haberdarlığı yola, âşıka ve kulun gizli hâline bağlar. Konuk'un şerhi bu ismi bir bilgi yığını değil, gönülden gönüle uzanan bir haberdarlık olarak işler.

Yol tanıyan kılavuzun haberdarlığı. Şerhin en açık teması, Habîr'in bir kılavuz vasfı oluşudur. Cilt 9 onu menzilleri görmüş rehbere benzetir:

"Habîr ve yol tanıyan kılavuzlar gibi asıldan ve esâstan menzilleri görmüşüz!" (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 9)

Demek Habîr, yolun konaklarını uzaktan değil, "asıldan ve esâstan" bilen kılavuzdur; haberdarlık burada kuru bir malumât değil, yolu yürümüş olmanın verdiği iç bilgidir. Kâmil mürşid de bu ismin mazharı olarak menzilleri önceden gördüğü için sâliki yanıltmadan götürür.

Gizli ile açığın hepsinden haberdar. Cilt 10, Habîr'i kulun zâhir ve bâtın bütün hâllerine taşır. Gammazların, koğuculuk edenlerin fiili ancak "hakîkat-i hâlden bî-haber olanlara karşı müessir" olur; oysa Hak Teâlâ "kullarının ahvâl-i zâhire ve bâtınelerine karşı Alîm ve Habîr ve Semî' olduğundan", gammazların sözü O'nun katında hiçbir tesir bırakmaz. Demek Habîr olanın önünde gizli bir köşe kalmaz; içte saklanan da dışta görünen de O'nun haberindedir. Bu yüzden koğucu, Hakk'a sözünü geçiremeyince ümitsiz döner.

Âşığından haberdar olan ma'şûk. Cilt 5, Habîr'i aşk diline çevirir: "Gerçek ay olan Hak, zâtının âşıklarından elbette haberdardır. Hiç Habîr olan ma'şûk, habersiz olan ma'şûkaya benzer mi?" Yer yüzünün sevgilisi âşığından habersiz kalabilir; fakat Hak, kendi âşıkından her an haberdardır. Habîr ismi burada sevenin yalnız olmadığının teminâtıdır — sevdiğin senden haberdarsa, aşkın boşa değildir.

Adâletin ve fazîletin değişmeyen aslı. Cilt 12, Habîr'i Adl ve Alîm ile yan yana koyar: önceki zamanlarda zuhûr eden adâlet ile şimdiki adâlet anlamda birbirinin aynıdır, "Alîm ve Habîr isimlerinin tecellîsi olan fazîlet dahi yine o fazîlettir." Nesiller, zamanlar, ümmetler değişse de Habîr'in haberdarlığından doğan fazîlet aynı kalır; çünkü O'nun ilmi zamana göre eskiyip yenilenmez.

Füsûsu'l-Hikem'de el-Habîr

İbn Arabî, Habîr'i hemen her yerde zıddı gibi görünen Latîf ile çift olarak okur: Latîf en ince yere sızan, Habîr o ince yerde olup biteni tadarak bilen. Bu çift, Kelime-i Lokmâniyye ile Kelime-i Hârûniyye'de işlenir.

Latîf ve Habîr — Lokmân'ın hikmetinin özü. Kelime-i Lokmâniyye, Lokmân'ın oğluna verdiği bütün öğüdü iki isme bağlar:

"Cenâb-ı Lokmân, Hak Teâlâ'yı 'Latîf' ve 'Habîr' olarak bildirdi. Zîrâ Hz. Lokmân'ın hikmetinin tamâmı, Allah Teâlâ'yı bu iki isim ile tesmiye etmek idi." (Kelime-i Lokmâniyye)

Demek bir bütün hikmet, Hakk'ı "en ince yere sızan ve o yerde olanı bilen" olarak tanımakta toplanır. Fusûs Mukaddimesi bu çiftin sırrını açar: "Zât-ı latîf, eşyâ sûretleriyle mütekâsif olunca, onlarda zâhir olan ahvâl, zât-ı latîfin zevk-i şühûdî ve huzûrî ile ma'lûmu olur. Onun için âyet-i kerîmede 'Latîf ve Habîr' buyuruldu; ve 'hibret' ilm-i zevkîdir." Yani Hak, eşyânın içine ince ince işlediği (Latîf) için, o eşyâda olup biteni dışarıdan değil, tadarak bilir (Habîr).

Habîr — imtihanla, tatmakla hâsıl olan ilim. Aynı fasıl, Habîr'in bilgisini bir tür "deneyerek bilme" sayar: "Cenâb-ı Lokmân, 'Latîf' vasfından sonra 'Habîr' vasfını zikreyledi ki, Hak Teâlâ ihtibâr ve imtihân ile hâsıl olan ilim ile âlimdir." Habîr'in haberdarlığı, eşyâyı zuhûra çıkarıp onun içinde olanı yaşayarak bilen bir haberdarlıktır. İbn Arabî bunu "Biz sizi imtihân ederiz, tâ ki sizden mücâhidîni biz bilelim" (Muhammed, 47/31) âyetine bağlar: Hakk'ın "bilmesi", olacağı önceden bilmemesi değil, o şeyi zuhûra getirip onunla doğrudan temas etmesidir.

