Elleżî yuvesvisu fî sudûri-nnâs(i)
(1-6) De ki: "Cinlerden ve insanlardan; insanların kalplerine vesvese veren sinsi vesvesecinin kötülüğünden, insanların Rabbine, insanların Melik'ine, insanların İlah'ına sığınırım."
O ki, insanların göğüslerine vesveseler fısıldar.
Nâs Suresi'nin 5. ayeti, şeytanın veya vesvese verenin insanların kalplerine fısıldadığı kötü düşünceleri ifade eder. Ayet, 'vesvese' kavramının psikolojik ve manevi boyutunu vurgulayarak, bu tür fısıltıların kaynağını ve etkisini dilbilimsel olarak ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, vesveseyi 'gizli bir sesle konuşmak' veya 'kötü bir düşünceyi kalbe atmak' olarak tanımlar. Ayetteki kullanımı, şeytanın veya kötü niyetli bir varlığın insanların kalplerine fısıldadığı, onları şüpheye düşüren ve günaha teşvik eden gizli telkinleri ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, vesveseyi 'fısıltı' veya 'gizli konuşma' olarak açıklar. Ayetteki 'yüvesvisu' fiili, bu fısıltının sürekli ve tekrarlayıcı bir eylem olduğunu, şeytanın insanları aldatmak için kullandığı sinsi yöntemi vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, vesvese kavramını Kur'an'da şeytanın insanı doğru yoldan saptırmak için kullandığı bir tür 'psikolojik saldırı' olarak ele alır. Ayetteki 'yüvesvisu' fiili, bu saldırının doğrudan kalbe yönelik olduğunu ve insanın iç dünyasında meydana gelen bir mücadeleyi simgelediğini belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'sudûr' kelimesini 'kalpler' veya 'içsel düşüncelerin merkezi' olarak açıklar. Ayetteki kullanımı, vesvesenin sadece dışarıdan gelen bir ses değil, aynı zamanda insanın en derin düşüncelerine ve duygularına nüfuz eden bir etki olduğunu gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'sadr' kelimesinin mecazi olarak 'kalp' ve 'sırların saklandığı yer' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'fî sudûri' ifadesi, vesvesenin insanların bilinçaltına, gizli düşüncelerine ve inançlarına yönelik olduğunu vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'sadr' kelimesinin Kur'an'da genellikle kalbin manevi ve düşünsel merkezi olarak kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'sudûr' kelimesi, vesvesenin sadece fiziksel bir organa değil, aynı zamanda insanın iradesini ve inancını etkileyen içsel bir alana yönelik olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'insan' kelimesinin 'ünsiyet' (yakınlık, alışkanlık) kökünden geldiğini ve insanın sosyal bir varlık olduğunu vurgular. Ayetteki 'en-nâs' kelimesi, vesvesenin sadece bireyleri değil, aynı zamanda toplumun genelini etkileyen bir olgu olduğunu gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'insan' kelimesinin 'unutkanlık' (nisyan) kökünden de türeyebileceğini ve insanın hata yapmaya meyilli bir varlık olduğunu belirtir. Ayetteki 'en-nâs' kelimesi, vesvesenin insanın bu zayıf yönünden faydalandığını ve onu kolayca etkileyebileceğini ima eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'insan' kavramının Kur'an'da hem fiziksel hem de manevi boyutlarıyla ele alındığını belirtir. Ayetteki 'en-nâs' kelimesi, vesvesenin insanın hem bedensel hem de ruhsal varlığını hedef aldığını, onu hem bireysel hem de toplumsal düzeyde etkilediğini gösterir.
Namaz Sûreleri (Cilt 2)
Terzibaba - Necdet Ardıç
(114-5) “Ki o, insanların göğüslerine vesvese verir.”
Yukarıda bahsedilen ayet-i kerimenin hayatımız üzerinde ne denli bir tesiratı olduğunu bilmemiz gerekmektedir aksi halde hayatımızı kendi kendimize zindan etmiş oluruz.
İnsanlara verilen bu vesvesenin gene kendileri tarafından kendilerine verildiği açık olarak (Kaf-50.16) ifade edilmektedir. O halde insanın kendisini bilmesi tanıması çok mühim bir hadisedir.
İşte bu yüzden “nefsini bilen rabbını bilir” denmiştir.
Böylece nefs beşeri halde, yaşamına devam ederse “vesvese” sahibi olur, eğitilirde kendini bilirse rabbının yolu kendisine açılmış olur çünkü nefs “rububiyyet” hakikatinden halkedilmiştir.
(Kaf-50.16) - Andolsun, insanı biz yarattık-“halkettik” ve “nefsinin ona verdiği vesveseyi” de biz biliriz.
Denmek sureti ile vesvesenin kaynağının, dışarıdan, iblisin hayal vehim kaynaklı vesvesesi, içeriden ise kişinin eğitilmemiş beşer nefsinin müşterek vesvesesi olduğu anlaşılmaktadır.
Buna karşı koymakta, tek kalan akıl ise, oda eğitilme-miş olduğundan, bu vesveselerin tesiri altında kalıp bütün hayatını zindan etmiş olur. Böylece kendinden habersiz hayali bir hayat yaşamış. Bunun neticesinde de, ahireti itibarile iflâs etmiş bir tüccar haliyle, eli boş ve bir sürü pişmanlıklarla, hayatının hesabını vermek üzere ahrete
intikal etmiş olur.
