Lehu da'vetu-lhakk(i)(s) velleżîne yed'ûne min dûnihi lâ yestecîbûne lehum bişey-in illâ kebâsiti keffeyhi ilâ-lmâ-i liyebluġa fâhu vemâ huve bibâliġih(i)(c) vemâ du'âu-lkâfirîne illâ fî dalâl(in)
Gerçek dua ancak O'nadır. O'ndan başka yalvardıkları ise onların isteklerine ancak, ağzına ulaşmayacağı halde, ulaşsın diye avuçlarını suya uzatan kimsenin isteğine suyun cevap verdiği kadar cevap verirler. Kafirlerin duası daima boşa çıkar.
Gerçek dua O'nadır. O'nun dışında yalvarıp durdukları ise onlara hiçbir şeyle cevap veremezler. Onlar olsa olsa ağzına su gelsin diye iki avucunu açana benzer ki, o, ona gelmez. Kâfirlerin duası hep bir sapıklık içindedir.
Ra'd Suresi 14. ayet, gerçek duanın ve ibadetin yalnızca Allah'a yönelmesi gerektiğini vurgularken, O'ndan başkasına yapılan çağrıların boşuna olduğunu mecazi bir anlatımla ortaya koymaktadır. Ayet, 'davet', 'istek' ve 'dalalet' gibi temel kavramlar üzerinden tevhid inancının ve şirkin sonuçlarının dilbilimsel derinliğini gözler önüne sermektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'دعوة' kelimesinin asıl anlamının bir şeyi kendine doğru çekmek veya yöneltmek olduğunu belirtir. Ayetteki 'دعوة الحق' ifadesi, hak olan, yani Allah'a yöneltilen çağrı ve duayı kapsar. Bu, hem sözlü çağrıyı hem de fiili ibadeti içerir, zira hakikat ancak O'ndadır ve O'na yönelmekle elde edilir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'دعوة' kelimesinin 'dua' ve 'ibadet' anlamlarında kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'له دعوة الحق' ifadesi, gerçek duanın ve ibadetin yalnızca Allah'a ait olduğunu, O'nun dışındaki varlıklara yapılan çağrıların ise batıl olduğunu mecazi bir dille açıklar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'dua' kavramının Kur'an'da sadece bir istekte bulunma değil, aynı zamanda bir tür 'çağrı' ve 'yöneliş' olduğunu belirtir. 'Davetü'l-Hakk' ifadesi, hakikatin kendisi olan Allah'a yönelme, O'nu tanıma ve O'na ibadet etme çağrısıdır. Bu, insanın varoluşsal olarak yönelmesi gereken tek merciyi işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'استجابة' kelimesinin 'cevap vermek', 'karşılık vermek' ve 'isteği yerine getirmek' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'لا يستجيبون لهم بشيء' ifadesi, Allah'tan başka çağrılan varlıkların, kendilerine yöneltilen hiçbir isteğe veya duaya karşılık veremeyeceğini, onların bu konuda aciz olduklarını vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'استجابة' fiilinin 'cevap talebi' ve bu talebe olumlu karşılık verme anlamlarını taşıdığını açıklar. Ayetteki olumsuz kullanım, putların veya Allah dışındaki varlıkların, kendilerine yöneltilen çağrılara hiçbir şekilde olumlu bir karşılık veremeyeceklerini, zira onların bu güce sahip olmadıklarını ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'بسط' kelimesinin 'yaymak', 'açmak' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'كباسط كفيه إلى الماء' ifadesi, elini suya doğru açan, ancak suyu avuçlayıp ağzına götüremeyen bir kişinin çaresizliğini tasvir eder. Bu, putlara tapanların durumunun ne kadar boş ve faydasız olduğunu anlatır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'بسط' fiilinin 'genişletmek', 'yaymak' ve 'açmak' anlamlarını taşıdığını ifade eder. Ayetteki benzetmede, elini suya açan kişinin, suyu elde