Esmâ 20
Kaynak: Esmâü'l-Hüsnâ (Cilt 1), s. 136 — M. Nusret Tura (düz. Terzioğlu Murat Deruni)
EL- ALİYM
Her şeyi en ince noktasına kadar bilen ilmi ezeli ve ebedi olandır.
Kır boşa doldurduğun şişeyi,
Gerçek ilmi bul dönersin köşeyi,
Zât'i ilme ALÎYM' erdirir ancak.
Ahmed Avni Konuk'un Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Terzibaba'nın Füsûsu'l-Hikem dersleri ve külliyatı ışığında derlenmiştir.
Mesnevî-i Şerîf'te el-Alîm
Mevlânâ, Alîm ismini bir bilgi sıfatından çıkarıp Hakk'ın her şeyi kuşatan ilmine, oradan da kâmilin ilmine taşır. Konuk'un şerhinde Alîm, hem âlemi yöneten hikmetin teminâtı, hem kulun zâhir ve bâtınını saran bir nazardır.
Kâmil, Alîm ismine mazhar olunca ilmi halkı kuşatır. Şerhin en yüksek teması, Alîm isminin İnsân-ı Kâmilde zuhûrudur. Cilt 10 bunu açar:
"İnsân-ı kâmil, esmâ-i câmiaya sâhip ve 'Allah' ismiyle mazhar olan kişidir. Bu sebeple onun 'Alîm' ismine de mazharı olur. Bu isme mazhar olma sebebiyle, onun ilmi halkın zâhir ve bâtınını çevreler." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 10)
Demek bütün isimleri kendinde toplayan kâmil, Alîm ismine de mazhardır; bu yüzden onun nazarı halkın hem dış hâlini hem iç hâlini kuşatır. Bu hâl, "Benim halkıma sıfâtımla çık, seni gören Beni gördü" sırrına işârettir.
Alîm ismiyle tecellî, bilmediğini bir anda öğretir. Cilt 2, bu ismin fiilî tesirini bir hâdiseyle gösterir: Arapça bilmeyen bir zât, "Hak Sübhânehû'nun 'Alîm' ism-i şerîfiyle tecellî buyurması üzerine, bir gecede Arap lisânına vâkıf olmuş; bu lisânla umûma hitâb ederek herkesi hayretlere düşürmüştür." Alîm ismi tecellî edince ilim kesb ile değil, doğrudan ihsân ile gelir.
Alîm ile Hakîm, şerrin yaratılışını da kuşatır. Cilt 10, kelâmî bir tartışmayı Alîm ismiyle çözer. Bir fırka "şerri yaratan bizim nefsimiz ve şeytandır; kötü şeyleri yaratmak Allah'ın şânına yakışmaz, zîrâ Allah Alîm ve Hakîm'dir" der. Şerh bunu reddeder: "Bu i'tikâd, Allah Alîm'dir ve Hakîm'dir fakat âcizdir, kudreti her şeye taalluk etmez demek olur" ve "her şeyi yaratıcıdır" âyetine aykırı düşer. Demek Alîm ismi, hayrı da şerri de bilen ve yerli yerine koyan bir kuşatmadır; şerri ilâhî ilmin dışına atmak, Hakk'a acz isnâdıdır.
Alîm ve Habîr, kulun gizlisini de bilir. Cilt 10, bu ismi gizli amellerin bilinmesine bağlar: "Hak Teâlâ, kullarının ahvâl-i zâhire ve bâtınelerine karşı Alîm ve Habîr ve Semî' olduğundan, gammâzlar, fiillerinin Hakk'a karşı müessir olamamasından dolayı me'yûs olurlar." Hak hem açığı hem gizliyi bildiği için, kötülük gizlice O'na işlemez.