Bu hale düşmeden evvel (Şems- 91.8 –kütülük, iyilik ve sakınmayı ilham edene.) Görüldüğü gibi nefsin müsbet menfi, iki yaşam hali olduğu açık olarak görülmektedir.
(Ona------ iyilik ve sakınmayı ilham edene.) dua edip kendimizde iyilik-aklı selim ve ittika-sakınma, yani kendi varlığımızda bulunan Hakk-ı unutmaktan sakınmayı bizlere ilhamı daimi olarak ilham vermesini niyaz edelim.
İşte bu yüzden (Kaf-50.16) “biz ona şah damarından daha yakınız.” Diye açık olarak bildirilmektedir.
(Kaf-50.16) - Ve lekad halaknel insâne ve nağlemu mâ tuvesvisu bihî nefsuh, ve nahnu akrabu ileyhi min hablil verîd.
Diyanet Meali:
(Kaf-50.16) - Andolsun, insanı biz yarattık-“halkettik” ve “nefsinin ona verdiği vesveseyi” de biz biliriz. Çünkü biz, ona şah damarından daha yakınız.
91.7 - Ve nefsiv ve mâ sevvâhâ.
91.8 - Feelhemehâ fucûrahâ ve takvâhâ.
91.9 - Kad efleha men zekkâhâ.
Şems- 91.9 - (7-9) Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.
Allah bu hallerden bizleri muhafaza eylesin, daha bu dünyada iken, yaşam imkânlarımız elimizden alınmadan, aklımızı başımıza toplayıp, dünyamızıda, geleceğimizide, nefsimizin elinden kurtarıp, “hüsnü hatime” güzel bir sonuç ile bu dünyadan ayrılalım.
Bütün bunlardan üzüntü duymamıza gerek yoktur, Çünkü Rabb-ımız Kelâmı kadiminde bizleri “ Elem neşrahleke sadrek” (94-1- Biz senin göğsünü daha evvelden zaten Hakk’a açmadıkmı?) ile müjdelemekteyiz.
Ancak bunun şartı sünneti seniyye ve hakikat-i İlâhiye üzere yaşamaktan geçmektedir. Ancak bu şekilde sadr-gönül genişliği muhafaza edilmiş olur aksi halde yukarıda bahsedilen “nefsi ona vesvese verir” hükmü ile olmayacak hayal ve vehim hallerine müstehak olmuş olur.
Yeri gelmiş iken (54-90-95-Kur’anda yolculuk) isimli kitabımızdan bahsi geçen ayetin yorumunu buraya da aktarmayı uygun buldum İnşeallah faydalı olur. T.B.
وَنَفْسٍ وَمَا سَوَّاهَا
(Ve nefsin ve mâ sevvâhâ.)
(91/7) “Nefse ve onu sevva edene.”
Bilindiği gibi “nefs” ismi verilen “Rabb’âni letafet” in (7) mertebesi vardır. Ve yine “nefs” isminin “İlâh-i letafet” olarak’ta mertebeleri vardır, bunlar da (kaimi bi nefsihi” (Nefs-i Muhammed-î) ve (nefs-i küll) dür. (7) nefs mertebesi, seyrü sülûk yolunda sâlik’in “emmâre nefs”ten aşlayarak yukarıya doğru bunları aşarak bireysel beşeri nefsini terbiye ederek enfüsi olarak kendini tanıma ve bulma halleridir. Bunun ismine “ettur-u seb’a” veya “etvarı seb’a” yani “yedi tur” veya “yedi tavır” denir.
Bu nefs mertebeleri seyr edildikten sonra sâlik-Hakk yolcusu bu sefer seyrine “âfaki” olarak devam eder bu seyrin ismide, “hazarat-ı hamse-beş hazret mertebesidir.” Bütün bu çalışmalar neticesinde de “Nefs-i İlâh-i” idrak olunmaya başlar. Genel anlamda bütün âlemde yaygın olan bu nefs halleri insanda da her yönü ile birlikte
mevcuttur. Ancak kişinin bâtının da bulunan bu nefs metebelerinin zahirde en çok faaliyyette olduğu “nefs-i emmâre” ve birazda “nefsi levvâme” dir. Genelde insanlar farkında olmadan bu “nefs-i emmâre” hükmü altında yaşarlar.
İşte bu nefse, yani bütün mertebeleri üzerinde bulunan “nefse” ve onu “sevva” “düzenleyene-tesviye edene-müsavi getirene” yemin olsun.
فَأَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوَاهَا
(Fe elhemehâ fucûrehâ ve takvâhâ.)
(91/8) “Sonra ona fücurunu ve takvasını ilham etti.”
Her türlü hale kabiliyetli olan bu nefse “fücurunu ve takvasını ilham etti.”
“Fücur,” her türlü günah ve kötülükler, Vs.
“Fücur,” Hakk’tan etmek, Hakk’tan uzaklaştırmak.
Bunların zuhur mahalli ve faaliyyet sahası nefs-i emmâre ve levvâme ahlâkıdır. Ve hayvâni tabiattır.
“Takva” İhlâs ile ibadet. Bütün günahlardan kendini korumak, dinin yasak ettiği ve haram kıldığı şeylerden uzaklaşmak, ameli sâlih ve ittika, her türlü şüphelilerden sakınmak, ve Hakikat-i İlâhiyye üzere idrak sahibi olmaya çalışmaktır.
Bunların mahalli ise terbiye edilmiş nefs’tir daha sonra akl-ı küll’den gelen akla uyarak kişinin eğitilmiş irfaniyyete dönük akl-ı dır.
