İçeriğe atla
Yûnus 62Cüz 11 · Sayfa 216

Yûnus Sûresi 62. Âyet

يونس

Sohbete sor

Elâ inne evliyâa(A)llâhi lâ ḣavfun ‘aleyhim velâ hum yahzenûn(e)

Bilesiniz ki, Allah'ın dostlarına hiçbir korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de.

Yûnus Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

“Elâ inne evliyâa(A)llâhi lâ havfun aleyhim velâ hum yahzenûn(e)” Bilesiniz ki, Allah’ın dostlarına hiçbir korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de. (10/62)


Evliya ne demek ve onlara nasıl korku yoktur. Ve üzülmezler İz-Terzi Baba birlikte anlamaya çalışalım…

(05/08/2007) Pazar günü akşamla yatsı arası yazılarımın bir kısmını yazmış, kâğıtlarımı toplayıp torbaya koymuş yatsı ezanı nı beklemekte idim ve tevhid hakikatleri üzere tefekkürde idim, o anda Ezân-ı Muhammed-î Müezzin tarafından, (Allah-u Ekber) diye okunmağa başladı. İşte o anda şöyle bir (açılım-feth) oldu, deniyordu ki; “Velâyet!” (Zuhur halini kadîm haline dönüştürmektir.) Evet bu ibare o anda rabb-ı mın (azîz yardımı, yüce lütfu, güzel bir açılımı ve fethi) olmuştu. Şükründen aciziz.

Şu yazıları bilgisayara aktardığım sırada yukarıda belirttiğim tarih birden sür’atle dikkatimi çekti ve tekrar hayretler içinde kalmıştım, çünkü bu günkü ve bu yazıları yazdığım an ki tarih o yazıların yazıldığı tarihten tamı tamamına tam bir yıl sonrasıydı. Şu anki zaman (05/08/2008) Salı akşamı ve şu anda az bir süre kalan yatsı namazını, hem yazılarımı yazmağa çalışıyorken bir taraftan da yatsı namazının okunmasını bekliyorum ve Müezzin efendi (Allah-u Ekber) diye okumaya başladı, gerçekten çok ilginç bir hadise oluştu. Sanki bir sene hiç geçmemiş ve ben orada “Haremi şerifte” bir direğin dibinde yazılarıma sanki kaldığım yerden devam ediyor-muş gibiyim. Gerçekten bu hadiseyi bilinçli olarak rast getirmeye çalışsaydım olması mümkün değildi.

Uzun senelerdir bu mevzularla ilgili olduğum halde velâyet-in bu tür bir terkiple ne anlatıldığına ve ne de yazıldığına şahit olmamış ve bu hususta hep bir gerçek izah tabiri aramıştım, o kadar çok tabirler kullanılmıştı ki; hattâ bir çok kimseler bu tabirlerin ifade ettiği kişilerin kendileri olduğunu hiç bir delilsiz, zan ve vehim etmişlerdir ki, böyle bir benlik anlayışlarına nasıl düşüldüğü hayret edilecek şeylerden dir.

Yeri gelmişken velâyet kelimesinin ifade ettiği ma nâdan kısmen bahsedelim gerçi bu hususta çok kelâm edilmiş çok yazılar yazılmış, çok ta iddialarda bulunanlar olmuştur, ilgilenenler araştırıp bulabilirler, birkaç satırda biz ilâve etsek kime ne zararı olur?

Lügatta Veli=(Veli) Ermiş-eren-Allah dostu-Mâlik-Küçük çocukların halinden mes’ul kimse-Baba-Allah’ın isimlerinden biri.) Diye ifade edilmektedir.

Evvelâ, velâyet-i, hakk’ın ve halkın Velileri diye ikiye ayırabiliriz.

(1) Halkın velileri = Bunlar aslında, gerçek manâ da (Veli) olmayıp, zahirde, belki ibadet ve taat-lerinin çok görülmesinden, (Evliya gibi) lâkabı yakıştırılıp daha sonraki nesiller tarafından (Evliya) diye tanınan ve bu şekilde şöhret bulan, yapılarına göre (âbit, zâkir, şâkir, mutteki) gibi olan İnsanlardır. Evliya diye şöhret bulmuş bu kimseler halkın evliyalarıdır ki; Evliya sınıfına girmezler.

