Velekad hemmet bih(i)(s) vehemme bihâ levlâ en raâ burhâne rabbih(i)(c) keżâlike linasrife ‘anhu-ssû-e velfahşâ/(e)(c) innehu min ‘ibâdinâ-lmuḣlasîn(e)
Andolsun, kadın ona (göz koyup) istek duymuştu. Eğer Rabbinin delilini görmemiş olsaydı, Yusuf da ona istek duyacaktı. Biz, ondan kötülüğü ve fuhşu uzaklaştırmak için işte böyle yaptık. Çünkü o, ihlasa erdirilmiş kullarımızdandı.
O hanım, ona gerçekten niyeti bozmuştu. Eğer Rabbinin burhanını görmese idi. Yusuf da ona özenip gitmişti. Aslında ondan fuhşu ve fenalığı uzak tutalım diye böyle olmuştu. Çünkü o bizim ihlasa erdirilmiş kullarımızdan biriydi.
Yûsuf Suresi 24. ayet, Hz. Yusuf ile Züleyha arasındaki olayı ele alırken, 'hemem', 'burhan', 'sû'' ve 'fahşâ'' gibi kavramlar üzerinden insan nefsinin zaaflarını, ilahi korumayı ve samimiyetin önemini dilbilimsel bir derinlikle ortaya koymaktadır. Ayet, bu kavramlar aracılığıyla ahlaki bir çatışmayı ve ilahi müdahalenin rolünü vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hemm (الهمّ), bir şeyi yapmaya azmetmek, bir şeye yönelmek ve onu istemektir. Ayetteki 'hemmet bihi' ifadesi, kadının Yusuf'a karşı fiili bir yöneliş ve arzu içinde olduğunu, sadece düşüncede kalmadığını gösterir. Bu, nefsin şiddetli bir meyili ve fiile dökülme potansiyeli taşıyan bir istektir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Hemm (الهمّ), bir şeye niyet etmek ve ona yönelmektir. Ayetteki kullanım, kadının Yusuf'a karşı cinsel bir arzu beslediğini ve bu arzuyu gerçekleştirmeye yönelik bir eğilim içinde olduğunu mecazi olarak ifade eder. Bu, sadece bir düşünce değil, aynı zamanda bir eylem hazırlığıdır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Hemm kavramı, Kur'an'da genellikle bir eyleme yönelik güçlü bir içsel dürtüyü veya niyeti ifade eder. Bu ayette, Züleyha'nın Yusuf'a karşı duyduğu 'hemm', sadece bir düşünce değil, aynı zamanda bir eylem potansiyeli taşıyan, güçlü bir cinsel arzu ve yönelim olarak anlaşılmalıdır. Bu, ahlaki bir sınavın başlangıcıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Burhan (البرهان), bir şeyin doğruluğunu ortaya koyan, şüpheyi gideren açık ve kesin delildir. Ayetteki 'burhâne Rabbihi' ifadesi, Yusuf'un Allah'tan gelen, onu günahtan alıkoyan, kalbine yerleşen veya gözüne görünen mucizevi bir işaret ya da ilahi bir uyarı olduğunu belirtir. Bu, Yusuf'un masumiyetini korumasını sağlayan ilahi bir müdahaledir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Burhan, hakkı batıldan ayıran, gerçeği ortaya koyan kesin kanıttır. Yusuf kıssasındaki burhan, onu zinadan koruyan ilahi bir işaret veya mucizevi bir durumdur. Bu, Yusuf'un nefsine hakim olmasını sağlayan, Allah'ın ona özel bir lütfu ve korumasıdır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Burhan kelimesi, Kur'an'da genellikle hakikati ispat eden, şüpheye yer bırakmayan delil anlamında kullanılır. Yusuf kıssasında ise bu, Yusuf'u günaha düşmekten alıkoyan, ilahi bir ikaz veya mucizevi bir görüntü şeklinde tecelli eden özel bir işarettir. Bu, Allah'ın peygamberlerini koruma biçimlerinden biridir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Sû' (السوء), her türlü kötü ve çirkin fiil veya durumdur. Bu ayetteki 'es-sû'' ifadesi, zina gibi büyük günahları ve bu tür fiillerin yol açtığı kötü sonuçları