Bütün bunlar bir bütün olarak işlem ve faaliyyet haline dönük olarak “ilham” eder bu ilham aslında esmâ-i İlâhiyyenin içinde mevcud olan zıt isimlerin özlerinde bulunan hakikatlerinin esmâül hüsnâ ile kişinin bünyesine fıtri olarak yüklenmiş olmaktadır. Yani insân-ın varlığında
her türlü hali işlemeye kabiliyyetli olarak yukarıda bahsedildiği gibi “sevva” edilmiştir. Ve bunlar kişi yaşama gelip bulûğ çağına erince kendisinde içeriden faaliyyete başlamak için uyarılar gelmeye başlar, ve bunun üzerinede dışarıdan da sesiz ve sözsüz olarak bilgi veya duygu halinde gelirler. Bu hususta internetten küçük bir bilgi verelim.
“ilham” Söverek ve hakaret ederek onur kırma.
Günümüzden bir mîsal ile bu hali daha iyi anlamamız mümkün olabilir. Ellerimizde ve ceplerimizde bulunan cep telefonlarımız bu hallerin açık ilmi yaşantılarıdır. Bu husus Âyet-i Kerîme’nin daha o günden, bu günlerin halini ve ilmini belirtmektedir. Nasılki cep telefonlarımız hayır ve şerde uzaktan iletişim için kullanılıyor ise. Bir bakıma bizim bedenimiz de, bir telefon cihazı gibidir, gayb’den bu telefona her türlü bilgiler, ayrıca yaptırımlı ve duygular halinde gelmektedir. Bunları ayırt etmenin ölçüsü ise “şeriat-i Muhammediyye” ye uygun olup olmadığına bakılmalıdır. Eğer uygun ise “takva,” değil ise “fücur” dur. Takva istikametli olanları olabildiği kadar gayretle tatbik etmek, fücür teşvikinde olanları ise reddetip geldiği yere iade etmektir. Bu tatbikat bizlere dünya da düzenli bir hayat yaşamamızı, ahrette ise ebedi hayatımızı kazandırmaya vesile olacaktır.
Diğer taraftan ilham-ı. Rahmân-î, melek-î, nefs-î ve şeytan-î, olmak üzere dörde ayırmışlardır.
قَدْ أَفْلَحَ مَن زَكَّيٰهَا
(Kad efleha men zekkâhâ.)
(91/9) “Kim onu (nefsini) tezkiye etmişse felâha ermiştir.”
Tezkiye. Hakkında gene internett’ten küçük bir bilgi verelim.
- Tamam etmek.
- Boğazlamak.
- İhtiyarlamak.
4. Ref'etmek. (Lügatta zebhetmek, yani boğazlamak mânasınadır. Bu maddenin aslı, lügatta bir tamamlanmak mânasıyla beyan olunuyor. Nitekim ateşin parlamasına "zeku-zekâ-zekâ'" denilir ki, tamam iştial etmektir.
Kezâlik fehme "zekâ" denilir ki, tamam-ı fehim demektir. Sonra sinnin "yaşın" kemâline zekâ denilir ki, şebabın nihayetine gelip tamam olması demektir. İşte hayvanı boğazlamak da kanını akıtarak ve hararet-i gariziyesini teskin ederek olduğundan, zekâ ve zekât tesmiye olunmuştur. İşte kelimenin lügat mânası ve esası budur.) (E.T.)
Tezkiye.
- Doğruluğuna şehadet etmek.
- Zekât vermek.
- Zekât almak.
- Pak ve temiz etmek.
- Övmek, medhetmek.
- Birisinin durumu hakkında soruşturmak.
!76
Tezkiye. Lügat ma’nâlarında görüldüğü gibi genelde varlığın saf ve temiz asli haline dönmesi ulaşması demektir.
Kişinin (nefsini tezkiye) etmesinin birçok yolları ve mertebeleri vardır. Bunlardan birincisi, “Şeriat mertebesi” itibari ile zahiri emir ve nehiylere uyarak o kurallar içinde kalarak hayatını sürdürmesi ve kendisini günahlardan korumasıdır. Bu da o mertebenin günaha düşmekten sakınarak nefsini teskiyesi’dir.
İkincisi, “tarikat mertebesi” itibari ile zikirlerle ve sohbetlerle halini geliştirmeye çalışarak kendini tanımaya başlaması, muhabbet duygularını geliştirmesi ve bu istikamette hayatına devam etmesidir.
Üçüncüsü, “hakikat mertebesi” itibari ile kendi hakikatlerini daha yakînen ortaya çıkarmaya başlayıp yaşamında tatbik etmeye başlamasıdır. Daha evvelce kendini Hakk’tan ayrı bir birey olarak görmesi ve kendini ayrı olarak zan etmesinden kurtulması ve Hakk’ın varlığından başka bir şey olmadığını idrak etmesi onun var zannettiği nefsinden teskiyesi-temizlenmesidir.
Dördüncüsü ise, “marifet mertebesi” itibari ile âlemi, âlemdeki bütün varlıkların Hakk’ın varlığından başka bir şey olmadığını ve görülen her şeyin Hakk’ın bir isminin sûretinden başka bir şey olmadığını ve kendi hakikatinin dahi şeksiz şüphesiz ondan başka bir şeyin olmadığını anlayıp idrak ederek yaşaması bütün mertebeleri ile (zekkâhâ.) hakikatini idrak etmesi ve o sınıfa bütün merteeleri ile birlikte bunları kendinde bulup Hakk olarak dahil olmasıdır.
Eflâh. 1. Çok felâh bulan, kurtulan, selâmete çıkan. Taleb ettiği şeye, arzusuna vasıl olan.