(2) Hakk’ın velileri = İse (4) sınıftır:

(1) = Meşreb-i İbrâhimiyye velileri:

(2) = Meşreb-i Museviyye velileri:

(3) = Meşreb-i İseviyye velileri:

(4) = Meşreb-i Muhammediyye velileri, dir ki, en kemal-lileri bunlardır.

Not=Yukarıda bahsedilen, Museviyyet, İseviyyet velileri, dışarıda yaşayanlar değil Kûr’ân-ı Kerîm’de belirtilen mertebeleri itibariyledir. Aslında dışarıda böyle bir velâyette söz konusu değildir.

Aslında gerçek manâ da bir veliyi kolay, kolay tanımak mümkün olmaz, çünkü (Hakk ehlinin olmaz nişanı) denmiştir.

Bir Hadîs-i Kûdsî de, Efendimizin ağzından; Cenâb-ı Hakk. (Benim Veli kullarım kubbelerimin altındadır, onları benden başka kimse tanımaz.) Diye buyurmuştur. Kendi tanıtmadıkça...

Allah-ın kubbeleri, Onun İsimleri ve sıfatlarıdır, Velileri onların korumaları altındadır ve oralarda sakindirler. Allah (c.c.) lühü Rasûl ve Nebi ismini almamıştır ama (Veli) ismini almıştır.

وَاللَّهُ وَلِيُّ الْمُؤْمِنِينَ

( Vallah-u veliyyül mü’minîn)

3/68. “Allah Teâlâ ise mü'minlerin _veli_sidir.” Görüldüğü gibi Allah (c.c.) lühü Mü’minlerin Veli’si dir, o halde Veli olmanın ilk şartı Mü’min olmaktır. İman ehli olmayan bazı kimselerden bazı değişik haller zuhura gelse bile o hallerinden dolayı Veli’dir denemez çünkü tamamen beşeri ve nefsidir, İblis ve tebeasının işe karışmasıyla olur ve hiç bir manevi yönü yoktur. Bu halin farkında olamayan bazı kişiler bu hallerden etkilenebilirler.

Yukarıdaki Âyet-i Kerîme’de görüldüğü gibi (Esmâ’ül Hüsnâ) dan üç isim vardır, biri Zât-î olan (Allah) ismidir ki Zât-ı na aittir Kulunun hissesi yoktur. Diğerleri ise Esmâ-i ilâyeden’dir ve Hak ile Kul arasında müşterektir. İşte bu yüzden aralarında geçiş vardır. Bazan Hakk bu isimlerle Kulunda zuhur eder bazen de Kulu bu isimlerle Hakk’ta zuhur eder. Bazen de kulun kendi nefsinde bireysel olarak zuhur eder. Gerçek Velilik Hakk’ın, Kulun da, Allah ismiyle, yapmış olduğu tecel-lisi’dir, orada ve arada Kulun kulluğu kalmadığından Esmâ’ül hüsnâ’dan 0lan Veli ismi, Esmâ’i zâtiyye’den olan Allah ismi yönünden zuhur eder, böylece Kulunda kulluk yönüyle bulunan Veli ismi Zâtına ait olmuş olur. Çok husûsî olan bu halde ise Veli Allah’tır. Bu hal geçtikten sonra gene Kul kuldur, ancak irfaniyyet-i ile bütün bu hallerin farkındadır, farkında olması ise o nun veliliği’dir. Bu ise Kulunun veli ismiyle Hakk’ta zuhuru-dur ki, kubbelerinin altındadır.

Böylece yine müşterek olan Mü’min Esmâ’sı bazen Hakk’ın Kuluna ayna olmasıyla, Kulu’nun Hakk’ta zuhuru, bazen de, Kulu’nun Hakk’a ayna olmasıyla hakk’ın kulunda ki, zuhurunu oluşturmakta’dır, Bu ise (Mü’min Mü’minin aynasıdır) Hadîs-i kudsîsi’nin faaliyyet sahasıdır. İşte daha yukarıda belirtilen, Velâyet! (zuhur halini kadîm haline dönüştürmektir) ifadesinin özet açılımı budur diyebiliriz. Kulu yapmış olduğu nefs terbiyesi almış olduğu irfaniyyet hakikatleriyle nefsini tanıdıkça kendinde var olan gerçek hakikati anladığında kendinde nefsine ait bir şey kalmadığını da, anladığında işte o zaman (zuhur hali yani “beşeriyyet-i” kadîm haline yani “hakikatine” dönüşmektedir.) Gerçek Evliyaları bir başka yönüyle üç kısma ayı-rabiliriz.

