İçeriğe atla
Yûnus 61Cüz 11 · Sayfa 215

Yûnus Sûresi 61. Âyet

يونس

Sohbete sor

Vemâ tekûnu fî şe/nin vemâ tetlû minhu min kur-ânin velâ ta'melûne min ‘amelin illâ kunnâ ‘aleykum şuhûden iż tufîdûne fîh(i)(c) vemâ ya'zubu ‘an rabbike min miśkâli żerratin fî-l-ardi velâ fî-ssemâ-i velâ asġara min żâlike velâ ekbera illâ fî kitâbin mubîn(un)

(Ey Muhammed!) Sen hangi işte bulunursan bulun, ona dair Kur'an'dan ne okursan oku ve (ey insanlar, sizler de) hangi şeyi yaparsanız yapın, siz ona daldığınızda biz sizi mutlaka görürüz. Ne yerde, ne de gökte, zerre ağırlığınca, (hatta) bu zerreden daha küçük veya daha büyük olsun, hiçbir şey Rabbinden uzak (ve gizli) olmaz; hepsi muhakkak apaçık bir kitapta (Levh-i Mahfuz'da yazılı)dır.

Yûnus Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

(Ey Muhammed!) Sen hangi işte bulunursan bulun, ona dair Kur’an’dan ne okursan oku ve (ey insanlar, sizler de) hangi şeyi yaparsanız yapın, siz ona daldığınızda biz sizi mutlaka görürüz. Ne yerde, ne de gökte, zerre ağırlığınca, (hatta) bu zerreden daha küçük veya daha büyük olsun, hiçbir şey Rabbinden uzak (ve gizli) olmaz; hepsi muhakkak apaçık bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da yazılı)dır. (10/61)


Ne hâl üzere olursan ol, Ne hâl üzere olursanız olun, ister hakk ile ister nefsiniz ile bir iş yaparsanız yaın Cenâb-ı hakk buna uluhiyet mertebesi ile şahittir. Haber veren mertebe ise Ahadiyet mertebesidir. Senin rabbin olan Allah’a her şey aşikardır. İlmi ile ile bu gizliyi bilir. A’ma da iken kendi kendine gizli idi, bilinmekliğini diledi ve bu âlemleri kendinde, kendi ile kendine tecelli ile meydana getirdi. Var ettiği ona gizli olur mu? Hepsi muhakkak Levh-i Mahfuzdadır.

Levh-i mahfûz, olarak da ta'bîr edilen bahsedilen bu nûrda, kalem-i a'lânın yazdığı şeyi idrâk, o nûrun vecihlerinden bir vecih ile olur, işte o vecih, bizim indimizde küllî akıl olarak ta'bîr edilir.[52]

Yine bu âyet hakkında Fusûs’ül Hikeme müracaat edecek olursak;

وَمَا تَكُونُ فِى شَاءْنٍ وَمَا تَتْلُوا مِنْهُ مِنْ قُرْاَنٍ وَلاتَعْمَلُونَ مِنْ عَمَلٍ اِلا كُنَّا عَلَيْكُمْ شُهُودًا

10/61 “Biz ancak sizin üzerinize şahid ve rakib olduğumuz halde bir şanda olursun, ve Kur’an tilavet edersen ve amelinden bir şey işlersin “ ayet-i kerimesi Hakkın maiyetle beraber şuunat ve kelimat ve amal-i insaniyenin mazmutiyetini beyan buyurur. Yani bu ayette bütün bu oluşumların zapt edildiğini buyurur.

Şimdi suver-i amal en yüksek mekan olan yani amellerin suretleri en yüksek mekan olan Sidret-ül Münteha’ya kadar vasıl olur yapılan ameller. Ve Sidre lügaten kenardaki ağaç manasına gelir ve Güneş sistemimizi teşkil eden her bir seyyare bir şecer düzeyindedir. Yani güneş sisteminin çevresinde olan gezegenler bir ağaç düzeyindedir. Böylece Sidret-ül Münteha en son gezegenin taayyunundan ibaret bulunur ki, bu seyyareye Neptün ismi verilmektedir. Bu gezegene ulaşan güneş ışığı dünyaya ulaşan ışığın binde biri nispetindedir.