kapsar. Allah'ın Yusuf'tan uzaklaştırdığı şey, hem fiilin kendisi hem de o fiilin getireceği dünyevi ve uhrevi zararlardır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sû' (السوء), insanı üzen, kederlendiren ve hoşuna gitmeyen her şeydir. Ayetteki 'lî nasrife anhu's-sû'' ifadesi, Allah'ın Yusuf'u hem zina fiilinden hem de bu fiilin yol açacağı utanç, ceza ve kötü şöhret gibi her türlü olumsuzluktan koruduğunu gösterir. Bu, kapsamlı bir ilahi korumadır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Sû', genel anlamda çirkin ve kötü olan her şeyi ifade eder. Yusuf kıssasında, bu kelime, zina fiilinin kendisi, bu fiilin getireceği ahlaki düşüş ve toplumsal kınama gibi geniş bir yelpazeyi kapsar. Allah, Yusuf'u bu tür bir kötülüğün hem fiilinden hem de sonuçlarından korumuştur.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Fahşâ' (الفحشاء), aşırı derecede çirkin ve kötü olan fiillerdir. Özellikle zina ve benzeri ahlaksızlıklar için kullanılır. Ayetteki 've'l-fahşâ'' ifadesi, sû' kelimesinden sonra gelerek, kötülüğün en şiddetli ve iğrenç türünü, yani zinayı vurgular. Allah, Yusuf'u bu büyük günahtan tamamen uzak tutmuştur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Fahşâ' (الفحشاء), haddi aşan, çirkinliği ve kötülüğü açıkça belli olan her fiildir. Kur'an'da genellikle zina ve eşcinsellik gibi büyük ahlaksızlıklar için kullanılır. Bu ayette, 'sû'' ile birlikte zikredilmesi, hem genel kötülükten hem de özelde zina gibi en büyük ahlaksızlıklardan korunmayı ifade eder. Bu, Yusuf'un ahlaki saflığının bir göstergesidir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fahşâ', çirkinliği ve kötülüğü had safhada olan fiillerdir. Bu kelime, özellikle cinsel ahlaksızlıkları ve zinayı ifade etmek için kullanılır. Ayetteki kullanımı, Allah'ın Yusuf'u sadece genel kötülüklerden değil, aynı zamanda en büyük ve en iğrenç ahlaksızlık olan zinadan da koruduğunu açıkça belirtir. Bu, peygamberlerin ismet sıfatının bir yansımasıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İhlâs (الإخلاص), bir şeyi saf ve katışıksız hale getirmektir. Mukhlas (المخلص), Allah tarafından seçilmiş, arındırılmış ve kendisine özel bir lütufta bulunulmuş kimsedir. Ayetteki 'ibâdinâ'l-muhlâsîn' ifadesi, Yusuf'un Allah tarafından günahlardan korunmuş, samimiyeti ve kulluğu kabul edilmiş, seçkin bir kul olduğunu vurgular. Bu, onun peygamberlik makamının bir gereğidir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Muhlâs (المخلص), Allah'ın kendisini seçip arındırdığı, günahlardan koruduğu ve sadece kendisine ibadet etmeye yönelttiği kişidir. Yusuf'un 'muhlâsîn'den olması, onun ilahi koruma altında olduğunu, nefsinin kötü arzularına karşı dirençli kılındığını ve samimiyetinin Allah katında kabul edildiğini gösterir. Bu, onun yüksek ahlaki mertebesini ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İhlâs kavramı, Kur'an'da genellikle Allah'a karşı tam bir samimiyet ve adanmışlık anlamına gelir. 'Muhlâsîn' ise, bu samimiyetin Allah tarafından onaylandığı ve bu sayede ilahi korumaya mazhar olan kişilerdir. Yusuf'un bu kategoriye dahil edilmesi, onun sadece kendi çabasıyla değil, aynı zamanda Allah'ın özel lütfu ve seçimiyle günahtan korunduğunu gösterir. Bu, peygamberlerin ismet sıfatının temelini oluşturur.