(1) Evliya-ı şahsiyye: Kendi şahsında gizli Evliya.

(2) Evliya-ı cemâatiyye: Kendi topluluğunun Evliyası.

(3) Evliya-ı umumiyye: Kıyamete doğru gelecek olan Mehdî (a.s.) lâm dır.

(1) Evliya-ı şahsiyye = Halkın hiç tanımadığı bilmediği Allah-ın (c.c.) lühü gizli Velileri, Cenâb-ı Hakk’ın o mahalde o mahallin anlayışı üzere zuhur ettiği mahaller’dir ve tasarrufları yoktur. Kendi halleri ve ken-di mahallerinde sade bir yaşam sürerek hayatlarına devam ederler.

(2) Evliya-ı cemâatiyye = Çevresinde bir ce-mâat oluşmuş irfan, tevhid ve muhabbet ehli eğitici kimselerdir. Yakın çevresinden birçoğu dahi o nun Veliliğinin farkında bile değildir. Bunların Zât-î olanları ayrıca gizli bâtında (Rasûl) dürler, ancak bu risâletleri, yeni bir hüküm getirme yönüyle değil, evvelce gelen hükümleri, Zât-î hususiyyetleri gereği, gerçeği ile sonraki nesilleri ulaştırmaları yönüyle (irsal) etmekte ve haber vermeleridir bu oluşum ise velâyetleri yönüyledir.

İşte bazı kitaplarda Nübüvvet sona ermiştir, ancak (Risâlet) devam etmektedir, diye bahsedilen husus bâtın-î manâda budur. Zâhiren (Risalet ve Nübüvvet) sona ermiştir yeni bir hüküm gelmeyecektir. Çünkü din (tamamlanmıştır.) Ancak bu dinin batın-î manâda olan hususiyyetleri Hakk’ın Velileri tarafından yeni kuşaklara bâtın-î hakikatleri (rasûl) irsâl etmekte ve haber vermeleri yönüyle nişansız (irsâl)olarak devam etmektedir.

Ayrıca zâhirî Risalette, zâhir ehli Âlimlerimiz tarfından vekâlet yönüyle zâhiren yürütülmektedir. Bahsedilen husus budur.

Gerçekten de bâtın-î risâlet kesilmiş olsa idi İslâ-mın gerçek manâ da olan bâtın-ı kesintiye uğrar sadece zâhiri bir İslâm anlayışı ve tatbikatı kalırdı ki, bu da sadece kabukla olan bir meşguliyyet olurdu. Ancak şunu da üzülerek ifade etmek gerekirse İslâm’ın büyük çoğunluğu sadece zâhir ve beden-î bir İslâm-ı yaşamak-ta özde ve rûhta olanı yaşayanlar ise çok azınlıkta kalmaktadırlar.

(3) Evliya-ı umumiyye ise= Geleceği belirtilen (Mehdî) (a.s.) dır ve başka da yoktur. İşte (Velâyet kemâlâtı) denilen husus bu kimsede ortaya çıkacak ve onda son bulacaktır. Hz. Rasûlüllah’ın (genel Rasûlü) habercisi ve vekili olacaktır, Onun devrinde (Hâdî) isminin zuhuru çoğalacağından ve kendisi (Hâdî) isminin nokta zuhur mahalli olacağından kendisi bilmediği halde, Mehdîliği halk tarafından hemen kabul görecektir. Geçmiş zamanlarda ve zamanımızda da bu iddialar görüldüğü gibi, ben Mehdiyim, ben falanım, ben filânım diye o kişilerin bu iddialarda bulunmaları bu makamlarla hiç ilgilerinin olmadığını, ancak kendi hayal ve zanlarında kurdukları kendi hayal dünyalarının Mehdîleri veya hayal-î diğer mertebelerin sahipleri oldukları açık olarak anlaşılmaktadır.