Hayal suretlerinin yayılması Güneş ışığının bulunduğu mahallerde vaki olur. Bu son gezegen dünyadan itibaren güneş sistemimizi teşkil eden gezegenlerin en uzağı ve en yükseğidir. Fakat bundaki uluv ancak uluv-u mekandır. Geçmişte zikrolunan üç nevi uluv-u şems gibi burada mevcut değildir.

Yani her ne kadar Neptün en geniş gezegen yani en geniş yörüngeli gezegen dünyaya göre güneş ışınlarını bin kat daha az almaktadır. Buna göre madde olarak her ne kadar yüksekse de uluv-u mekan değildir. Yani madde olarak yüksek ama güneşin az aldığından dolayısıyla bu hareketler bu suretler de güneş ışığı ile yayıldığından oraya da güneş ışığı binde bir gittiğinden dolayısıyla oraya daha az hayel gitmektedir. Güneşten dünyaya gelen ışıklar bin misli ona göre fazla olduğundan yani orası yüksek olmakla birlikte uluv-u mekanet değil uluv-u mekandır, yani mekan yönüyle yüksekliği vardır. İlim yönüyle yüksekliği yoktur. Doha önce zikrolunan uluv-u şems yani güneşin yüksekliği gibi burada mevcut değildir.

Yani güneşin zatından onların çıkması bir yüksekliği, ışığından faydalanmaları ikinci yüksekliği, merkez olduğu için diğer gezegenlerden üstün olması gibi onda bu özellikler yoktur. Yani yüksek de olsa bu özellikler yoktur, dolayısıyla güneş uluv-u mekandır, bu sistemin en yükseği güneştir. İşte bu hayali suretlerin zapt edilmesi dar-ul ahrette o darın maddesine göre cesedlenip, meydana gelip sahibinin yakını olur. Yani kim nasıl hareket etmişse onlar suretlenir ve bir yerde muhafaza edilir, ahrette bunlar o kişiye yaklaştırılır. Yani yanına verilir.

Eğer o Salih amel ise suret-i hasenede ve eğer kabih ise suret-ii kabihede tecessüt eder. Yani güze bir amal ise Salih bir şekilde gelir, ama kötülükler içinde bir amel ise kötülük olarak karşına çıkarlar. Böylece herkes dahil olacağı cennetin nimetlerine hurilerine ve sair esbab-ı tenaumu nimetlerini alemde tahsil edip beraberce götürür. Yani bu alemde tahsil edip kazanıp beraberce götürür. İşte bunun için Hakteala وَاِنَّ جَهَنَّمَ لَمُحِيطَةٌ بِالْكَافِرِينَ 9/49 “Cehennem küvvarı elan muhittir.” Buyurmuştur. Yani onlar sadece orada cehenneme girecekler değildir, burada cehenneme girmişlerdir. Onun tam aksi mü’minlerde burada Cennet’e girmişlerdir. Cennet onlara muhittir daha burada iken. Hani zaman zaman Cennet meselesi mevzu oluyor ya işte şu yaşadığımız hayat Cennet muhitinde olduğumuzun işaretidir. Şu halde ümmet-i Muhammediyeden olan bizler için Allahüteala iki yüksekliğin arasını cem etti, yani iki yüksekliği birleştirdi. Birisi amel ile uluv-u mekan, diğeri de ilim ile uluv-u mekanettir. Uluv-u mekan yaptığımız fiillerle mekan yüksekliği, Uluv-u mekanet; ilim, ile bilgi ile, asalet ile, onurlanma ile yüksekliktir.