"Alîm" bir lakap değil, hakîkî vasıftır. Cilt 7, Hakk'ın kendini "Alîm" diye anmasının sebebini koyar: "Hak Teâlâ kendisi için 'Alîm' dedi ki, sen korkudan bir fesat düşünmeyesin." İsim, kulu korkudan, "acaba işler bozulur mu" vehminden kurtarmak için konmuştur; çünkü her şeyi bilen bir Rab varken bozulma korkusu yersizdir.
Füsûsu'l-Hikem'de el-Alîm
İbn Arabî'nin esmâ tasnifinde Alîm, "ümmehât-ı esmâ" (ana isimler) arasında, sıfat-isim-zât silsilesinin temel bir halkasıdır. Onun derslerinde Alîm, ilim sıfatından doğan ve Hayy isminin kuşatması altında duran bir zât ismidir.
Sıfat ismin menşeidir; Alîm, ilim sıfatından doğar. Fusûs Mukaddimesi, isimlerin nasıl kurulduğunu açar:
"Sıfat ismin menşeidir; zîrâ bir şeyde sıfat olmazsa, bir isim ile tevsîm olunmaz. Meselâ sıfat-ı ilim bulunmayan kimseye 'alîm ve âlim' ismi verilmez. Zât sıfat ile ve sıfat isim ile zâhir olduğundan, isim sıfatın ve sıfat zâtın zâhiri… olur." (TB. Fusûs Mukaddimesi)
Demek Alîm ismi, ilim sıfatından doğar; ilim olmadan o isim konmaz. İsim sıfatın görünür yüzü, sıfat zâtın görünür yüzüdür — Alîm, zâttaki ilmin dışa vuran adıdır.
Alîm hem zâta hem kendi husûsî mânâsına delâlet eder. Fusûs Mukaddimesi bu ismin iki yönünü ayırır: "Alîm, Semî', Basîr isimleri Zât'a delâlet ettiği gibi, kendilerinin ma'nâ-yı husûsîlerine de delâlet ederler. 'Alîm kimdir?' denildikde 'ahadiyyet-i esmâiyyesi hasebiyle zât-ı ilâhîdir' denir." Kelime-i Zekeriyyâiyye aynı inceliği koyar: "Alîm ismi, ayn-ı ilim ile Kādir isminden mütemeyyizdir… Fakat Hakk'ın zâtına delâlet etmeleri i'tibâriyle aralarında hiçbir fark yoktur." Yani Alîm, mânâsı yönünden Kādir'den ayrıdır; fakat ikisi de aynı tek zâta delâlet ettiğinden, orada fark kalmaz.
Hayy ismi Alîm'i kuşatır. Kelime-i Îseviyye ile Kelime-i Şîsiyye, Alîm'i bir hiyerarşiye yerleştirir: "Esmâ-i külliyyeden 'Hayy' ismi, Alîm, Semî', Basîr, Mürîd, Kadîr… isimlerine nisbeten daha vâsi'dir; zîrâ sıfat-ı hayât, ilim, sem', basar… sıfatlarını muhîttir." Demek Alîm, esmâ-i zâtiyyenin (Hayy, Alîm, Semî', Basîr, Mürîd, Kadîr) bir ferdidir; fakat hepsinin temelinde Hayy vardır — diri olmayanın ilmi olmaz. Bu yüzden Alîm, hayâtın içinden çıkan bir isimdir.
Terzibaba Külliyatında el-Alîm
Terzibaba, Alîm ismini iki yöne işler: ismin esmâ mertebesinden zuhûru, ve "fâilin kendi fiilini kendi zuhûr mahallinde bilmesi" sırrı.
Alîm, esmâ mertebesinde İbrâhîm'in (a.s.) lisânından zuhûra çıkar. Altı Peygamber — Hz. İbrâhîm dersi, ismin bir mertebede fiilen yaşandığını gösterir:
"Mertebe-i İbrâhîmiyyet aynı zamanda esmâ-i ilâhiyyenin giyildiği mertebedir; esmâ-i ilâhiyyede 'Semî' ve Alîm' isimleri de bulunduğundan, o mertebede bu isimler fiilen yaşanarak İbrâhîm'in lisânından ortaya çıkmakta, kabûl edilmekte ve faaliyete geçmektedir." (Altı Peygamber — Hz. İbrâhîm)
Demek Alîm ismi soyut bir bilgi değil, esmâ mertebesinde bir kulun dilinde fiilen yaşanan, işleyen bir hakîkattir.