Yani ben şuyum iddiasında bulunmak o şeyin kendinde olmadığını açık olarak belirtmektedir. Bu hali şöyle özetlemişlerdir. (Bilen demez, deyen bilmez, bu nasıl sırdır ki, akıl ermez.) Evet yine şu anda o sonsuz olarak okunan ve okunacak olan sabah (Ezân-ı Muhammedîlerinden biri daha okunmakta bu yüzden şimdilik yine yazılarımı daha sonra devam etmek üzere toplamak zamanı geldi.

Evet yolumuza tekrar devam edelim. Veliliğin tarifini yaparken,(zuhur halini, kadîm haline dönüş-türmektir.) Demiştik, bunu biraz açmaya çalışalım.

“Zuhur hali” demek hakk’tan en uzak mevkî de perdelenmiş olarak nefsinde zâhir olmak, demektir. “Kadim hali” ise kişinin (â’yan-ı sabitesi) ve “vene-fahtü” hakikatiyle bâtın da ki gerçek ilâhi kimliğidir. İşte Velâyet zâhir varlığını ilâhi kimliğine (Veli) etmesi (yaklaştırması) ve onda (nefiy) yok etmesidir.

İşte bu haliyle yaşayan, görüntü de olan o beden Hakk’ın velisi yani zuhur mahalli ve zât-î tecelligâhıdır. Bu da ancak gerçek bir eğitim ve irfaniyyet mesleğidir. Ciddi düzenli, mutlak bir bilinç ve irfaniyyet isteyen bir husustur, eğiten ve eğitilen iki tarafında kaabiliyetli olması gerekir ve yaklaşık ortalama (15/20) seneye ihtiyaç vardır. Ancak sistemsiz bir uygulama ile nice (15/20) seneler geçse yine de hiç bir netice alınamaz.

Bazı meraklı kimseler zaman, zaman sağ olsunlar iyi niyetleri ile ziyaretimize gelirler, hallerini anlatırlar, şu kadar zamandır, şuradayız, buradayız, aşağı yukarı yaklaşık (20) senedir dersliyiz derler, bizde bu süre zar-fında ne yaptınız, nerelerdesiniz, diye istişari manâ da bir soru yöneltince (biz bilmeyiz efendim hocam bilir) derler. Bu ve benzeri cevaplardan ne sonuçlar çıkartılır sizlerin idraklerinize bırakıyorum. Cenâb-ı Hakk cümlemize selâmet ve kurtuluş nasib etsin. İnşeallah.

Şehadet kelimesinde Efendimizin iki özelliği vardır. Biri (abd) lığı, diğeri de (Rasûl) lüğüdür. İşte (abd) lığı yani zâhiri, yani o zâhirini bâtınına ulaştırdığı için (abd) lığı aynı zamanda (Veliliği) dir. (Rasûllüğü) de (Risâlet-i) dir. Ve (abd) lığı daha önde gelmektedir, çünkü Velâyet olmayınca kişi özüne ve özündeki Hakk’a varamayacağından, zâten Rasûl veya nebî olması’da mümkün değildir. Her Peygamberin Veliliği vardır, ancak her veli Peygamber değildir. Aşağıdaki Âyet-i Kerîme ile bu mevzua özet olarak son verelim.

أَلَا إِنَّ أَوْلِيَاءَ اللَّهِ لا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَاهُم يَحْزَنُونَ

(Elâ inne evliyaellahi lâ havfun aleyhim ve lâhüm yahzenün)

10/62. “Haberiniz olsun ki, muhakkak Allah Teâlâ'nın(Veli) dostları için bir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.”[54]

Fusûs’ül Hikem davud Fassında “Eüzü minke” açıklamasına müracaat etmekte faydalı olacaktır.

16. Paragraf:

Ve telyîn-i hadîde gelince, kendilerini zecr ve va'îd telyîn eden kulûb-i kâsiyedir. Ateş demiri yumuşatır ve demiri yumuşatmak güç değildir. Ve ancak kasvette taştan daha şedîd olan kalbler güçtür. Zîrâ ateş, taşı kırar ve onu kireç hâline koyar; ve o kalbleri yumuşatmaz. Ve Hz. Davud'a Hak Teâlâ, bir şeyin kendi nefsi, ancak kendi nefsiyle vikaye olunduğunu, Allah tarafından tenbîh olarak, demiri ancak dürû'-i vâkıye amelinden dolayı yumuşak kıldı. Zîrâ zırhlar sebebiyle, mızrak ve kılınç ve bıçak ve demirden olan ok ucu ittikâ olunur. Binâenaleyh sen demiri, demire siper yaparsın. Böyle olunca şer'-i muhammedî “Euzibike minke” ya'nî "Senden sana sığınırım" ile geldi. İyi anla! işte, bu telyîn-i hadîdin ruhudur. Binâenaleyh Hak, Müntakım'dir ve Rahîm'dir. Ve Allah Teâlâ muvaffıktır (16).