İşte ancak bu tür idrak ve bilgilerle yaşayanlar “efleha” olmuşlar nefislerinden çıkıp gerçek kurtuluşa ermişlerdir.
مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ
(Minel cinneti ven nâs)
(Nâs, 114/6) “İnsanlardan ve cinlerden.”
Bu oluşumlar görünmez olarak cinler vâsıtasıyla olduğu gibi, görünür olarak şeytanlaşmış ve cinleşmiş insanlardan da gelmektedir.
İnsanların bâzıları bu durumlarda cinlerin ve şeytanın askerleri konumuna girmektedir.
Bütün insanlar birbirinin aynı olduğu için Rahmâni veya şeytâni olup olmadığını anlamak zordur. Allah hepimize bunları ayırma kudreti versin.
İnsani cin ve şeytanlardan korunmak diğerlerinden korunmaktan daha zordur. O halde insan arkadşını seçerken çok dikkatli olması lâzımdır.
Meselenin nekadar mühim olduğu Rabb-ımızın bize kitabını okumaya başlayacağımız zaman.
16.98–“Kur'an okuduğun zaman, kovulmuş şeytandan Allah'a sığın.” Tavsiye hükmünde de olan, amir ifadesi ne kadar mihimdir. Demekki bu saha çok tehlikeli bir sahadır, diğer ismlere değilde, İsmi Cami olan Allah’a sığınma tavsiye edilmektedir. “Euzü bike minke” “senden sana sığınırım,” Çünkü iblis kendisinde olan mudil ismi ağırlıklı sahayı çok iyi bilmekte ve o sahada çok becerikli olmakta, sureta hakk’tan gözükerek hedef koyduklarını kolayca avlamaktadır. Ve bu günün tekneloji araçlarıda yerinde kullanılmadığı sürece onun en çok boş şeylerle oyalayıcı ve aldatıcı aletleri olmaktadır.
Kullar ise bu hususta, esma-i ilâhiye ve kendini tanıma eğitimi alamadıklarından, esma-i ilâhiyyeleride esma-i
nefsiyyeye dönüşmüş olduklarından, böylece hiçbir korunakları kalmadığından, yığınlar halinde onun ordusuna farkında bile olmadan iltihak etmiş olmaktadırlar.
Kur’an-ı Kerîm’in okunması bittiğinde de bahsi geçen son ayetin okunması gerekmektedir ki hatmi şerif tamam olsun, hatimde de bu ikaz açık olarak yaptırılıp böylece uyanık olmazı Allah’ımız bize açık olarak (Minel cinneti ven nâs)
(Nâs, 114/6) “İnsanlardan ve cinlerden.” Sakınınız diye rahmeten, başta ve sonda da ikaz etmektedir.
Rabb-ımıza şükrederiz böylece bu kitabımızda şimdilik tamamlanmış oldu. Gayret bizden muvaffakiyet Hakk’tan dır.
Allah hakk söyler Hakk-ı söyler.
BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM.
Kitabımızın sonuna da gene evlâtlarımızdan birinin, (Er…. Ay,,,) (97-Kadir suresi) nin içinde geçen “LEYLETÜ’L-KADR” cümlesi hakkında yapmış olduğu bir çalışmasını ilâve etmeyi uygun buldum. Bu çalışmayı (68-1-namaz sureleri) kitabımızın içinde geçen (97-Kadir suresi) bölümüne ilâve etmeyi düşünmüştüm ancak o kitabın sayfa sayısının bir hayli fazla olmasından dolayı buraya ilâve etmeyi uygun buldum.
Yukarıda da bazı başka çalışmaları ilgili yerlerine ilâve etmiştim, bunları niye ilâve ediyorsunuz diye soru sorabileceklere, küçük cevabımız şöyle olacaktır.
Bizim gayemiz batınen gerçek donanımlı kimseler yetiştirmektir. Bu hususun bir yönü de, kişinin yazma ve derleme kabiliyetinin ortaya çıkarılmasıdır. İşte bu yüzden bizler çevremizde olan evlâtlarımıza, bu hususu hep hatırlatarak onları, anladıklarını yazmaya da teşvik etmekteyiz, görüldüğü gibi de oldukça başarılı olunmakta-dır. Diğer taraftan onların derleme ve yazmaları, aynı zaman da benim de derleme ve yazmamdır. Ve bunlara kitaplarımda yer vermem onları teşvik ve onore etmektir, bu da onların derleme ve yazma azimlerini gayrete getirmektedir.
Böylece onların derleme ve yazma kabiliyet ve gayretleri arttıkça da, ileride daha geniş ve daha kapsamlı değerli yazılar yazabileceklerinin bu yazılar nişanesi olmaktadır. Bu haller ile onların bu yönden de önlerinin açılmasına sebep olunmaktadır. Böylece yazı yazmayı deneyen, bütün evlâtlarımıza başarılar diler çalışmaların-dan ötürü teşekkür ederim, sağ olsun var olsunlar, muvaffakiyetlerinin devamını diler ellerine gönüllerine sağlık olsun derim. T.B.
