Esmâ 91
Kaynak: Esmâü'l-Hüsnâ (Cilt 1), s. 269 — M. Nusret Tura (düz. Terzioğlu Murat Deruni)
EL-MÂNİ
İstemediği şeye mâni olmak kudretine sahip olan demektir.
Cenâb-ı Hakk bize ihtiyar-ı cüz'i denen bir kuvvet vermiş ki yaptıklarımızın tasarrufu, kumandası bize ait olsun ve onun için de hesap sorabilsin.
Burada sevgililerine bir müjde gizlidir. Fazla zulme uğramalarına mani olur. Herkes kıtlıktan bîzar iken sevgililerini aç bırakmaz.
Otobüs ve tayyare kazalarını görüyorsunuz. Sevgililerini ve iyilik yapan ve yaşaması mukadder olan kullarını, bir mani çıkarır yoldan alıkor. Bir yangın olur, sevgili bir kulun evine zarar vermez, bir rüzgar icat eder yangının istikametini değiştirir.
Memleketi sarı bir hastalık istila eder, sevgilisine birşey olmaz. Harp olur, bombalar patlar, sevgilisini korumasını bilir. Bir vapurda kaza olur batar, sanki eceli gelenler o vapurda o vasıtada toplanmışlardır.
Vapura, trene, uçağa yetişmek isteyen bir yolcuyu taşıyan otobüsün lastiği patlar, aksilik zuhur etmiştir, yolcu yolculuktan geri kaldık diye üzülür. Halbuki kahır yüzünden ne çok hayır zahir olmuştur; ölümden kurtulmuşuktur. Neticeyi öğrenince şükrederiz.
Nûh peygamber zamanında tufan olmuş. Nûh’un gemisine binmeyenlerin hepsi boğulduğu halde komşusu ihtiyar bir kadın ineği ile beraber kurtulmuştur. Tufan geçtikten sonra evinin yerinde olup olmadığını görmeye gelen Hazreti Nûh komşusunu hayatta hayretle görmüş, selâm vermiş. Kadın tufanın olup olmadığını sormuş. Oldu cevabını alınca "birgün bizim inek diz kapaklarına kadar çamurla geldi o gün demek tufan zamanıymış" demiş.
Böyle oyunla ayağın kayar,
Vazgeçirmek için imtihan eder,
Hayrını güçlendiren MANİ'dir ancak.
Ahmed Avni Konuk'un Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Terzibaba'nın Füsûsu'l-Hikem dersleri ve külliyatı ışığında derlenmiştir.
Mesnevî-i Şerîf'te el-Mâni'
Mevlânâ, Mâni' ismini soyut bir "engelleyici" olarak değil, çoğunlukla kulun kendi hâline çevirip işler: hakikatin, kemâlin zuhûruna neyin mâni olduğunu gösterir. Konuk'un şerhi bu engelin yerini ve sahibini açar.
Asıl mâni, nefsin kesîf âleme dalıp kalmasıdır. Cilt 9, insanı doğrudan uyarır:
"Ey esmâ-i ilâhiyye ahkâmının dayanağı olan insan, bu âlem-i kesâfetin (kalın, maddî âlemin) hükümlerinde boğulup kalma! Bu âlemin dışında, senden zuhûru lâzım gelen birtakım esmâ-i ilâhiyye eserleri de vardır; kesîf âleme dalmakla onların zuhûruna mâni' olma!" (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 9)
Demek insan, bütün ilâhî isimlerin görüneceği yerdir; fakat maddî âlemin işlerine gömülüp kalınca, kendinde gizli duran o isimlerin açığa çıkmasına kendisi engel olur. Mâni' burada bir dış kuvvet değil; kulun kendi gafletidir.
Kötü arkadaş, içteki kemâlin zuhûruna mânidir. Cilt 3 bunu bir mevsim temsiliyle koyar: "Ağaç, muhâlif yâr olan sonbahara yakın olunca çiçeklerini, meyvelerini, yapraklarını örtü altına çeker; bu muhâlif yâr onun bâtınındaki kemâlâtın zuhûruna mâni' olur. Ey sâlik, sen de muhâlif yâr olan nefsânî kimselerin yakınlığından kaç; çünkü sendeki insânî kemâlâtın zuhûruna mâni' olur." Demek nasıl sonbahar ağacın meyvesini saklıyorsa, kötü arkadaş da insanın içindeki güzelliği örter, açığa çıkmasına engel olur. Mâni', insanın çevresinde de iş görür.