etme çabasının nafile olduğunu, zira suyun bu şekilde avuçlanamayacağını vurgular. Bu, Allah'tan başkasına yönelenlerin çabalarının da aynı derecede sonuçsuz kalacağını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ضلال' kelimesinin asıl anlamının 'doğru yoldan sapmak' olduğunu belirtir. Ayetteki 'وما دعاء الكافرين إلا في ضلال' ifadesi, kafirlerin dualarının ve çağrılarının, doğru hedeften sapmış, faydasız ve sonuçsuz olduğunu, dolayısıyla batıl bir yolda olduklarını ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'ضلال' kelimesinin 'kaybolmak', 'şaşırmak' ve 'haktan uzaklaşmak' anlamlarını içerdiğini açıklar. Ayetteki bağlamda, kafirlerin dualarının 'dalâl' içinde olması, onların çabalarının boşa gitmesi, hiçbir fayda sağlamaması ve hakikatten uzak olmaları anlamına gelir. Bu, onların inanç sistemlerinin temelsizliğini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'dalâl' kavramının Kur'an'da sadece 'yoldan sapma' değil, aynı zamanda 'hakikatten uzaklaşma' ve 'yanlış bir yola girme' anlamlarını taşıdığını belirtir. Kafirlerin dualarının 'dalâl' içinde olması, onların Allah'tan başkasına yönelerek hem dünyevi hem de uhrevi anlamda bir kayıp içinde olduklarını, çabalarının hiçbir zaman gerçek bir karşılık bulamayacağını ifade eder.
Ra'd Sûresi
13.14- Lehû dağvetul hagg, vellezîne yed'ûne min dûnihî lâ yestecîbûne lehum bişey'in illâ kebâsitı keffeyhi ilel mâi liyebluğa fâhu ve mâ huve bibâliğıh, ve mâ duâul kâfirîne illâ fî dalâl.
Diyanet Meali:
13.14- Gerçek dua ancak O'nadır. O'ndan başka yalvardıkları ise onların isteklerine ancak, ağzına ulaşmayacağı hâlde, ulaşsın diye avuçlarını suya uzatan kimsenin isteğine suyun cevap verdiği kadar cevap verirler. Kâfirlerin duası daima boşa çıkar.
"Gerçek dua ancak O'nadır."
Bu ayet, İslam'ın tevhid anlayışının merkezinde yer alan ve duanın yalnızca Allah'a yöneltilmesi gerektiğini ortaya koyan temel bir ilkeyi ifade etmektedir. Bu kutsal ifade hem ibadet boyutunda hem de varlıksal hakikat düzleminde derin anlamlar barındırmakta, Müslümanın Allah ile olan ilişkisinin temel karakterini belirlemektedir.
Kelamî açıdan dua, Resulullah Efendimiz’in “Dua ibadetin ta kendisidir” (Tirmizî, Daavât, 1) hadis-i şerifinde belirtildiği üzere, İslam dinindeki merkezi konumunu açık biçimde ortaya koymaktadır. Bu hadis, duanın sadece ibadet türlerinden biri olmadığını; bilakis ibadetin özü ve ruhu olduğunu bildirmektedir. Böylece dua, tekil bir ibadetin değil, bütün ibadetlerin kaynağı ve anlamı haline gelmektedir.
Dua, yalnızca Allah'a yöneltilebilecek bir ibadet formudur. Çünkü Allah'tan başkasına dua etmek, O'nun mutlak kudretine şirk koşmak anlamına gelir ve tevhid inancının temel prensiplerini zedeler. İslam kelamında vurgulandığı üzere, hiçbir varlık Allah'ın izni ve iradesi olmadan dua edenin ihtiyacını karşılayamaz. Duanın kabulü de ancak Allah'ın mutlak iradesiyle gerçekleşebilir.
Dua, tevhid inancının en somut ve pratik ifadesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bir abd dua ettiğinde, aslında kendi acziyetini ve ihtiyacını ilan etmekte, Allah'ın mutlak kudret sahibi olduğunu tasdik etmekte, Rabbine tam teslimiyetini göstermekte ve kendisi dışında hiçbir gücün hakiki etkiye sahip olmadığını kabul etmektedir. Bu durum, teorik tevhidin yaşanır hale gelmesini sağlar.