لَيْلَةُ الْقَدْر
“LEYLETÜ’L-KADR”
(ل) LAM:
Lâm yüce mukaddes ezele aittir Makamı yüce, heybetli ve nefistir
Ne zaman kalksa zatı var edeni izhar eder
Ne zaman otursa oluş âlemini izhar eder Sana ruh olarak üç hakikati verir (İbn Arabi)
(ل )“LAM” harfi ebced sayı değeri otuzdur. “Lam” harfinin lafız harfleri “Lam, Elif ve mim” dir. Lam harfinin iki yönü vardır. Bir yönü zata dönük, bir yönü de mülk âlemine dönüktür. Dolayısıyla Lam’ın Elif’e dönük yüzü zata, mim’e dönük yüzü de mülk âlemine bakar. İkisi arasında orta âlem oluşur. Bu da nefsin makamıdır.
Lâm harfinin hattı, insanın ayn-ı sâbitesinin Allah’ın ezelî bilgisinde var olduğu öğretisini sembolize etmektedir. Hak için elif, ze ve lâm harfleri belirlenmekte, bu harflerin bu sıraya göre yan yana getirilmesi ile Allah’ın ezelilîği fikri ortaya çıkmaktadır. Nûn, sâd ve dâd harfleri insan için belirlenmekte ve bu harflerden biri olan nûn’da gizli olarak bulunan elif yatay pozisyondan dik duruma geldiğinde lâm harfi; nûn’dan olma lâm’ın yarısı göz önüne alınmakla da ze ortaya çıkmaktadır. Böylece insanı sembolize eden nûn harfinden, Allah’ın zât ve sıfatını ve bu ikisini birleştiren râbıtayı temsil eden elif, ze ve lâm çıkmaktadır. Yani (ل )“LAM” varlığında Kadim’i sembolize eden “Elif” in boyu, Hadis’i sembolize eden “Nun” harfinin alt çanağının birleşimden meydana gelmiştir. “Lam” bu yönüyle berzahtır. Allah’ın ezeliliği “Lam” harfinin zuhuruyla aşikar olmuş, aynı zamanda hadis için zaman kavramı ortaya çıkmıştır. (Muhyiddin Arabi ‘Futuhat-ı Mekkiyye’)
Kadim için ezel neyse, halk edilmiş için de zaman odur. Ezel aynı zamanda yüce Allah’ın niteliklerinden biridir, dolayısıyla O’nun suretindedir. Allah'ın ezeli olarak nitelenmesi, bizimle ilgili zaman kavramıyla irtibatlıdır. Bizim “Allah vardı, beraberinde bir şey yoktu” ifadesi bağlamında bir zamansal uzanış tasavvur etmemizden kaynaklanmaktadır. (Muhyiddin Arabi ‘Futuhat-ı Mekkiyye’)
“Lam” harfinin zuhuruyla hadisin programı ortaya çıkmış ve zamanın başlangıcı olmuştur. Bu ilk tenezzül ile birlikte, Allah’ın ezeliliği “Lam” harfinin zuhuruyla aşikar olmuştur. Burada ki “Lam” ayan-ı sabiteyi sembolize eder.
Ayan-ı sabite vücud kokusu almamıştır, burası varlığın programıdır yani ilmi suretler mertebesidir. (Er… Ay…)
( لَ ) LE
Fethayla harekelenen oluşum yani açılmaya, zuhura çıkmaya başlayan, ilm-i ilahi. Zatın simgesi olan “Elif” ile desteklenmiştir. Çünkü her fetha (e-a sesi) da gizli bir “Elif” vardır. Ayan-ı sabite’deki ilmi suretler, kendi programları doğrultusunda zuhura çıkmaya başlamıştır.
“Le” Arapça’da bir anlamı da “Şüphesiz”dir. “Ayan-ı sabite asla değişmez” Yani ayan-ı sabite’deki ilmi program, değişmeksizin, mutlak bir şekilde tenezzül etmektedir. Sonradan meydana gelecek, hadis varlıkların programı ayan-ı sabite’deki hakikati ne şekildeyse o şekilde zuhur bulur. (Er… Ay…)
(لَي) LEY
(ي ) Y
YA HARFİ.
Risalet Ya’sı nemliliği zahir (yerde zuhur etmiş) bir harftir.
Ulvi âlemde barınan Vav gibi.
O gölgeleri olmayan cisimlere yardımcıdır.
O suretlere sarılmış yardımcıdır.
(İbn Arabi)
“Ya” harfinin belirgin özelliği kesir ve alçaklık harfi olmasıdır. Bu bakımdan toprak unsuruna en uygun harftir. Çünkü toprak unsurların en alçağıdır. Risalet Ya’sı nemliliği zahir (yerde zuhur etmiş) bir harftir.
Âlimler, Vav harfini kendisinden önceki zammeliye (ötre), Ya harfini ise kendisinden önce esre bulunan harfe tahsis etmiştir. Böylelikle Elif ile Vav ve Ya harfleri arasında başka açılardan farklılık ortaya çıkmıştır. Şu halde Elif, zata, illet Vav’ı sıfatlara ve illet Ya’sı ise fiillere aittir. Şöyle de diyebiliriz: Elif ruha aittir, onun niteliği akıldır ve o fethadır. Vav ise nefs’e aittir ve onun niteliği kabzdır, o ise zammedir(ötre). Ya harfi ise cisimdir ve fiilin varlığı onun niteliğidir, o ise kesredir. Zat Elif’i, sıfatın varlığının, sıfat Vav’ı ise fiilin varlığının illetidir. Fiil Ya’sı ise şehadet âleminde kendisinden meydana gelen sükûn (durağanlık) ve hareketin illetidir. (Muhyiddin Arabi ‘Futuhat-ı Mekkiyye’)
“Ya” harfinin zuhuruyla “Lam” harfinde ki ilmi suretler yani ayan-ı sabite, kendindeki programı risaletin simgesi olan “Ya” harfiyle açığa çıkarmıştır. Aynı zamanda “Ya” harfinde iki benlik noktası yani zan noktaları zuhur bulmuştur. Hakk-halk veya Rab-Abd mertebeleri zuhur bulmuştur. “Ya” harfindeki risalet yani elçilikle birlikte “Ya” harfi her ayn-ı sabiteyi kendine uygun mahalline ulaştırmıştır.