Görülen her sûrette Habîr olan O'dur. Kelime-i Hârûniyye, bu ismi tevhîde çevirir: "O, Latîf ve Habîr'dir. O'nu sûretlerde gören kimsenin O'na ibâdet etmesi zorunludur; bu sebeple tecellî için O'ndan başka bir şey olamaz." Demek her sûrette o ince sızan ve haberdar olan tektir; ârif hangi sûrete baksa, oradan haberdar olanın yine Hak olduğunu görür.

Terzibaba Külliyatında el-Habîr

Terzibaba, Habîr ile Alîm'i ayırarak ismin özünü inceltir: ikisi de "bilmek"le ilgilidir ama biri kaynaktaki ilim, öteki o kaynaktan tadarak alınan haberdir.

Alîm kaynak, Habîr o kaynaktan tadılan ilim. İlyâs-Lokmân-Hârûn Fasılları bu ayrımı net koyar:

"İlm-i mutlak 'Alîm' hazretinden ve ilm-i zevk ise 'Habîr' hazretindendir. Âlim herhangi bir şeyi bilen, âlîm ise o şeyi ortaya getirendir, o ilme sâhip olandır." (TB. İlyâs-Lokmân-Hârûn Fasılları)

Terzibaba bunu daha da açar: "İlm-i mutlak Allah'ın kendi Zât'ında olan ilim, ilm-i zevkî ise zuhûra gelen ma'lûmdan tahsil edilen ilimdir... Habîr hazreti o ilim kaynağından haber verme, haber almadır." Demek Alîm, ilmin durduğu hazînedir; Habîr, o hazîneden zuhûra çıkan ve tadılarak bilinen haberdir. Bilgi, Alîm'de gizli; Habîr'de açığa çıkıp temas hâline geliyor.

Habîr olan ma'şûka sarılmak. Kâf Sûresi şerhi, Mevlânâ'nın aşk temasını bir adım öteye taşır: hayâlle kurulan aşk da vecd verir, ama "bu vecd, Habîr ve Basîr olan ma'şûk-ı hakîkîye âşık olanın vecdi gibi değildir." Karanlıkta direği ma'şûk sanıp kucaklayan kimsenin hâli, "Hay ve Habîr olan ma'şûkun boynuna sarılmaya benzemez." Habîr olan sevgiliye sarılmak, senden haberdar olan diriye sarılmaktır; ötekisi bir kuru hayâle sarılmaktır.

Hikmetin "derin ve tecrübeye dayanan" yüzü. Câsiye Sûresi şerhi, Hakîm isminin tecellî yerlerini sayarken Habîr'e özel bir köşe ayırır: "Hikmeti derin ve tecrübeye dayanan ise, 'Habîr' isminin mazharıdır." Aynı şerh, ismin terkiplerini de okur: Habîr, Alîm ile birlikte geçince "ilâhî bilginin kuşatıcılığını" öne çıkarır. Demek tecrübeyle, yaşayarak elde edilen derin hikmet, kulda Habîr isminin gölgesidir.

Nefsin yarına attığını bilen isim. Haşr Sûresi şerhi, Habîr'i en günlük hâle indirir: "Nefs, 'li gadin' (yarın için) hazırlık yapar. O 'gad', aslında 'ân-ı dâim'dir. Her an nefs bir şey 'kaddeme' (ileri sürer)... Habîr ismi, nefsin bu hâlini bilir; ona göre muâmele eder." Kulun her an ileri sürdüğü gizli niyetleri, yarına sakladığı hesapları Habîr bilir. Bu yüzden takvâ, nefsin ileri sürdüğünü Hakk'ın rızâsına uydurmaktır — çünkü onu zaten haberdar olan görmektedir.

Değerlendirme

Üç kaynak Habîr'i "bilen" değil, haberdar olan ismi olarak birleştirir. Mesnevî onu yolun konaklarını gören kılavuza, kulun zâhir-bâtın bütün hâllerine ve âşıkından haberdar olan ma'şûka bağlar. Füsûs, Habîr'i daima Latîf ile çift okur: Hak eşyânın içine ince ince sızdığı için, o eşyâda olanı dışarıdan değil tadarak bilir; haberdarlığı imtihanla, zuhûra getirip temas etmekle hâsıl olan bir ilimdir. Terzibaba külliyatı ise Alîm ile Habîr'i ayırır — Alîm ilmin durduğu kaynak, Habîr o kaynaktan tadılan haber — ve ismi nefsin gizli niyetlerini bilen günlük bir uyanıklığa indirir. Hepsinin ortak hükmü şudur: Habîr, uzaktan bakıp bilen değil, eşyânın ve gönlün içine sızıp orada olanı yaşayarak bilen, hiçbir gizliden habersiz kalmayan isimdir. Bu ismi latif ile çift olarak; ilmin kaynak yönünü ise alim ile, derin hikmet yönünü hakim ile okumak gerekir.