İrfanî açıdan dua, insanın fıtrî yönelişi ve ruhsal yükselişinin doğal bir parçası olarak anlaşılır. Bu yaklaşım, “Sen yüzünü hanîf olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir. Allah'ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler.” (Rum 30/30) ayetinde işaret edilen fıtrat anlayışına dayanır. Buna göre insan, varoluşu itibariyle Allah’a yönelmeye yatkındır ve dua, bu fıtrî yönelişin en doğal ifadesidir.
Dua, yalnızca sözlü bir yakarış olmanın ötesinde bir anlam kazanır. Dua, aynı zamanda insanın varlığıyla yaptığı ilahî yönelişi, teslimiyet halinin ifadesini ve lisan-ı hal (hal dili) ile gerçekleştirilen tesbihi de içermektedir. Gerçek dua, kişinin varlığını bütünüyle Allah'a teslim etmesi ve O'nun huzurunda tamamen fani olması (fenâ fillah makamı) olarak anlaşılmaktadır. Dua aynı zamanda, insanın Rabbiyle en samimi konuşma hâlidir; hiçbir aracının, hiçbir perdenin bulunmadığı doğrudan bir hitaptır.
İnsan dua ederek kendi eksikliğini ve acziyetini kabul etmekte, nefsani arzulardan arınmakta ve hakiki huzur ile tatmini bulmaktadır. Kendi nefsine veya başka varlıklara yönelerek huzur arayan kişi, sonunda tatminsizlik ve manevi çöküş yaşamaktadır. Dolayısıyla yalnızca Allah'a yönelen dua, insanın hakiki huzur bulmasının yegâne vesilesi olmaktadır.
Dua ve Davet Kavramları
"Dua" (دعاء) ve "davet" (دعوة) kelimeleri Arapçada aynı kökten türemektedir: "d-a-v" (د-ع-و). Bu kök, temel olarak "çağırmak, seslenmek, yönelmek" anlamlarını taşımaktadır. "Ezan" (أذان) ise "e-z-n" (أ-ذ-ن) kökünden türeyerek "bildirmek, duyurmak, çağrıda bulunmak" manalarını içermektedir. Bu kökenbilim yakınlık, dua ve davet kavramları arasındaki derin ilişkiyi ortaya koymaktadır.
İslam'da Allah ile abd arasındaki iletişim, statik bir yapıdan ziyade karşılıklı ve dinamik bir karakter taşımaktadır. Bu iletişimin iki temel boyutu bulunmaktadır:
Ezan: Allah'tan Abd'a İlahi Davet
Ezan, Allah'ın insanlara yönelttiği doğrudan çağrı olarak değerlendirilebilir. Bu çağrı, salaha (namaza), ibadete ve tevhide daveti içermekte, yukarıdan aşağıya gerçekleşen ilahi seslenişi temsil etmektedir. "Hayye ale's-salah" (Haydi salaha) ve "Hayye ale'l-felah" (Haydi kurtuluşa) ifadeleriyle açık bir davet niteliği taşıyan ezan, aynı zamanda ilahi rahmetin insanlara uzanmasının simgesel ifadesi olmaktadır.
Ezanın tevhidi içeriği de göz ardı edilmemelidir. "Eşhedü en lâ ilâhe illallah" ile tevhid anlayışına davet eden ezan, Hz. Muhammed'in resullüğünü tasdik etme çağrısını da içermekte ve ilahi birliğin sürekli hatırlatılmasını sağlamaktadır.
Dua: Abd'ten Allah'a Yöneliş
Dua ise insanın Allah'a yakarış ve yönelişini ifade etmektedir. Aşağıdan yukarıya gerçekleşen beşeri sesleniş olan dua, abdlığın en samimi ifadesi, ihtiyaç ve acziyetin itirafı ve Allah'ın rahmetine sığınma olarak karakterize edilebilir.