(لَيْ) LEY
Bu oluşumda risalet “Ya” sı hareke almayıp, mutlak sükundadır. Çünkü “Ya” harfi aynı zamanda ayan-ı sabitedeki ilmi suretlerin, fiil sahasındaki kaynağıdır. Dolayısıyla programın kabulü için mahallin sükunda olması gerekir. Bu kabül için şarttır. Ayan-ı sabitedeki, sabit hakikatler “Ya” harfinin zuhuruyla birlikte ikilik zannıyla fiil programı ortaya çıkmıştır. Sonuç olarak her ayn-ı sabite kendi hakikatini zuhura getirecek Rasulüne yani “Ya” sına doğru tenezzül etmiştir.
“Ley” Farsça: Kab, zarf manalarına gelir. Arapça: Saklamak, örtmek manalarına da gelir. “Ley” oluşumuyla
birlikte fiil sahasında zuhura çıkacak ilmi kablar meydana gelmiştir. Aynı zamanda “Lam” daki ilmi hakikatler, “Ya” harfiyle birlikte ikilik kabında saklanmıştır.
(لَيْل) LEYL
Buradaki “Lam” harfi iradenin simgesidir. “Lam” harfinin zuhuruyla birlikte “Ley” mertebesinde oluşan her ayn-ı sabitenin yani ilmi suretlerin, ilmi ve fiili hakikatleri, oluşumu zuhura çıkaracak “Lam” iradesine aktarılmıştır.
“Leyl” sözlük manası gecedir. Yani örtüdür. “Leyl” oluşumuyla ayan-ı sabitedeki ilmi manalar, hadis varlığın iradesinde örtülmüştür. “Leyl”, gece anlamınadır, gece de gayb anlamına gelir. Yani “Leyl” hadis varlığın gaybı olmuştur. (Er… Ay…)
(لَيْلَ) LEYLE
Hadis varlıktaki irade “Lam” ının harekete yani harekelenmesiyle birlikte her ayn-ı sabite, fetha harekesiyle, yani “Elif” ile zati olarak desteklenerek gayb, şehadete yani müşahedeye doğru harekete geçmiştir. (Muhyiddin Arabi ‘Futuhat-ı Mekkiyye’)
(لَيْلَة) LEYLET (ت ﺔ) TE
Te, bazen görünür, bazen gizlenir Kavmin varlığında payına onun çeşitlilik düşer Mertebesi Zatı ve sıfatları kuşatır Onun fiil mertebesinde temkini yoktur Ortaya çıkarıp gösterir sırlardan gariplikler izhar eder Levh mülkünü, kalemleri ve Nun’u Leyli, şemsi, A’la’yı ve Tarık’ı Zatında, Duha’yı İnşirahı ve Tin’i (İbn Arabi)
“Arapça, kelimelerin eril (müzekker) ve dişil (müennes) olabildiği dillerden biridir. Arapçada 3 adet müenneslik (dişillik) işareti vardır ve bunlardan biri de tai merbutadır.
Tai merbuta, "bitişik ta" demektir. Bir diğer ismi de tai te'nis'tir (yani dişillik ta'sı). Bu işaret, kelimelerin sonuna birleşen ve kapalı yazılan Te harfidir. Bir başka ifadeyle, Arapçanın 3. harfi olan Te harfinin iki yazılış şeklinden (açık ve kapalı) biridir. Açık yazılan Te harfi de, tıpkı kapalı yazılan tai merbuta işareti gibi, dişillik alameti olarak görev alabilmektedir” Açık olarak yazılan “TE” (ت), Kapalı olarak yazılan “TE” (ﺔ) bu şekildedir.