Ya'nî, Dâvûd (a.s.)ın mu'cize olarak mübârek eli ile demiri yumuşatmasına gelince: Bu demiri yumuşatma keyfiyeti zorlama ve korkutma ile yumuşayabilen idraksiz, katı kalblerin suretidir. Demirin yumuşaması katı kalplerin de böylece yumuşayabileceğinin ifadesidir. Hani daha önce mevzumuz vardı ya bireylerin nefsi manada hayatlarını sürdürmeleri veya nefsleri ile mücadele ederek emr-i teklifiye uygun hale gelmeleri işte bunu anlatıyor şimdi. Biraz önce anlatılan kesin ifade ile burada da anlatılan kesin bir ifade vardır, deminki ifadede kul diye bir şey yoktu ama burada katı kalpler ve yumuşayan kalplerden bahsediyor. Demek ki kul burada sorumludur hükmündedir.

O zaman bu katı kalplerin ifadesi budur, vaid ile yumuşayabilen, vaid; cehennem ile azabla korkutmaktır. Vaad; cennet ile vadetmek, cenneti müjdelemek, bunların ikisi de vaaddır. Yani gelecekte Cenab-ı Hakkın birini nimet ile müjdelemesi birini nikmet ile müjdelemesidir, o da bir müjde ama tabi müjde dendiği zaman onda huzur olmalı ona göre bildirmesi. Cehennem azabıyla yahut işte asarım, keserim gibilerde buna vaid deniyor. Ama nimetlerle vaad olunan şeye de vaad deniyor. İşte demiri yumuşatmasına gelince bu “telini hadid” keyfiyeti zecir ve vaid ile yumşayabilen kalb-i kasiye suretidir.

Yani çocuğumuza deriz ya sen bunu yaparsan çekerim kulağını bak, işte bu vaiddir ona. O zaman o yumuşuyor. Yani dinleyebiliyorsa yumuşuyor. Hadi çabuk gel diyorsun, geliyor o vaidi yapmasan gelmeyecek, ikaz etmesen ne oluyor o vaidin de çocuğa rahmet olmuş oluyor. Ateş, demiri nasıl yumuşatır ise, katı kalbler dahi mahşerin ahvalini ve cehennemin ahvalini zikr ederek tahvîf olunmakla öylece yumuşar. Zîrâ demirin tabiatında, ateş içinde yumuşamak hâssası bulunduğu gibi, bu hayvani kesif vücudun oluşumu varlığı katılaşmış olan mü'minlerin kalblerinde dahi, va'z ve nasihat işitmekle ve evliyâullahdan kerâmât-i kevniyye görmekle, öylece yumuşamak hassası vardır. Fakat demir cemâdâttan olup tasarruf sahibi olmadığı için, onu bir kimsenin ateşe koyup yumuşatması kolaydır.

Zîrâ ondan asla muhalefet sudûru ihtimâli yoktur. Ve ateşe konulduğunda dahi, ateş onu kemâl-i suhuletle yumuşatır; ve taşı dahi kırar ve kireç hâline koyar. Velâkin katı kalbler taştan daha şedîd ve katı olduğu için değme söz ona te'sîr etmez. Meselâ hevâyı nefsine tâbi bir mü'mine: "Bu yaptığın fiil şer'a muhaliftir. Hak Teâlâ ceza gününde suçlara ceza edecektir. Kendine acımaz mısın?" denilse hiddet edip: "Senin nene lâzım, her koyun kendi bacağından asılır" cevâbıyla mukabele edip, yine nefsi lezzetler ile meşğûl olur. Onun için ârif-i billâh olan kimseler bu katı kalbli kimselere türlü, türlü hilelerle avlamaya çalışırlar. Zîrâ onlarda tasarrufât-ı nefsâniyye vardır. Yani evliyaullahta nefislerde tasarruf vardır.

