Esmâ 92
Kaynak: Esmâü'l-Hüsnâ (Cilt 1), s. 271 — M. Nusret Tura (düz. Terzioğlu Murat Deruni)
ED-DARR
Hikmeti gereği elem ve zarar verdiği düşünülen şeyleri halk eden… Çünkü bu nefsi bir algılamadır. Bu âlemde her şey kemâlinde olduğu için hakîkatte zarar verecek bir şey yoktur. Cenâb-ı Hakk şer zannettiğiniz şeylerde hayır, hayır zannettiğiniz şeylerde hayır olabilir. Buyuruyor.
Zorlanınca gidersin adım adım,
Yardım görmek güzel bir tadım,
Zorlananlara yardım eden DARRUN'dur ancak.
Ahmed Avni Konuk'un Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Terzibaba'nın Füsûsu'l-Hikem dersleri ve külliyatı ışığında derlenmiştir.
Mesnevî-i Şerîf'te ed-Dârr
Mevlânâ, Dârr ismini tek başına değil, hep karşıtı Nâfi' ile birlikte işler. Konuk'un şerhinde Dârr (zarar verebilen), âlemdeki zıtlıkların, çekişmelerin ve celâlî tecellînin kaynağı; fakat aynı zamanda ardından mutlaka bir lütuf gelen ilâhî bir isimdir.
Dârr'ın hâssiyeti Nâfi'in hâssiyetinden başkadır. Şerhin en temel teması, her ismin kendine has bir işi olmasıdır. Cilt 10 bunu açar:
"Mazhar oldukları esmâ-i ilâhiyyenin hâssiyeti başka başkadır… Dârr isminin hâssiyeti Nâfi' isminin hâssiyetinden başkadır… ve esmânın hasr ve ta'dâdı kâbil olmadığından, bunların mezâhirini hâvî olan mülk-i ilâhî dahi gâyet geniş ve nihâyetsizdir." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 10)
Demek Dârr ile Nâfi' birbirine indirgenemez; zarar veren isimle fayda veren isim ayrı işler görür. Bu sayısız ismin görünüş yerlerini kapsayan ilâhî mülk, başı ve sonu olmayacak kadar geniştir; çünkü Hak ezelî ve ebedî bir Hâlık'tır.
Kahır tecellîsini lütuf, Dârr tecellîsini Nâfi' takip eder. Cilt 6, ismin asıl tesellîsini verir: "Esmâ-i ilâhiyye Nâfi' ve Dârr, Hâdî ve Mudill, Kahhâr ve Latîf gibi mütekâbildir; ve esmâ aslâ ta'tîl kabûl etmez. Binâenaleyh kahır ile vâki' olan tecellîyi tecellî-i lutfî, ve Dârr ismiyle vâki' olan tecellîyi tecellî-i nef'î ta'kib eder. Ve cemâlinde celâli, celâlinde de cemâli gizlidir." Demek hiçbir zarar tecellîsi son söz değildir; Dârr'ın ardından mutlaka Nâfi' gelir. Celâlin içinde cemâl gizlidir; zararın altında bir fayda saklıdır.
Zıt isimler âlemde çekişme doğurur. Cilt 5, Dârr ile Nâfi'in âlemdeki görünür sonucunu koyar: Hak, ilminde sâbit olan hakîkatleri âlem-i şehâdette açığa çıkarır ve "Hâdî, Mudill, Dârr, Nâfi' gibi ahkâmı yekdiğerine muhâlif olan isimlerin mezâhiri zâhir olur; ve bu âlem-i ef'âlde bu yüzden dâimâ kavgalar ve nizâ'lar eksik olmaz." Âlemdeki çatışma, birbirine zıt isimlerin ayrı ayrı görünüş yerlerinden doğar; Dârr ile Nâfi' aynı anda zuhûr ettikçe çekişme biter gibi olmaz.