Sonuç olarak, isminden de anlaşılabileceği gibi tai merbuta işareti, Te harfinin bir yazım formudur ve açık yazılan Te harfi gibi iki nokta ile noktalanmıştır. Kelimelerin sonlarında yer alır ve genellikle dişillik bildirir; ancak kendisinden sonra bir harf gelecek olursa, artık kapalı yazılamaz ve açık Te şeklinde yazılır. (İbn Arabi)
“EnTe” (Sen) ancak ilim suretinde tecelli eder. “Te” harfi ise “EnTe” (sen) şeklindeki hitap harfidir. Bu ise hitap edilenin müşahede edilmesini gerektirir. “Te” ile ilgili; bilindiği gibi o da (En-te) nin “Te” sidir, onu diyebilmek için orada hazır olan ancak gaybde olan bir (Ene) olması lazımdır ki muhatabına (En-te) diyebilsin, aslında oradaki “Te” (ente) (ene) nin “T” deki kendini gizlemiş olan (Ene) sidir. (Ente) nin zuhur sahası “T” kaldırılınca zaten ortada kendisi kalmış olmaktadır. “T” ile Zatın zuhur mahalli olan birey böylece âlemi şehadette tasdik olunmuş olmaktadır. (Necdet Ardıç ‘Terzi Baba’)
“TE” (ﺔ) harfi yetkin kulluk mahallidir. Muhatab alınan makamdır: “Ene – EnTe”. Aynı zamanda kelimenin sonunda yer alan “TE” kelimeye müenneslik (dişilik) verir. Bu da mahallin edilgenliğinin kabul ediciliğini gösterir ki,
bu da buraya kadar ki hakikatlerin evvela kabulü, sonra açığa çıkarılması için önemlidir. Aslında her şey hem edilgen (dişi) hem de etken (eril) dir. Bir şeyin zuhur bulması için Hakk’ın etkenliğine mukabil bunu kabul edecek edilgen bir mahalle ihtiyaç vardır ki tecelli zuhur edebilsin. (Er… Ay…) Görüldüğü gibi, “TE” harfinin alt yuvarlığı İnsan-ı Kamil’in toplayıcılığını, üstündeki iki nokta, daha önce ifade ettiğimiz gibi bilgi noktasıdır, “TE” nin üzerindeki bir nokta Uluhiyetini, diğer noktada beşeriyetini gösterir. Dolayısıyla bu yönüyle “TE” ALLAH isminin mazharı olan İNSAN-I KAMİL makamı olmuştur. (Er… Ay…) Sonuç olarak; (لَيْلَة) LEYLET mertebesiyle ayan-ı sabite zuhuru yansıtacak olan müenneslik yani dişilik özelliği taşıyan “TE” ye tenezzül etmiştir. “TE” bu oluşumda edilgen bir mahal olan “Levha” olmuştur. Burası yetkin kulluk mahalli olmuştur. (Er… Ay…)
(لَيْلَةُ) LEYLETÜ
Allah, harekeleri, harfleri ve mahreçleri; zatların nitelik ve makamlar sayesinde ayrıştığına kendisinden bir uyarı olsun diye oldurdu. Böylelikle harekeleri niteliklerin (sıfatlar),harfleri nitelenenin, mahreçleri ise makam ve basamakların benzeri yaptı.
Vav harfi ruhsal yücedir. Ötre de yüksekliği verir ve o, illet Vav ’ının kapısıdır. Elif Zat’a, İllet Vav’ı sıfatlara, İllet Ya’sı ise fiillere aittir. Şöyle de diyebiliriz; Elif ruha aittir. Onun niteliği akıldır ve o fethadır. Vav nefse aittir ve onun niteliği kabzdır (kavramak, almak, teslim almak, mülk) ,o ise zammedir(ötre).Ya harfi ise cisimdir, fiilin varlığı onun niteliğidir ve kesredir. (Muhyiddin Arabi ‘Futuhat-ı Mekkiyye’) Ulvisiyle süflisiyle bütün bilinenlerin taşıyıcısı, Allah'tan doğrudan —vasıta olmaksızın- (bilgi alan) akıl’dır.
Dolayısıyla ulvi ve sufli âlemin bilgisine dair hiçbir şey
akla gizli kalmaz. Onun bağışı, cömertliği, kendisine tecelli etmesi, nuru ve en yüce feyzinden ise nefsin eşyayı bilmesi gerçekleşir. Akıl, Haktan alır nefse verirken, nefis ise akıldan alır ve ondan fiil meydana gelir. Bu durum, aklın bilgisinin iliştiği kendisinden aşağısında bulunan bütün şeylere sirayet etmiştir. (Muhyiddin Arabi ‘Futuhat-ı Mekkiyye’)
Sonuç olarak; Ötre yüksekliği, yüceliği verir ve o “Vav” ın kapısıdır. Vav nefse aittir ve onun niteliği kabz yani teslim almak, mülktür.
(لَيْلَةُ) LEYLETÜ mertebesiyle Ayan-ı sabite’deki ilm-i ilahi “Lam”, kendindeki varlık potansiyelini, risaletiyle “Ya”, hadis varlık iradesine “Lam”, yetkin kulluk mahalli olan levhada “Te” ve yüceltilerek ve kabzederek “Ötre” ile, NEFS zuhur bulmuştur. (Er… Ay…)
(لَيْلَةُ ا) LEYLETÜ’L
(ا ) ELİF: Elif’in makamı, cem makamıdır. Ona ait isim Allah ismidir. Ona ait sıfat ise Kayyum’luktur. Elif, bir sayısının bütün sayılara yayıldığı gibi, bütün mahreçlere yayılır. O harflerin dayanağıdır, her şey ona ilişir, o hiçbir şeye ilişmez. Bu özelliğiyle de Bir’e benzer, çünkü sayıların varlıkları ona ilişir, o ise hiç birisine bağlı değildir. Bir, bütün sayıları ortaya çıkartır, sayılar ise onu ortaya çıkartamazlar. Bir herhangi bir mertebeyle sınırlanmadığı gibi, Elif de bir mertebeyle sınırlanmaz. Bütün manalar ve harfler Elif’indir. (Muhyiddin Arabi ‘Futuhat-ı Mekkiyye’) Elif harfi, Hakk’ın ahadiyeti ve mutlak kaimliği içindir. Elif, bütün harflerin kayyumudur, bütün harflerin varlıkları onunla kaimdir.
( ا ) ELİF: İlahi birliğin suretidir. (لَيْلَةُ) LEYLETÜ
oluşumuyla zuhur bulan NEFS hakikatinin, kayyumluğu yani “Elif” ile kaimliği sağlanmıştır. Allah’ın zati sıfatlarından biri de “Kaim bi-nefsihi”dir. Yani varlık birdir. O da Hakk'ın vücudundan ibarettir. O'ndan başka hakiki vücud sahibi bir varlık, "O'ndan başka "kaim bi nefsihi" bir vücud mevcud değildir. Diğer varlıkların vücudu, O'nun vücuduna nisbetle yok hükmündedir. Çünkü, onların vücudları O'nun varlığına bağlıdır. Bu kevn âlemindeki eşya, O'nun mazharı; yani zuhur mahallidir. Dolayısıyla, eşyanın varlığı, gölgenin varlığı gibidir. Nasıl eşya olmadan gölge olmazsa, onun varlığı olmadan, eşyanın varlığı düşünülemez. Onun vücudu yanında eşya, eşyaya göre gölge gibi, yani yok mesabesindedir. Çünkü bu âlem ve eşya yok idi. O var idi. Onları varlık denizinde izhar eden O'dur. Onların bu zuhurları müstakil bir vücud olmayıp Hakk'ın vücud denizinin dalgalarıdır. Şu anda da var olan, sadece O'dur.
(لَيْلَةُ ال) LEYLETÜ’L
Elif’in satıra inmesi “Rabbımız dünya göğüne iner” hadisine benzer. Dünya göğü, bileşik âlemin başlangıcıdır. Çünkü orası, Âdem’in göğüdür. Bu nedenle Elif ilk satıra inmiştir, çünkü mutlak teklik makamından âlemin halk edilişine inmiştir. Söz konusu iniş, bir temsil ve teşbih inişi değil, kutsama ve tenzih inişidir. Lam ise vasıta olmuştur. Lam, Kadimin ve hadisin vekilidir. Dolayısıyla o, âlemin kendisinden halk edildiği kudretin, sıfatın remzidir ve böylelikle ilk satıra inişte Elif’e benzemiştir. (Muhyiddin Arabi ‘Futuhat-ı Mekkiyye’)
Lam, mükevvin (oluşturan) ve oluşun bileşimi olunca, çünkü Hak kendisine karşı kadir olmak ile nitelenemez, O halk ettiklerine karşı kadirdir, kudretin yönü âleme çevrilmiştir. Bu nedenle kudret özelliği Hak için sadece halk edilmiş sayesinde sabit olabilir. Kudret, ulvi ve süfli mertebelerde mutlaka halk edilmişlere ilişmelidir. Lam’ın
hakikati ancak satıra ulaşmakla tamamlanıp bu halde ve Lam ve Elif aynı mertebede olduğu için, Lam’ın hakikati kendi hakikatiyle satırın altına veya satırın üstüne inmek istemiştir.
(ل) LAM: Hadistir, sonradan meydana gelmişi yani kulu sembolize eder. “Elif” teklikle ilgilidir, nuru da “Lam” ın kıyamında parlamaktadır.
Elif’in harekelerden yoksun olması, sıfatların ancak fiiller vasıtasıyla bilinebileceğine işaret eder. Nitekim Hz.Peygamber ‘Allah var idi ve O’nunla beraber başka şey yoktu’ buyurmuştur. Allah şimdi de bulunduğu hal üzeredir. Bu nedenle işi (dikkatimizi, öğrenme hedefimizi) O’nun münezzeh zatına değil, bilinene çevirdik. Çünkü görelilik her zaman göreliliğin iki ucuyla anlaşılabilir. Söz gelişi babalık varlık ve değerlendirme olarak ancak baba ve oğul vasıtasıyla bilinebilir. Zat Elifi gizlidir, bilgi Elif’i ise sıfatın âleme tecellisi nedeniyle açıktır. Elif tek zattır, yazının başında bulunduğunda onun herhangi bir harfe bitişmesi doğru değildir. Elif melekut ve şehadet âleminde bir olduğu için görünmüştür. Böylece Kadim ve hadis arasındaki fark meydana gelmiştir. (Muhyiddin Arabi ‘Futuhat-ı Mekkiyye’)
“Elif” ten yani Kadim’den sonra zuhur bulan “Lam” hadistir. “Lam” aynı zamanda iradenin simgesidir. NEFS hakikati kendinde cem ettiği hakikatleri kendisine verilen yani “ELİF” in kayyumluğuyla, kaim olmuş ve “Lam” harfinin zuhuruyla birlikte, “Lam”ın kıyamında parlayan “Elif”in teklik nuruna yani yansımaya tutulmuştur. NEFS, kendi varlığının müşahedesini “Elif” ile kaim olmasına rağmen “Lam”ı müşahede edip onda zuhur bulmuştur. Çünkü “Elif” İlahi birliğin suretidir yani mutlak tevhittir, teklikten yansıyan nur “Lam” aynasında parıldamıştır.
(لَيْلَةُ الْ) LEYLETÜ’L
“Lam” harfi bu oluşumda sükunda kalıp harekete geçmemiştir. NEFS oluşumu “Lam”ın sükunda kalmasıyla, kendindeki ilmi hakikatleri, hadisin simgesi olan “Lam” ın üzerinde açılan gözden müşahede etmiştir. (ْ ) (لْ) Bu NEFS oluşumunun basiret gözü, yani kalp gözü olmuştur. Basiret, ilimdir. İdrak, basiretle gerçekleşir. NEFS, kendini basiretiyle idrak eder.
Yani her varlığın cüz’i oluşumu ancak kendini idrak ve müşahede edebilir, Ona açılan pencere yani basireti, ilmi kadardır. Her NEFS ancak NEFS’iyle kaimdir.
(لَيْلَةُ الْق) LEYLETÜ’L K ( ق ) K
“Kaf” harfinin rakamsal değeri 100’dür. Yani cami ismi azamla birlikte doksan dokuz esma-i hüsnanın sayısına eşittir. Bu isimler zatın yüzündeki perdeler gibidirler.