Yûsuf Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
12/25. “Ve kapıya koşuverdiler ve kadın onun gömleğini arka tarafından çekip parçaladı. Ve kadının efendisine kapının yanında rastladılar. Dedi ki: Senin ailene kötülük isteyen bir kimsenin cezası, zindana atılmasından veya acıklı bir azabtan başka nedir?” Kaset, 3. 11.11.2000 cumartesi akşamı Cenâb-ı Hakk andolsun ki, diyor, Zeliha Yûsuf’a yönelmişti. Ve rabbının bürhanı, işâretleri olmasaydı Yûsuf da Zeliha’ya yöneliyordu. Ama Rabbinin işaretini görünce oradan uzaklaştı. O işaretin ne olduğu hakkında muhtelif rivâyetler vardır. Nusret babam bir sohbetinde burayı anlatırken şöyle demişti; Yûsuf (a.s.) ın babası Ya’kûb (a.s.) o anda Yûsuf (a.s.)ın önüne geçerek eliyle göğsüne vurmuş “dur sen bir peygamber oğlusun, nasıl bu işe tevessül ediyorsun” gibi. İşte o büyük delil, burhan oldu. Diyordu. Kendisini koruma ve kurtarma yönünden, bazıları da; “O anda duvarda bir tabelâ gördü. O tabelâda belirli bir ikaz yazıları gördü”. Oyüzden bu işten vazgeçti. Rabbının delili, bürhanı, böyle özel bir hâdise olmasaydı, belki orada Yûsuf (a.s.) ın başına çok büyük zorluklar çıkacaktı. Böylece onun
üzerinden kötülüğü, fuhşiyatı çevirdik, döndürdük. O hâlis kullarımızdandı. Yani Yûsuf (a.s.) da devamlı güzel hasletler olmasaydı, sâdık kâmil bir Hakk dostu olmasaydı biz ona bu yardımı yapmazdık. Diyor, Cenâb-ı Hakk.
Yani Cenâb-ı Hakk’a bizler de devamlı muhabbet ehli olursak, devamlı onun zikrinde, fikrinde, muhabbetinde olursak bizim zorlandığımız ve acze düştüğümüz bir yerde onun bize yardım etmesi mukadderdir. Bu Âyet işte aynı zamanda onu gösteriyor. Ama samîmî olmak şartıyla. Cenâb-ı Hakk’ın orada hem Zeliha’ya hem de Yûsuf (a.s.)a imtihanı vardır. Karşılıklı bir imtihan. Kişilerin aciz kaldığı yerde zaman zaman Cenâb-ı Hakk’ın buyurduğu gibi daha önceki Âyetlerde de bahsettiği gibi Cenâb-ı Hakk “biz yardım ettik” diyor. Cenâb-ı Hakk’ın zâtının oradaki faaliyyetini gösteriyor. Cenâb-ı Hakk sanki o sahnenin içinde orada ve orada anında müdahale ediyor. En hassas bir zaman içinde diyelim ki 10 dk, yarım saat sonra müdahale etmiş olsaydı işe yaramayacaktı. “ Andolsun ki o ona yöneldi, O da ona yöneldi. Ancak Rabbinin bürhanı olmasaydı, işte böylece kötülüğü ve fuhşiyatı biz ondan geri çeviririz.” Buyuruyor. İşte orada kendi zatından zatıyla yaptığını buyuruyor. “Biz böyle yaparız, biz böyle döndürürüz.” diyor. Yani yaptığınız her şeyden haberdarız. Burada Yûsuf (a.s.) yaptığı işlerden haberdar olduğu gibi bizlerden de bizlere ikâzı vardır. Sizinde yaptığınız her şeyden haberdarız, diyor. Cenâb-ı Hakk’n haberdar olması nasıl oluyor? Uzaklardan bizi projektörlerle kontrol etmesinden mi? yoksa daha başka bir özellikten mi? (İnne Rabbeke ehâta binnâsi) (17/60) “Muhakkak ki Rabb’in insânları kuşatmıştır.” bizâtihi kendi varlığının bizde olmasından ileri geliyor.