Demir gibi bî-tasarruf değildir. Binâenaleyh onları yumuşatmak, demiri yumuşatmaktan daha güçtür. Ve Hak Teâlâ Dâvûd (a.s.)a bir şeyin kendi nefsi, ancak kendi nefsiyle muhafaza olunduğunu tenbîh için, harb esnasında insanın vücûdunu muhafaza eden zırhların i'mâlinden dolayı, demiri o hazrete yumuşak kıldı. Katı kalpler nasıl vaaz-ı nasihatlar ile yumuşuyorsa demir dahi öyle yumuşuyor veya demir nasıl yumuşuyorsa kalplerde böyle yumuşuyor. Zîrâ harb esnasında düşman tarafından insana tevcih olunan mızrak ve kılınç ve bıçak ve ok uçlarına karşı vücûd zırhlar ile muhafaza olunur.

Halbuki zırhlar da demirden ve silahlar da demirden ma'mûldür. İşte bakın “euzubike minke” yani seni öldürecek olan alet de demirden seni koruyacak olan alet de demirdendir. Binâenaleyh sen muharebe sırasında demiri demire siper ittihâz edersin. İmdi sen kendini nasıl ki demire karşı demir ile korursun, öylece nefsini Allah'a karşı, Allah ile muhafaza etmen îcâb eder.

İşte bu hakikate dayanan (s.a.v.) Efendimiz "E'ûzü bike minke" ya'nî "Yâ Rabbi Sen'den Sana sığınırım" buyurdu. Hakk'a karşı Hakk'ı siper ittihâz etmek iki vecihle icmal olunur: Birisi budur ki: Abdin vücûd-i bedenisi, vücûd-i Hakkânîde fânî olur. Nasıl sığınılacak onu gösteriyor. Binâenaleyh vücûd-i Hakkânî vücûd-i 'abdânîye siper olur. Bu halde abd için havf ve hüzün yoktur. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: 10/62;

﴿٦٢﴾ اَلاۤ اِنَّ اَوْلِيَاۤءَ اللَّهِ لاخَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاهُمْ يَحْزَنُونَ

10/62-) Ela inne evliyaAllahi la havfün aleyhim ve la hüm yahzenun;

10/62-Kesinlikle bilin! Allah Velî'lerine korku yoktur ve onlar mahzun da olmazlar.

İkincisi: Abdin vücûd-i 'abdânîsi bakî olmakla beraber esmâ-i celâliyye-i Hak'tan esmâ-i cemâliyye-i Hakk'a iltica eder. Yani Hakkın celalinden cemaline, abdın vücudu vardır, fakat celalinden cemaline sığınmış olur. Böylece de kendini korumuş olur. Ne zaman ki biz beşeri vücudumuzu Hakkın vücudunda ifna ettik işte bunlar için de korku yoktur.

Binâenaleyh abd kendi nefsini Hakk'a karşı yine Hak'la muhafaza etmiş bulunur. Meselâ "Müntakım" ism-i celâlîsinden, "Rahîm" ism-i cemâlîsine kaçar.

İşte Dâvûd (a.s.)a mu'cize olarak telyîn-i hadîd yani demirin yumuşatılması hakikatinin verilmesinin ruhu budur. Ya'nî demir mefhûmu müttehid olmakla beraber bir i'tibâra göre insanı katl eder; ve bir i'tibâra göre de muhafaza eder. İşte bunun gibi "Allah" dahi vâhid olmakla beraber cemî'-i esmanın merci'idir, dönüş yeridir Keserât-i esmâiyyesi hasebiyle kâh kahr ve intikam ve kâh lutf ve rahmet ile tecellî eyler. Demir mefhûmda yani aklımızda tevhîd olunduğu gibi, yani hem öldürücülüğü hem de koruyuculuğu bir olduğu gibi zât-ı Hak dahi tevhîd olunmak îcâb eder. Bu hakâyik-ı gâmızayı anlamak hususunda Allah Teâlâ hazretleri kullarına tevfîk ihsan eyler. (Bakara, 2/207)وَاللَّهُ

رَوءُفٌ بِالْعِبَادِ

Bakara (2) / 207- İnsanlar arasında, Allah’ın rızasını kazanmak için canını verenler vardır. Allah kullarına karşı şefkatlidir.[55]


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(9)