Hak dâimâ tecellîdedir. Cilt 10, ismin kesintisizliğini bir âyetle bağlar: "Esmâ-i ilâhiyye ahkâmı ta'tîl kabûl etmediğinden Hakk'ın tecellî etmediği bir ân yoktur" — "külle yevmin hüve fî şe'n" (Rahmân, 55/29), "O her ân bir tecellîdedir." Demek Dârr ismi de hiç durmaz; zarar gibi görünen tecellî de o dâimî işleyişin bir yüzüdür.
Füsûsu'l-Hikem'de ed-Dârr
İbn Arabî'nin esmâ tasnifinde Dârr, mütekâbil (karşılıklı) celâl-cemâl isimlerinin tipik bir örneğidir. Terzibaba'nın derslerinde Dârr, hem âlemin teceddüdünü sağlayan, hem de ahadiyette karşıtıyla birleşen bir isimdir.
Hak, bütün zıtları cem'ettiği için bilinir. Kelime-i İdrîsiyye, ismin asıl yerini koyar:
"Hak bilcümle ezdâdı cem'etmekle bilinir. Zîrâ Celîl ve Cemîl, Hâdî ve Mudill, Dârr ve Nâfi', Muhyî ve Mümît ancak O'dur. Şu hâlde Hak üzerine cemî'-i ezdâd ile hükmolunur." (Kelime-i İdrîsiyye)
Demek Dârr ile Nâfi' birbirine zıt görünse de, ikisi de tek bir Hakk'ın isimleridir; zıtlık isimler arasındaki nisbetten ibârettir, Hakk'ın hüviyetinde zıtlık yoktur. Hak, ancak bütün zıtları kendinde topladığı için tam bilinir.
Dârr, mezâhirin yok oluşunu gerektiren isimlerdendir. Fusûs Mukaddimesi, âlemin her an yenilenişini (teceddüd-i emsâl) iki grup isimle açar: "Mûcid, Muhyî, Rahmân, Hâlık ve emsâli esmâ, mevcûdâtın vücûdunu iktizâ eder; ve Mümît, Dârr, Kahhâr, Kābız ve emsâli esmâ dahi mezâhirin ademiyetini iktizâ eder. Suver-i âlemin kâffesi dâimâ halk-ı cedîd içindedir." Demek âlem her an var olup yok olur: bir grup isim varlığı getirir, Dârr'ın da içinde olduğu öbür grup o varlığı geri alır. Dârr, bu sürekli yenilenmenin "geri alan" yüzüdür.
Sağ el ve sol el. Kelime-i Âdemiyye, isimleri iki ele ayırır: "Müzill, Dârr, Mâni' gibi celâl isimlerine Hakk'ın 'sol eli'; Muizz, Nâfi', Mu'tî gibi cemâl isimlerine de 'sağ el' denir." Dârr, Hakk'ın sol elinin — celâl yüzünün — bir parmağıdır; zarar veren, engelleyen, zillete düşüren isimler bu elde toplanır.
Dârr'ın yolu Nâfi'in yoluna göre doğru değildir. Kelime-i Hûdiyye, her ismin kendi içinde doğru olduğunu koyar: "Dârr isminin tarîki, Nâfi' isminin tarîkine nisbeten müstakîm olmaz; mü'min kâfiri, kâfir mü'mini eğri yolda görür. İmdi ne kadar esmâ varsa, müsemmânın ahadiyeti i'tibâriyle kâffesi müsemmâ-yı Allâh'a vâsıl olur." Demek Dârr kendi gereğine göre dümdüz yürür; ama Nâfi'in gözünden eğri görünür. Yine de bütün isimler, tek müsemmâda — Allah'ta — birleşir.
Terzibaba Külliyatında ed-Dârr
Terzibaba, Dârr ismini somut bir misalle açar: zehir Dârr'ın, bal Nâfi'in görünüş yeridir. Her şey kendi isminin gereğine tâbi'dir; zararlı görünen de kendi yolunda dosdoğrudur.