Amel yönüyle işlediğin zaman mekane ihtiyaç vardır, ilim yönüyle yükselmek için mekane ihtiyaç yoktur. Ameli mekan içinde yaparsan ilim ile de mekana bağlı olmadan yükselmiş oluyorsun. Burada mekanda yükselmiş oluyorsun, bunları şekil olarak yapmak değil. Hakiki ümmet-i Muhammed hem ilim yönüyle hemde amel yönüyle yükseliyor, yani hem mekanet yüksekliği sahibi, hem de makan yüksekliği sahibidir. İşte Hakteala hüviyetinin bizimle beraber olduğunu وَهُوَ مَعَكُمْ 57/4 Yani O sizinle beraberdi diyor, ne zaman ahrette diyor. Ondan sonra siz kiminleydiniz buyuracak. “Vallahü makum” Yeminle, mutlaka Allah sizinle beraberdir. Kavliyle isbat buyurmakla alemiyette iştirakı ilham ettikten sonra yani birleştirdikten sonra yani ulv-u mekan ile ulv-i mekaneti üstünüzde birleştirmiş oluyor. Burada çok büyük müjdeler vardır tabi ki anlayabilene.

Ancak sen bunu kendi beşeriyetine verme bundan tenzih et Hakkın mutlak vücudu dolayısı ile bu yükseklik size verildi. Yani hakkın mutlak vücudu sende zuhur etmesi dolayısıyla verildi yoksa senin nefsaniyetin, beşeriyetin dolayısıyla değil bunu iyi anla buyuruyor. Zate o beşeriyetini daha evvelce amal-i Saliha ile indiremezsen, ortadan kaldıramaz san uluv-u mekanete de ulaşman mümkün değildir. Yani burada senin varlığın ortadan çıkınca Allah sizinle beraberdir ifadesi sizin hakikatinizle beraberdir manasındadır, yoksa nefsaniyetinizle beşeriyetinizle değildir.

Halbuki Hakteala ayn-ı küldür, O’nun uluvu, uluv-u Zatidir, hiçbir vücudun zımmında hasıl olmuş olan bir uluv değildir. Yani sonradan orada var olan bir yücelik bir mekanet değildir. Böylece vücud-u mukayyet sahibi olan abd’e nisbet edilen uluv, vücud-u mutlak olan Hakkın ulvudur. Yani vücud-u mukayyet olan abdın, yani kayıtlı bir vücuda sahip olan kulun uluvu onun değil Hakkın uluvudur. Oradaki Hakkın yüceliğidir. Zaten sen yoksun ki orada senden bahsedilsin. Zaten hiçbir zaman da olmadın ki olman da zaten mümkün değildir.

Sen diye bir şeyin olması mümkün değildir bu alemde. Eğer sen varsan o zaman Hak yoktur, demektir, çünkü iki zıt bir arada bulunmaz. “Çık aradan kalsın yaradan” dediği gibi zaten yaradan var ortada ama sen girmişsin “Ben” diye oraya o “Ben” i kaldırdığın zaman kalacak olan O’dur zaten. Ve bu uluv hakkın Âli ismi ile yani yüce ismi ile ona vaki olan tecellisi kadardır, şu halde asıl uluvde hakka iştirak mümkün değildir. Yani kul iştirak etti de kulun uluvu ile Hakkın ulvu yüceliği birleşti manasına değildir, burada iştirak yoktur, kuldan zuhura gelen Hakkın yüceliğidir.

İnsan-ı Kamilin mevcudatın alası uluvvu yani yücesi olması merak edilecek nedendir denilecek şeylerdendir. Halbuki ona nisbet olunan uluv ya mekana veya mekanete yani menzilette ve tabiyyat ile nisbet olundu. Böylece onun uluvu zatından dolayı değildir. Belki o uluv-u mekan ve uluv-u mekanet ile aladır, böyle olunca uluv nisbeti mekan ve mekanet için sabittir ve İnsan-ı Kamil “Muhakkakki Allah Âdem’i kendi sureti üzere halk etti” hadis-i şerif. Bir rivayette de “ Muhakkak ki Allah Âdem’i Rahman sureti üzere halk etti” Hadis-i şerifi mucibince suret-i İlahiye üzerine mahluktur. Yani insan-ı Kamil ilahi bir suret üzere bir mahluktur, halk edilmiştir. Yani Rahman sureti üzere veya Allah’ın sureti üzere halk edilmiştir. Demek ki insan ne müthiş bir varlık ama biz kıymetini bilemiyoruz.