Şimdi Hakkın varlığı bizlerde mevcut, fakat biz ona perde oluyoruz. Zâhirimizle ona biz perde oluyoruz. O zaman biz zâhirde, HakK bâtında oluyor. Biz zâhirdeyiz yani onun perdesi oluyoruz ama O, batınımızda olmasa biz zâhirde olamayız. O’nun bâtında oluşu bizim zâhire çıkmamıza sebeb oluyor. Böyle bir hâdise içerisinde o zâhire çıkmış oluyor biz bâtına. Şu inceliğe bakın. “Ben yaptım, biz yaptık” dediği yerde “Hakk zâhir, kul bâtına” geçmiş oluyor. Kul gizlenmiş
Hakk kendini ortaya çıkarmış oluyor. İşte kul bâtına geçtiği için bir fiil yapması mümkün olmuyor. Ama bunun oluşması için o kul da muhlis, hâlisi galib olması gerekir. Sıkıştığı yerde “hızır” gibi yetişti dendiği yerdeki hâdise budur. Sıkıştığı yerde Hakk zâhir kulu bâtına alıyor. Hakk senin vekilin oluyor.
Yûsuf (a.s.) burhanı görünce kaçmak için kapıya yöneldi. Zeliha hanım da kapıya doğru arkasından koşmaya başladı. Böylece ikisi birden kapıya doğru koşarlar. Kapıdan çıkmasına engel olmak için gömleğini arkadan çekerek yırtıyor.
Kapının yanında efendisine rastlıyorlar. Yani Azîz o anda bir iş için hanımının odasına geliyormuş. Onlar orada koşuştururken kapıyı açıyorlar. Yûsuf (a.s.) kapıdan uzaklaşmak için, Zeliha hanımda onun arkasından yetişip içeriye almak için onun gömleğinden tutup yırtıldığında Azîzle karşılaşıyorlar. Bunun üzerine Zeliha beyini orada görünce rol değiştiriyor. Hâdisenin şeklini değiştirmeye çalışıyor. Azîz’e diyor ki; “Senin ehline kötülükle yaklaşmaya çalışanın cezası nedir?” Bir yönüyle ona iftira atıyor. Şimdi gömleğin arkadan yırtılmasına bakalım: Gömlek bilindiği gibi insân bedeninin örtüsüdür. Ve örtü de perdedir. İşte Zeliha hanım, Yûsuf’un hakikatini anlamak istiyor. Ve onda bir güzellik olduğunu hissediyor. Gömleğini arkadan çekerek yırttığı için “Gömlek” onun perdesidir. Yani gömleğin içinde bulunan Yûsuf, Yûsuf’un içinde bulunan “hakikati ilâhiyye’yi” açmaya çalışıyor. Ama bunu yanlış bir şekilde yaptığı için onu tam anlayamıyor. Ama Yûsufda çok değişik haller olduğunu, diğer insânların dışında bir zuhur olduğunu anlıyor, zâten muhabbeti de o yöndendir. Bunun cezâsı, ya bunu hapse atmak veya elim, şiddetli bir azab vermektir. Bana böyle saldırdığı, yahut kötü niyetle muamele ettiği için, “ya zindana at, ya da elemli bir azab vermen lâzım” diyor.