Duada Emir Kipinin Hikmeti
Duada emir kipinin kullanılması, İslam geleneğinde özel bir hikmet barındırmaktadır. Bu kullanım, ubudiyet makamına uygunluk göstermekte ve emir kipinin "emretme" değil, "niyaz etme" anlamını taşıdığını ortaya koymaktadır. Arapça dilbilgisinde emir kipi, bağlama göre dileme ve yakarış anlamları içerebilmektedir.
"Allah'ım beni bağışla" (اللهم اغفر لي) gibi ifadelerdeki emir formu, abdın talebindeki kararlılığı ve Allah'ın vadine olan güvenini göstermektedir. Bu kullanım, Allah'ın "Bana dua edin, cevap vereyim" (Mümin 60) buyruğuna dayanmaktadır. Bu ilahi izin sayesinde abd, emir kipini yakınlık ve samimiyet ifadesi olarak kullanabilmektedir.
İlahi İletişimin Döngüsel Yapısı
Allah-abd ilişkisi, döngüsel bir iletişim şeklinde anlaşılmaktadır. Bu döngü dört temel aşamadan oluşmaktadır:
İlahi davet aşamasında Allah önce abdini kendisine çağırmakta, bu da rahmetin tecellisi ve ilahi merhametin başlangıcını temsil etmektedir. Abdin icabeti aşamasında ise abd bu davete salah ve ibadetlerle karşılık vermekte, çağrıya olumlu yanıt vererek abdliğini pratiğe dönüşümünü sağlamaktadır.
Abdin duası aşamasında abd, kendi iradesiyle Allah'a yönelerek dua etmekte ve samimi yönelişini göstermektedir. Son olarak ilahi icabet aşamasında Allah abdin duasına karşılık vermekte, rahmetin tamamlanması ve döngünün yeniden başlaması gerçekleşmektedir.
Bu döngüde kritik olan şu ilkedir: Allah seni kendisine dua etmeye davet etmişse, duanın kabulünü de vaat etmiş demektir. Bu anlayış, dua ve davet kavramları arasındaki derin bağlantıyı ortaya koymaktadır.
Kur'an-ı Kerim'de "d-a-v" kökü hem dua hem davet anlamında kullanılmaktadır. Dua anlamında kullanımına "Abdlerim beni sana sorarsa, ben onlara yakınım. Bana dua edenin duasına icabet ederim" (Bakara 186) ayeti örnek verilebilirken, davet anlamında kullanımına ise "Allah barış yurduna (Dâru's-Selâm'a) davet eder" (Yunus 25) ayeti örnek gösterilebilir. Bu çift kullanım, dua ve davet kavramlarının aynı varoluşsal düzlemde yer aldığını göstermektedir.
"O'ndan başka yalvardıkları ise onların isteklerine ancak, ağzına ulaşmayacağı hâlde ulaşsın diye avuçlarını suya uzatan kimsenin isteğine suyun cevap verdiği kadar cevap verirler." Bu ayet, Allah’tan başkasına dua etmenin ve O’ndan başkasından medet ummanın beyhudeliğini çarpıcı bir benzetmeyle ortaya koymaktadır. İnsanın kendi gücüyle suyu ağzına ulaştırmadan suyun kendiliğinden ağzına dolmasını beklemesi nasıl sonuçsuzsa, Allah’tan başkasına yönelen talepler de aynı şekilde boş ve neticesizdir.
Kelamî açıdan, dua ve yakarış yalnızca Allah’a yöneltilmelidir. Çünkü var etme, rızık verme ve ihtiyaçları karşılama kudreti yalnızca Allah’a aittir. Resûlullah Efendimiz’in “Dua ibadetin ta kendisidir” (Tirmizî, Daavât, 1) hadisinde de belirtildiği gibi, dua ibadetin özü olup sadece Allah’a yapılır. Bu ayetteki benzetme, Allah’tan başkasına dua edenlerin hiçbir karşılık bulamayacaklarını ve bu taleplerinin sonuçsuz kalacağını kesin bir şekilde ifade eder. İnsan, Allah’ın hükmüne tabi olmayan hiçbir merci olmadığı halde gücünün yetmeyeceği şeyleri talep ederek boşuna çaba sarf eden kişi konumuna düşer.