Zehir Dârr'ın, bal Nâfi'in mazharıdır. Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk ile A'yân-ı Sâbite aynı misali koyar:
"Mü'min 'Hâdî', kâfir 'Mudill', zehir 'Dârr', bal 'Nâfi'' isimlerinin görünme yerleridir. Bunların her biri, terbiyesi altında bulundukları ismin gereklerine tâbi'dir; hepsi hâs isimlerine göre sırât-ı müstakîm üstünde yürürler. Fakat Dârr isminin yolu, Nâfi' isminin yoluna göre doğru olmaz." (Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk)
Demek zehrin zarar vermesi bir bozukluk değil, Dârr isminin gereğini yerine getirmesidir; zehir kendi yolunda dosdoğrudur. Yalnız o yol, balın yoluna göre eğri görünür. Her varlık, taşıdığı ismin gereğince yürür.
Esmâ mütekâbildir; Dârr ile Nâfi' tek zâta delâlet eder. A'yân-ı Sâbite ile Secde Sûresi şerhi, ismin vücûdî temelini koyar: "Vücûd-ı vâhid-i hakîkî evvelen suver-i ilmiyyesinin mertebesine tenezzül etti; esmâ-i ilâhiyye Hâdî ve Mudill, Dârr ve Nâfi' gibi mütekâbildir." Kelime-i Sâlihiyye & Şuaybiyye dersi bunu birliğe bağlar: "Dârr ve Nâfi' isimleri, mânâları i'tibâriyle başka başka iki isimdir; bununla berâber her ikisinin medlûlü zât-ı vâhidedir." Zarar ile fayda mânâda ayrı, kaynakta birdir.
Tabiattaki îcâd, zıtların tesiriyle olur. Kelime-i Îseviyye, Dârr ile Nâfi'i yaratılışın işleyişine bağlar: "Tabîatta emr-i îcâd, bu tekâbülün te'sîrâtı dâiresinde vâki' olur. Nefes-i Rahmânî'nin müstelzim olduğu esmâ — Mu'tî ve Mâni', Hâdî ve Mudill, Nâfi' ve Dârr gibi — mütekâbil olup mezâhiri tabîatta peydâ olur. Esmâ arasındaki tekâbülü ancak nefes-i Rahmânî i'tâ etti." Demek tabiattaki var oluş, birbirine zıt isimlerin karşılıklı tesirinden doğar; bu zıtlığı âleme veren de nefes-i rahmânîdir.
Zarar veren de fayda veren de O'dur; "Allah bana yeter." Zümer Sûresi şerhi, ismi bir teslîmiyete bağlar: "Celâl ve Cemâl'in kaynağı O'dur; zarar veren (ed-Dârr) de fayda veren (en-Nâfi) de ancak O'dur. 'Kul hasbiyallâh' — De ki: Allah bana yeter." Hem zararı hem faydayı tek elden bilen kul, "Allah bana yeter" der; çünkü Dârr'ı da Nâfi'i de tutan aynı eldir. Bu, ismin sâlikteki meyvesidir: zarar tecellîsinde bile o tek ele güvenmek.
Değerlendirme
Üç kaynak Dârr'ı asla tek başına değil, hep karşıtı Nâfi' ile birlikte okur. Mesnevî, Dârr ile Nâfi'i mütekâbil isimler sayar; her zarar tecellîsini bir fayda tecellîsinin takip ettiğini, celâlin içinde cemâlin gizli olduğunu söyler. Füsûs, Hakk'ın bütün zıtları cem'ettiği için bilindiğini; Dârr'ın, âlemin her an yok edilip yeniden yaratılmasında "geri alan" isimlerden olduğunu, Hakk'ın "sol eli"ne ait bir celâl ismi olduğunu koyar. Terzibaba külliyatı ise somut misalle açar: zehir Dârr'ın, bal Nâfi'in mazharıdır; her şey kendi isminin gereğince dosdoğru yürür, zarar veren de fayda veren de tek zâttır — bu yüzden kula düşen "Allah bana yeter" demektir. Hepsinin ortak hükmü şudur: Dârr, kendi başına bir kötülük değil, celâlî tecellînin bir yüzü, Hakk'ın iki elinden solunda duran ve ardından mutlaka Nâfi' gelen bir isimdir. Bu ismi nafi, kahhar ve celal ile birlikte; zıt-tamamlayıcısı olarak ise dâimâ en-Nâfi' ile okumak gerekir.