Bütün bu insanlar bir tek insan, işte bu insan-ı Kamil ve biz o İnsan-ı Kamil’in birer hücreleri birer yapı taşları gibiyiz, birer hücreleri gibiyiz. Bütün insanların tamamı bir insandır. Ve bu insanlar Allah’ın halifesidir. İnsanların tamamı halifesidir. Çünkü ayrı ayrı baktığımız zaman birbirimizi eleştirelim yani araştıralım, kanımız saçımız, aklımız, tırnağımız hepimizin aynı farkımız yok. Şekilde farklılık olsa da asaleten asılda hiç birimizin farkı yoktur. Uzun kısa şişman zayıf sıyah beyaz bunlar farklılık değildir. Yapı taşı olarak kan ise kan, damar ise damar, mide ise mide, ciğer ise ciğer, akıl ise akıl, fikir ise fikir, hepsi aynıdır. Nasıl saatlere baktığında hepsi saat ama kimisi kurmalı kimisi pilli sonuçta hepsi saattır. Hepsinde yelkovan akrep ve rakamlar var. Hepsinde aynıdır. Biz de bütün insanlar olarak İnsan-ı kamiliz bütün esma-ı ilahiye bu insanlardan zuhura gelmektedir, Cenab-ı Hakkın esma-ı İlahiyesi Zati sıfatları ile birlikte insanlardan zuhura gelmektedir.

Dolayısıyla kimisi “Kahhar” ismini zuhura getirmekte kimisi “Mudil” ismini, kimisi “Rahman” ismini kimisi “Rahim” ismini kimisi “Hadi” ismini ortaya getirmekte dolayısıyla Cenab-ı Hakkın bütün Esma-ı ilahiyesi insanlardan zuhur etmektedir. İşte bunun tamamına İnsan-ı Kamil denilmektedir. Ama bu insanlardan insan fertlerinden bir fert dahi bütün bunları idrak edecek kapasiteye ulaşmışsa yani bir salkım üzümdür, bütün olarak bir salkımdır. Ama o salkımın taneleri vardır. O salkım tanelerinden bir tanesi kendini idrak etmişse, bütün varlığın kendinde de mevcut olduğunu idrak etmişse bu kamil insan olmuş oluyor. Hem salkım hem de tane olduğunu hem salkımdan ayrı bir şey olmadığını hem de tane olduğunun idrak etmişse işte bu iki yönlü kemalattır, biri uluv-u mekan, biri de uluv-u mekanettir. İkisini de idrak etmiş oluyor, işte bu da ümmet-i Muhammede has olan bir ilim ve yaşam harikası oluyor.

İşte böyle olunca Allah Âdem’mi kendi sureti üzere halk etti, Allah Âdem’i Rahman sureti üzere halk etti demesi bütün Rahmaniyetini o insanlarda mevcut olduğunu yani Zati tecellisinin o insanlarda mevcut olduğunu bildirmiş oldu. Bu suret-i İlahiye üzere mahluktur yani böyle halk edilmiştir. İnsandan başka hiçbir varlıkta böyle bir meziyet yoktur. Ne cinlerde ne de hayvanlar da ne de meleklerde böyle bir meziyet yoktur. İnsan suret-i İlahiye üzere mahluktur, bu alemde mücella, parlak tecelli yeri olmuştur, bu mertebe-i şehadette zuhur eden İnsan-ı Kamil’in vücuduyla böylece hasıl olmuştur. İnsan-ı Kamil kendi nefsinde bil cümle meratib-i İlahiyeye camidir. Yani bütün ilahi mertebelere camidir. Onun gayrileri kemalde noksandır. Yani insanın gayrileri kemalde noksandır. Böylece İnsan-ı Kamil mevcudatın alasıdır.[53]


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(3)