Allah’tan başkasına dua etmek, O’nun rubûbiyetine ve ulûhiyetine ortak koşmak anlamına gelir. Çünkü sebeplerin ve vesilelerin etkisi bağımsız değildir; her sebep ancak Allah’ın izniyle sonuç doğurur. İnsan sebeplere aşırı değer yüklediğinde, onları adeta yaratıcı gibi görme hatasına düşer. Oysa sebepler yalnızca perdedir; sonucu var eden ise Allah’tır. Bu nedenle Allah’tan başkasına yönelmek, kişinin hem tevhid akîdesinden sapması hem de kendi varlık idrakini yanıltmasıdır.
Allah mutlak varlıktır (Vâcibu’l-Vücûd), O’ndan başka tüm varlıklar ise mümkin varlıklardır. Bu nedenle hiçbir varlık kendi başına ne varlığını sürdürebilir ne de başkasına fayda veya zarar verebilir. Bu hakikat dikkate alındığında, Allah’tan başkasına yönelmek suyun kendi kendine ağza ulaşmasını beklemek kadar beyhudedir.
İrfanî açıdan ise bu ayet, insanın kendi nefsinin yanıltıcılığına işaret eder. Çünkü insan, hakikatte yalnızca Allah’a yönelmesi gerekirken nefsinin arzularıyla dünyevî sebeplerin veya hayali güçlerin peşine düşer. Nefis, aldatıcıdır; insana sahte dayanaklar sunar. İnsan Allah’tan başkasına dua ettiğinde, aslında Allah’a yönelmesi gereken bir talebi yanlış bir adrese yönlendirmiş olur. Bu durum, hakikati örten bir yanılsama (vehim) halidir.
İrfanî geleneğe göre hakiki tevekkül yalnızca Allah’a dayanmakla mümkündür. Çünkü Allah’tan başka varlıklara yönelmek, fıtrî yönelişi bozmak ve kalbi ilahî merkezden uzaklaştırmaktır. “Yüzünü hanîf olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere varetmişse ise ona çevir” (Rum, 30/30) ayetinde belirtildiği üzere, insanın fıtratı Allah’a yönelmek üzere yaratılmıştır. Bu nedenle Allah’tan başkasına dua eden kişi, aslında kendi özüne ve yaratılış gayesine yabancılaşmış olur.
Sonuç olarak bu ayet hem kelamî hem de irfanî boyutta güçlü bir uyarıdır: Dua yalnızca Allah’a yapılır; çünkü bütün kudret O’na aittir. Allah’tan başkasına yönelmek, sebepleri müstakil görmek ve kendi fıtratını yanıltmaktır. İnsanın bütün varlığıyla Allah’a teslim olması, duasının hakiki cevabını bulmasının tek yoludur. Avuçtaki suyun kendi kendine ağza ulaşması nasıl mümkün değilse, Allah’tan başkasına yönelen beklentiler de asla karşılık bulmaz. Bu benzetme, tevhidin özünü, tevekkülün gerekliliğini ve insanın Allah’a teslimiyetle huzur bulabileceğini açık bir şekilde öğretmektedir.
"Kâfirlerin duası daima boşa çıkar." Ayetinin Derinlemesine İncelenmesi
Arapça "كافر" (kâfir) kelimesi, "ك-ف-ر" (k-f-r) kökünden türemiştir. Bu kök, örtmek, gizlemek, inkâr etmek ve nimete karşı nankörlük etmek anlamlarını içerir. "Kefere" (كفر) fiili, örtmek anlamına gelir. Örneğin, çiftçinin tohumu toprağa ekmesi için kullanılan "kefere" fiili, tohumu toprağın altına saklamayı ifade eder.
İnkâr anlamı: Kâfir, hakikati bilmesine rağmen örten, onu görmezden gelen kişi anlamında kullanılır.
Nimetin örtülmesi: Kur’an’da kâfir, Allah’ın varlığını ve nimetlerini inkâr eden, O’ndan başkasına yönelen kimseyi tanımlar.