Hallâk ile Alîm: her an yaratan ve bildiğini yaratan. Hicr Sûresi şerhi, bu iki ismi yan yana okur: "'Hallâk' her an yeni bir tecellî ve zuhûr hâlinde olmaya işâret eder. 'Alîm' esmâsı ise her şeyi bilen, ilmi sonsuz olan ma'nâsındadır." Hak her an yaratırken, yarattığını bilerek yaratır; Câsiye Sûresi aynı sırrı bir âyetle koyar: "Onları ilk defa var eden diriltecektir; O, her yaratılmışı hakkıyla bilendir" (Yâsîn, 36/79).
Alîm, fâilin kendi fiilini kendinde bilmesidir. Mü'minûn Sûresi şerhi, bu ismi inceltir: "'Doğrusu ben, sizin yaptığınız şeyleri tamâmen bilirim' — bu 'bilme', dışarıdan bir gözlemcinin bilmesi değildir. Bu, fiilin gerçek fâilinin, kendi fiilini kendi zuhûr mahalli olan kulda bilmesidir." Demek Alîm'in bilmesi, uzaktan bir seyir değil; Hak, kuldan zuhûra çıkan fiili, kendi fiili olarak, kendi zuhûr yerinde bilir.
Esmâ-i hüsnâyı bir başka mertebe anlatır. Sohbet Arası Sohbetler, "innehû hüve's-semîu'l-alîm" terkîbini açar: "Eğer kendisi anlatsa, ben hem duyucuyum hem biliciyim derdi; 'innehû' yani 'o muhakkak ki o' Semîdir, Alîmdir — bilici ve duyucudur." Hakk'ın bir başka mertebeden "o bilicidir" diye anılması, ismin Zât'ı değil, Zât'ın esmâ mertebesindeki yüzünü gösterdiğine işârettir.
İlmin çokluğu mertebe yükseltmez. Terzi Baba (Cilt 1), beşerî "âlim" ile ilâhî "Alîm"i keskin biçimde ayırır: "Âlim ne kadar âlim olursa olsun, ilmi fazlalığı sathî genişlemedir; mertebesi yükselmez, sadece sathiyâtı genişler. Ayağı toprağa basmakta, gök ehli olamamaktadır." Bilgi yığmak yatay bir genişlemedir; mertebe yükselten şey, Alîm ismine mazhar olmaktır, ilim toplamak değil.
Değerlendirme
Üç kaynak Alîm'i "her şeyi bilen ilâhî ilim" ekseninde birleştirir. Mesnevî, Alîm'i hem âlemin hikmetini teminat altına alan (Alîm ve Hakîm, şerri de bilir), hem kulun zâhir ve bâtınını kuşatan, hem de kâmilin nazarında zuhûr eden isim olarak açar. Füsûs, Alîm'i ilim sıfatından doğan bir zât ismi sayar; Hayy isminin kuşatması altında, esmâ-i zâtiyyenin bir ferdi olarak yerleştirir. Terzibaba külliyatı ise Alîm'i esmâ mertebesinde fiilen yaşanan bir hakîkat ve "fâilin kendi fiilini kendinde bilmesi" diye okur; beşerî bilgi yığmanın mertebe yükseltmediğini söyler. Hepsinin ortak hükmü şudur: Alîm yalnız "çok bilen" değil, her şeyi — açığı ve gizliyi, hayrı ve şerri — ezelî ve sonsuz biçimde, kendi zuhûr yerinde bilen bir zât ismidir. Bu ismi hayy, hakim ve esma-i-zatiyye ile birlikte okumak gerekir.