Nefs-i emmâre, rûhun zevkine mânidir. Cilt 3 aynı engeli içe taşır: "Köpek gibi olan nefs-i emmâre, kemik gibi olan cismin hazzıyla meşgul olur; onun bu meşgûliyeti, rûh-ı insânînin zevkini avlamaya mâni olur." Demek nefs, bedenin geçici lezzetlerine takılınca, rûhun asıl zevkinin önüne geçer. Mâni'in en yakın işlediği yer, kulun kendi nefsidir.
Mâni' ile Mu'tî, İnsân-ı Kâmilde birlikte bulunur. Cilt 3, bu ismin Hakk'taki yerini gösterir: "İnsân-ı kâmil bütün esmâ-i ilâhiyyenin mazharı olduğundan, onların bu zuhûr ve gizlenme (ihticâb) hâlleri, Hakk'ın Bâsıt ve Kâbız, Mu'tî ve Mâni' isimlerinin gereğidir." Demek bir hâlin açılması Mu'tî'den (veren), kapanması Mâni'den (men eden) gelir. İkisi de aynı kâmilde, Hakk'ın gereği olarak bulunur; biri verir, öteki alıkoyar.
Füsûsu'l-Hikem'de el-Mâni'
İbn Arabî, Mâni'yi tek başına değil, daima karşıtı Mu'tî ile birlikte, "iki el" ve karşıt isimler öğretisi içinde işler; Terzibaba'nın Füsûs dersleri bu çifti açar.
Mâni' celâlî bir isimdir: Hakk'ın "sol eli". Kelime-i Âdemiyye, isimleri iki ele ayırır:
"Mâni' gibi celâlî sıfat ve isimlere Hakk'ın 'sol eli'; i'zâz ve Muizz, nef' ve Nâfi', atâ ve Mu'tî gibi cemâlî sıfat ve isimlere de 'sağ el' denir." (TB. Kelime-i Âdemiyye)
Demek vermek, fayda, yüceltmek "sağ el"; men etmek, engellemek, zarar "sol el"dir. Mâni' sol elin isimlerindendir. Aynı fasıl insanın bu iki elle yaratıldığını söyler: "Hak Teâlâ, insân-ı kâmilin yaratılışına; gazap ve rıza, celâl ve cemâl gibi zıt sıfatlarla; Mâni' ve Mu'tî, Celîl ve Cemîl gibi zıt isimlerle yöneldi; ikiye ayrılan bu sıfatlara 'iki el' adını verdi." İnsan, hem veren hem men eden iki elin eseridir.
Karşıt isimler nefes-i Rahmânî ile birbirine bağlandı. Kelime-i Îseviyye, bu çiftleri yaratılışın esası sayar:
"Tabiatta îcâd işi, bu zıtlıkların tesiri dâiresinde meydana gelir. Nefes-i Rahmânî'nin gerektirdiği bütün isimler 'Mu'tî-Mâni'', 'Hâdî-Mudill', 'Rahîm-Müntakim', 'Nâfi'-Dârr' gibi karşılıklı olup, bunların mazharları tabiatta peydâ olur. İlâhî isimler arasındaki bu karşıtlığı ancak nefes-i Rahmânî verdi." (TB. Kelime-i Îseviyye)
Demek âlemdeki her oluş, karşıt iki ismin gerilimiyle meydana gelir: veren-men eden, fayda-zarar. Mâni' tek başına değil, Mu'tî ile bir çifttir; biri olmadan öteki anlaşılmaz. Bu karşıtlığı kuran da Rahmân'ın nefesidir. Kelime-i Âdemiyye her ismin insanda bir iz bıraktığını ekler: "Mâni' ve Mu'tî, Muhyî ve Mümît gibi ne kadar isim varsa, her bir sıfat bizde bir hâl, her bir isim bir eser doğurur." Demek Mâni' insanda da işler; bir kapının kapanması, bir isteğin geri çevrilmesi, bu ismin kuldaki eseridir.
Terzibaba Külliyatında el-Mâni'
Terzibaba, Mâni' ismini en çok bir noktada toplar: insanın kendi hakikatini — Hakîkat-i Muhammediyye'yi — örtmesi, en büyük mâni'dir. Bir de, men etmenin asıl sahibinin Hak olduğunu gösterir.
En büyük mâni, kendi hakikatini örtmektir. Âl-i İmrân Sûresi şerhi bunu açıkça koyar:
"Kim kendi nefsinde mevcut olan Hakîkat-i Muhammediyye'yi örterse, Allah onları sevmez; çünkü Cenâb-ı Hakk'ın murâdı kendi hakikatinin ortaya çıkmasıdır; kim buna mâni oluyorsa Allah onları sevmez. Kişinin nefsine zulmü de budur: kendi nefsinde mevcut hakikatleri ortaya çıkaramıyorsa, nefsine zulmetmiş olur." (Âl-i İmrân Sûresi Şerhi)
Demek insanın işi, içindeki hakikati açığa çıkarmaktır; ona mâni olmak, hem Hakk'ın sevmediği bir hâl, hem de kişinin kendine zulmüdür. Namaz Sûreleri aynı engeli nefsin işi sayar: "Nefs-i emmâre askerleri, Hakîkat-i Muhammedî o bedende güçlenmesin diye, ona yapılacak her türlü yardıma mâni olmaya çalışır." Fecr Sûresi ise bu mânii "nefs yıldızı"na bağlar: "Yıldız küçük bir ışıktır, ancak görüldüğü gibi nûra ulaşmamıza mâni olmaktadır." Demek nefsin kendi küçük ışığı bile, asıl nûra ulaşmaya engeldir.
Men eden de, atâ eden de Hak'tır; kul âlettir. Karagün Dostuyum, men etmenin sorumluluğunu kuldan kaldırır:
"Vermekten imtinâ edersen, mâni olan Allah'tır, sen mazursun. Evliyâ ve enbiyâ Hakk'ın tecellîsine mazhar olduklarından, O'nun âletidirler; âletin yaptığı iş kendisinden değil, sahibinindir." (Karagün Dostuyum, Cilt 2)
Demek bir kul birine bir şey vermekten alıkonursa, asıl men eden Mâni' ismiyle Hakk'tır; kul yalnız bir âlettir. Bu, men etmeyi kulun zalimliğinden çıkarıp Hakk'ın bir tasarrufuna bağlar. Aynı eser, gafletin de bir mâni olduğunu söyler: "Bu gaflet, Hakk'ı görmemize mâni oluyor; O'ndan bize sevgi ve aşk erişmesine mâni oluyor." Demek Hak ile kul arasındaki perde, çoğu zaman dışarıdan değil, kulun kendi gafletinden gelir.
Men edilmek, kulu kâmil bir Âdem yapmak içindir. Yâsîn Sûresi şerhi, men edilmenin terbiyedeki yerini gösterir: "Cennette celâlî isimler olmadığından, bir kimse dünyada yaşamadan doğrudan cennete girse, celâlî isimlerin câhili olurdu; ve o zaman esmâ-i ilâhiyye kemâl üzere olamazdı, bu da gerçek bir Âdem olmasına mâni olurdu." Demek insanın hem verilmeyi hem men edilmeyi tatması, hem cemâli hem celâli bilmesi gerekir; yalnız birini bilmek, kâmil bir insan olmaya mânidir. Men edilmek de bir terbiyedir.
Değerlendirme
Üç kaynak Mâni'yi aynı çizgide açar. Mesnevî onu çoğunlukla kulun kendi hâline çevirir: maddî âleme dalmak, kötü arkadaş, nefs-i emmâre — hepsi içteki kemâlin zuhûruna mâni olur; Hakk'ta ise Mâni', Mu'tî ile birlikte İnsân-ı Kâmilde bulunan bir isimdir. Füsûs, Mâni'yi celâlî bir isim, Hakk'ın "sol eli" sayar; onu daima karşıtı Mu'tî ile bir çift olarak koyar ve bu karşıtlığın âlemdeki îcâdı meydana getirdiğini, karşıtlığı kuranın da nefes-i Rahmânî olduğunu gösterir. Terzibaba külliyatı ise asıl mânii kendi hakikatini örtmekte bulur: nefs, gaflet ve "nefs yıldızı" insanı nûra ulaşmaktan men eder; fakat men etmenin asıl sahibi Hak'tır, kul âlettir, ve men edilmek de kâmil bir Âdem olmak için gereken bir terbiyedir. Hepsinin ortak hükmü şudur: Mâni', Mu'tî'nin karşısında duran celâlî bir isimdir; âlemde îcâdı, kulda terbiyeyi sağlar, ve insanın önündeki en gerçek mâni, kendi nefsi ve gafletidir. Bu ismi Mu'tî (karşıt yüzü), celal-ve-cemal ve hakikat-i-muhammediyye ile birlikte; "iki el"in cem olduğu câmiiyet cihetinden cami ile okumak gerekir.