Dolayısıyla "kâfir", sadece inançsızlık değil, hakkı bilerek reddetmek ve inkâr etmek anlamına gelir. Bu yönüyle kâfirin duasının kabul edilmemesi, onun hakikate karşı olan bilinçli duruşuyla ilgilidir.
Kelamî açıdan dua, yalnızca Allah’a yöneltilmesi gereken bir ibadettir. Bu ibadet şu temel prensiplere dayanır:
- Dua, iman ve teslimiyet gerektirir: Dua etmek, Allah’a iman etmek ve O’ndan istemekle anlam kazanır. Kâfir ise zaten Allah’ı inkâr eden, O’na teslim olmayan bir bilinç halindedir.
- Dua, kalbi yönelişle bağlantılıdır: İhlas (samimiyet) olmadan yapılan dua, Allah katında bir anlam taşımaz. Kâfirin duası, sadece bir ihtiyaç ve arzudan ibaret olup, teslimiyet içermediği için kabul edilmez.
- Allah’tan başkasına yapılan dualar sonuçsuzdur: Kur’an’da Allah’tan başka varlıklara dua edenlerin, hiçbir karşılık bulamayacakları açıkça belirtilmiştir.
Bununla birlikte kelam âlimleri, kâfirin duasının dünyevî olarak zaman zaman gerçekleşebileceğini de ifade etmişlerdir. Örneğin, bir kâfirin yağmur istemesi veya bir hastalık karşısında şifa dilemesi, Allah’ın hikmeti gereği gerçekleşebilir. Ancak bu gerçekleşme, duanın makbuliyet yönünden kabulü değildir; yalnızca Allah’ın kudretinin bir tasarrufudur. Yani dua, ibadet yönüyle kabul edilmez ama Allah dilerse dünyevî sonucu var edebilir.
Bu yüzden dua sadece bir söz değil; insanın Allah’a yönelişini, teslimiyetini ve varoluş idrakini gösteren bir bilinç hâlidir. Kâfirin duası, iman eksikliği ve inkâr hali sebebiyle makbuliyet yönünden boşa gider.
İrfanî açıdan dua, abdın varlığıyla Allah’a yönelmesi ve O’nda fani olmasıdır. Kâfirin duasının boşa çıkmasının sebebi:
- Kâfirin yöneldiği hakikatin örtülü olmasıdır: O, Allah’ı inkâr ederek, varlıkta gerçek irade sahibini unutmuştur. Varlığı, sebep-sonuç ilişkisi içinde bağımsız görmek, onun duasının kabulüne engel olur.
- Dua bir marifet (bilme) halidir: İnsan Allah’ı ne kadar tanırsa, duası da o kadar makbul olur. Kâfir ise hakikatten uzak olduğu için, duası bir hakikate ulaşmaz.
- İlahi rahmetin tecellisi iman edenler üzerinedir: Kâfir, iman eksikliğinden dolayı, ilahi rahmet kapısını kapatmıştır.
İrfanî gelenekte ayrıca şu vurgulanır: Dua aslında cevapsız kalmaz; çünkü Allah her seslenişi işitir. Ancak kâfir kendi kalbinin üzerine perde çektiği için cevabı göremez. Yani dua boşa gitmez, fakat onun kendi nefsine örttüğü perdeler, ilahi icabeti idrak etmesine engel olur. Bu yüzden kâfirin duası, kendi iç âleminde karanlık bir yankıdan öteye geçmez.
Sonuç olarak, bu ayet insanı hakiki dua bilincine yönelten, yalnızca Allah’a teslim olmayı öğreten bir farkındalık çağrısıdır. Hakiki dua, imanla, teslimiyetle ve marifetle yapılan duadır. Kâfirin duası ise, örtülmüş bir hakikatin yankısı olarak boşa çıkar.
وَلِلّٰهِ يَسْجُدُ مَنْ فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ طَوْعًا وَكَرْهًا وَظِلَالُهُمْ بِالْغُدُوِّ وَالْاٰصَالِ Secde﴿﴾
Kur’ân-ı Kerîm Türkçe okunuş: