Elleżî yuvesvisu fî sudûri-nnâs(i)
(1-6) De ki: "Cinlerden ve insanlardan; insanların kalplerine vesvese veren sinsi vesvesecinin kötülüğünden, insanların Rabbine, insanların Melik'ine, insanların İlah'ına sığınırım."
O ki, insanların göğüslerine vesveseler fısıldar.
Nâs Suresi'nin 5. ayeti, şeytanın veya vesvese verenin insanların kalplerine fısıldadığı kötü düşünceleri ifade eder. Ayet, 'vesvese' kavramının psikolojik ve manevi boyutunu vurgulayarak, bu tür fısıltıların kaynağını ve etkisini dilbilimsel olarak ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, vesveseyi 'gizli bir sesle konuşmak' veya 'kötü bir düşünceyi kalbe atmak' olarak tanımlar. Ayetteki kullanımı, şeytanın veya kötü niyetli bir varlığın insanların kalplerine fısıldadığı, onları şüpheye düşüren ve günaha teşvik eden gizli telkinleri ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, vesveseyi 'fısıltı' veya 'gizli konuşma' olarak açıklar. Ayetteki 'yüvesvisu' fiili, bu fısıltının sürekli ve tekrarlayıcı bir eylem olduğunu, şeytanın insanları aldatmak için kullandığı sinsi yöntemi vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, vesvese kavramını Kur'an'da şeytanın insanı doğru yoldan saptırmak için kullandığı bir tür 'psikolojik saldırı' olarak ele alır. Ayetteki 'yüvesvisu' fiili, bu saldırının doğrudan kalbe yönelik olduğunu ve insanın iç dünyasında meydana gelen bir mücadeleyi simgelediğini belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'sudûr' kelimesini 'kalpler' veya 'içsel düşüncelerin merkezi' olarak açıklar. Ayetteki kullanımı, vesvesenin sadece dışarıdan gelen bir ses değil, aynı zamanda insanın en derin düşüncelerine ve duygularına nüfuz eden bir etki olduğunu gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'sadr' kelimesinin mecazi olarak 'kalp' ve 'sırların saklandığı yer' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'fî sudûri' ifadesi, vesvesenin insanların bilinçaltına, gizli düşüncelerine ve inançlarına yönelik olduğunu vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'sadr' kelimesinin Kur'an'da genellikle kalbin manevi ve düşünsel merkezi olarak kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'sudûr' kelimesi, vesvesenin sadece fiziksel bir organa değil, aynı zamanda insanın iradesini ve inancını etkileyen içsel bir alana yönelik olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'insan' kelimesinin 'ünsiyet' (yakınlık, alışkanlık) kökünden geldiğini ve insanın sosyal bir varlık olduğunu vurgular. Ayetteki 'en-nâs' kelimesi, vesvesenin sadece bireyleri değil, aynı zamanda toplumun genelini etkileyen bir olgu olduğunu gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'insan' kelimesinin 'unutkanlık' (nisyan) kökünden de türeyebileceğini ve insanın hata yapmaya meyilli bir varlık olduğunu belirtir. Ayetteki 'en-nâs' kelimesi, vesvesenin insanın bu zayıf yönünden faydalandığını ve onu kolayca etkileyebileceğini ima eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'insan' kavramının Kur'an'da hem fiziksel hem de manevi boyutlarıyla ele alındığını belirtir. Ayetteki 'en-nâs' kelimesi, vesvesenin insanın hem bedensel hem de ruhsal varlığını hedef aldığını, onu hem bireysel hem de toplumsal düzeyde etkilediğini gösterir.
Namaz Sûreleri (Cilt 2)
Terzibaba - Necdet Ardıç
Yukarıda bahsedilen ayet-i kerimenin hayatımız üzerinde ne denli bir tesiratı olduğunu bilmemiz gerekmektedir aksi halde hayatımızı kendi kendimize zindan etmiş oluruz.
İnsanlara verilen bu vesvesenin gene kendileri tarafından kendilerine verildiği açık olarak (Kaf-50.16) ifade edilmektedir. O halde insanın kendisini bilmesi tanıması çok mühim bir hadisedir.
İşte bu yüzden “nefsini bilen rabbını bilir” denmiştir.
Böylece nefs beşeri halde, yaşamına devam ederse “vesvese” sahibi olur, eğitilirde kendini bilirse rabbının yolu kendisine açılmış olur çünkü nefs “rububiyyet” hakikatinden halkedilmiştir.
(Kaf-50.16) - Andolsun, insanı biz yarattık-“halkettik” ve “nefsinin ona verdiği vesveseyi” de biz biliriz.
Denmek sureti ile vesvesenin kaynağının, dışarıdan, iblisin hayal vehim kaynaklı vesvesesi, içeriden ise kişinin eğitilmemiş beşer nefsinin müşterek vesvesesi olduğu anlaşılmaktadır.
Buna karşı koymakta, tek kalan akıl ise, oda eğitilme-miş olduğundan, bu vesveselerin tesiri altında kalıp bütün hayatını zindan etmiş olur. Böylece kendinden habersiz hayali bir hayat yaşamış. Bunun neticesinde de, ahireti itibarile iflâs etmiş bir tüccar haliyle, eli boş ve bir sürü pişmanlıklarla, hayatının hesabını vermek üzere ahrete
intikal etmiş olur.
Bu hale düşmeden evvel (Şems- 91.8 –kütülük, iyilik ve sakınmayı ilham edene.) Görüldüğü gibi nefsin müsbet menfi, iki yaşam hali olduğu açık olarak görülmektedir.
(Ona------ iyilik ve sakınmayı ilham edene.) dua edip kendimizde iyilik-aklı selim ve ittika-sakınma, yani kendi varlığımızda bulunan Hakk-ı unutmaktan sakınmayı bizlere ilhamı daimi olarak ilham vermesini niyaz edelim.
İşte bu yüzden (Kaf-50.16) “biz ona şah damarından daha yakınız.” Diye açık olarak bildirilmektedir.
(Kaf-50.16) - Ve lekad halaknel insâne ve nağlemu mâ tuvesvisu bihî nefsuh, ve nahnu akrabu ileyhi min hablil verîd.
Diyanet Meali:
(Kaf-50.16) - Andolsun, insanı biz yarattık-“halkettik” ve “nefsinin ona verdiği vesveseyi” de biz biliriz. Çünkü biz, ona şah damarından daha yakınız.
91.7 - Ve nefsiv ve mâ sevvâhâ.
91.8 - Feelhemehâ fucûrahâ ve takvâhâ.
91.9 - Kad efleha men zekkâhâ.
Şems- 91.9 - (7-9) Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.
Allah bu hallerden bizleri muhafaza eylesin, daha bu dünyada iken, yaşam imkânlarımız elimizden alınmadan, aklımızı başımıza toplayıp, dünyamızıda, geleceğimizide, nefsimizin elinden kurtarıp, “hüsnü hatime” güzel bir sonuç ile bu dünyadan ayrılalım.
Bütün bunlardan üzüntü duymamıza gerek yoktur, Çünkü Rabb-ımız Kelâmı kadiminde bizleri “ Elem neşrahleke sadrek” (94-1- Biz senin göğsünü daha evvelden zaten Hakk’a açmadıkmı?) ile müjdelemekteyiz.
Ancak bunun şartı sünneti seniyye ve hakikat-i İlâhiye üzere yaşamaktan geçmektedir. Ancak bu şekilde sadr-gönül genişliği muhafaza edilmiş olur aksi halde yukarıda bahsedilen “nefsi ona vesvese verir” hükmü ile olmayacak hayal ve vehim hallerine müstehak olmuş olur.
Yeri gelmiş iken (54-90-95-Kur’anda yolculuk) isimli kitabımızdan bahsi geçen ayetin yorumunu buraya da aktarmayı uygun buldum İnşeallah faydalı olur. T.B.
وَنَفْسٍ وَمَا سَوَّاهَا
(Ve nefsin ve mâ sevvâhâ.)
(91/7) “Nefse ve onu sevva edene.”
Bilindiği gibi “nefs” ismi verilen “Rabb’âni letafet” in (7) mertebesi vardır. Ve yine “nefs” isminin “İlâh-i letafet” olarak’ta mertebeleri vardır, bunlar da (kaimi bi nefsihi” (Nefs-i Muhammed-î) ve (nefs-i küll) dür. (7) nefs mertebesi, seyrü sülûk yolunda sâlik’in “emmâre nefs”ten aşlayarak yukarıya doğru bunları aşarak bireysel beşeri nefsini terbiye ederek enfüsi olarak kendini tanıma ve bulma halleridir. Bunun ismine “ettur-u seb’a” veya “etvarı seb’a” yani “yedi tur” veya “yedi tavır” denir.
Bu nefs mertebeleri seyr edildikten sonra sâlik-Hakk yolcusu bu sefer seyrine “âfaki” olarak devam eder bu seyrin ismide, “hazarat-ı hamse-beş hazret mertebesidir.” Bütün bu çalışmalar neticesinde de “Nefs-i İlâh-i” idrak olunmaya başlar. Genel anlamda bütün âlemde yaygın olan bu nefs halleri insanda da her yönü ile birlikte
mevcuttur. Ancak kişinin bâtının da bulunan bu nefs metebelerinin zahirde en çok faaliyyette olduğu “nefs-i emmâre” ve birazda “nefsi levvâme” dir. Genelde insanlar farkında olmadan bu “nefs-i emmâre” hükmü altında yaşarlar.
İşte bu nefse, yani bütün mertebeleri üzerinde bulunan “nefse” ve onu “sevva” “düzenleyene-tesviye edene-müsavi getirene” yemin olsun.
فَأَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوَاهَا
(Fe elhemehâ fucûrehâ ve takvâhâ.)
(91/8) “Sonra ona fücurunu ve takvasını ilham etti.”
Her türlü hale kabiliyetli olan bu nefse “fücurunu ve takvasını ilham etti.”
“Fücur,” her türlü günah ve kötülükler, Vs.
“Fücur,” Hakk’tan etmek, Hakk’tan uzaklaştırmak.
Bunların zuhur mahalli ve faaliyyet sahası nefs-i emmâre ve levvâme ahlâkıdır. Ve hayvâni tabiattır.
“Takva” İhlâs ile ibadet. Bütün günahlardan kendini korumak, dinin yasak ettiği ve haram kıldığı şeylerden uzaklaşmak, ameli sâlih ve ittika, her türlü şüphelilerden sakınmak, ve Hakikat-i İlâhiyye üzere idrak sahibi olmaya çalışmaktır.
Bunların mahalli ise terbiye edilmiş nefs’tir daha sonra akl-ı küll’den gelen akla uyarak kişinin eğitilmiş irfaniyyete dönük akl-ı dır.
Bütün bunlar bir bütün olarak işlem ve faaliyyet haline dönük olarak “ilham” eder bu ilham aslında esmâ-i İlâhiyyenin içinde mevcud olan zıt isimlerin özlerinde bulunan hakikatlerinin esmâül hüsnâ ile kişinin bünyesine fıtri olarak yüklenmiş olmaktadır. Yani insân-ın varlığında
her türlü hali işlemeye kabiliyyetli olarak yukarıda bahsedildiği gibi “sevva” edilmiştir. Ve bunlar kişi yaşama gelip bulûğ çağına erince kendisinde içeriden faaliyyete başlamak için uyarılar gelmeye başlar, ve bunun üzerinede dışarıdan da sesiz ve sözsüz olarak bilgi veya duygu halinde gelirler. Bu hususta internetten küçük bir bilgi verelim.
“ilham” Söverek ve hakaret ederek onur kırma.
Günümüzden bir mîsal ile bu hali daha iyi anlamamız mümkün olabilir. Ellerimizde ve ceplerimizde bulunan cep telefonlarımız bu hallerin açık ilmi yaşantılarıdır. Bu husus Âyet-i Kerîme’nin daha o günden, bu günlerin halini ve ilmini belirtmektedir. Nasılki cep telefonlarımız hayır ve şerde uzaktan iletişim için kullanılıyor ise. Bir bakıma bizim bedenimiz de, bir telefon cihazı gibidir, gayb’den bu telefona her türlü bilgiler, ayrıca yaptırımlı ve duygular halinde gelmektedir. Bunları ayırt etmenin ölçüsü ise “şeriat-i Muhammediyye” ye uygun olup olmadığına bakılmalıdır. Eğer uygun ise “takva,” değil ise “fücur” dur. Takva istikametli olanları olabildiği kadar gayretle tatbik etmek, fücür teşvikinde olanları ise reddetip geldiği yere iade etmektir. Bu tatbikat bizlere dünya da düzenli bir hayat yaşamamızı, ahrette ise ebedi hayatımızı kazandırmaya vesile olacaktır.
Diğer taraftan ilham-ı. Rahmân-î, melek-î, nefs-î ve şeytan-î, olmak üzere dörde ayırmışlardır.
قَدْ أَفْلَحَ مَن زَكَّيٰهَا
(Kad efleha men zekkâhâ.)
(91/9) “Kim onu (nefsini) tezkiye etmişse felâha ermiştir.”
Tezkiye. Hakkında gene internett’ten küçük bir bilgi verelim.
- Tamam etmek.
- Boğazlamak.
- İhtiyarlamak.
4. Ref'etmek. (Lügatta zebhetmek, yani boğazlamak mânasınadır. Bu maddenin aslı, lügatta bir tamamlanmak mânasıyla beyan olunuyor. Nitekim ateşin parlamasına "zeku-zekâ-zekâ'" denilir ki, tamam iştial etmektir.
Kezâlik fehme "zekâ" denilir ki, tamam-ı fehim demektir. Sonra sinnin "yaşın" kemâline zekâ denilir ki, şebabın nihayetine gelip tamam olması demektir. İşte hayvanı boğazlamak da kanını akıtarak ve hararet-i gariziyesini teskin ederek olduğundan, zekâ ve zekât tesmiye olunmuştur. İşte kelimenin lügat mânası ve esası budur.) (E.T.)
Tezkiye.
- Doğruluğuna şehadet etmek.
- Zekât vermek.
- Zekât almak.
- Pak ve temiz etmek.
- Övmek, medhetmek.
- Birisinin durumu hakkında soruşturmak.
!76
Tezkiye. Lügat ma’nâlarında görüldüğü gibi genelde varlığın saf ve temiz asli haline dönmesi ulaşması demektir.
Kişinin (nefsini tezkiye) etmesinin birçok yolları ve mertebeleri vardır. Bunlardan birincisi, “Şeriat mertebesi” itibari ile zahiri emir ve nehiylere uyarak o kurallar içinde kalarak hayatını sürdürmesi ve kendisini günahlardan korumasıdır. Bu da o mertebenin günaha düşmekten sakınarak nefsini teskiyesi’dir.
İkincisi, “tarikat mertebesi” itibari ile zikirlerle ve sohbetlerle halini geliştirmeye çalışarak kendini tanımaya başlaması, muhabbet duygularını geliştirmesi ve bu istikamette hayatına devam etmesidir.
Üçüncüsü, “hakikat mertebesi” itibari ile kendi hakikatlerini daha yakînen ortaya çıkarmaya başlayıp yaşamında tatbik etmeye başlamasıdır. Daha evvelce kendini Hakk’tan ayrı bir birey olarak görmesi ve kendini ayrı olarak zan etmesinden kurtulması ve Hakk’ın varlığından başka bir şey olmadığını idrak etmesi onun var zannettiği nefsinden teskiyesi-temizlenmesidir.
Dördüncüsü ise, “marifet mertebesi” itibari ile âlemi, âlemdeki bütün varlıkların Hakk’ın varlığından başka bir şey olmadığını ve görülen her şeyin Hakk’ın bir isminin sûretinden başka bir şey olmadığını ve kendi hakikatinin dahi şeksiz şüphesiz ondan başka bir şeyin olmadığını anlayıp idrak ederek yaşaması bütün mertebeleri ile (zekkâhâ.) hakikatini idrak etmesi ve o sınıfa bütün merteeleri ile birlikte bunları kendinde bulup Hakk olarak dahil olmasıdır.
Eflâh. 1. Çok felâh bulan, kurtulan, selâmete çıkan. Taleb ettiği şeye, arzusuna vasıl olan.
İşte ancak bu tür idrak ve bilgilerle yaşayanlar “efleha” olmuşlar nefislerinden çıkıp gerçek kurtuluşa ermişlerdir.
مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ
(Minel cinneti ven nâs)
(Nâs, 114/6) “İnsanlardan ve cinlerden.”