Felâ tahsebenna(A)llâhe muḣlife va'dihi rusuleh(u)(k) inna(A)llâhe ‘azîzun żû-ntikâm(in)
Sakın Allah'ın, peygamberlerine verdiği sözden cayacağını sanma! Şüphesiz Allah, mutlak güç sahibidir, intikam sahibidir.
O halde sakın Allah'ın peygamberlerine olan vaadinden cayacağını sanma! Şüphesiz Allah her şeye galiptir, intikam sahibidir.
Bu ayet, Allah'ın vaadinden dönmeyeceğini ve kudretini vurgularken, 'vaad', 'güç' ve 'intikam' gibi temel kavramlar üzerinden ilahi adaleti ve mutlak egemenliği dile getirmektedir. Kelimelerin kök anlamları, bu ilahi sıfatların derinliğini ve Kur'an'daki teolojik önemini ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hasibe' fiilinin genellikle bir şeyi zannetmek, tahmin etmek anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'tahsebenne' kullanımı, kesin bir yasaklama ve uyarı ifade ederek, Allah hakkında yanlış bir zan beslemekten men etmektedir. Bu, Allah'ın vaadinin mutlak gerçekleşeceğine olan inancı pekiştirir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'hasibe' fiilinin Kur'an'da 'zannetmek' ve 'bilmek' anlamlarında kullanıldığını ifade eder. Buradaki bağlamda, 'zannetmek' anlamı ağır basar ve Allah'ın vaadinden dönmeyeceği gerçeğine aykırı bir düşünceyi yasaklar. Bu, müminlerin Allah'a olan güvenini sağlamlaştırmayı amaçlar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'halefe' kökünün bir şeyin yerine geçmek, ardından gelmek veya bir sözü yerine getirmemek anlamlarına geldiğini belirtir. 'Muhlif' kelimesi, vaadi bozmak, sözünden dönmek anlamında kullanılarak, Allah'ın vaadinin değişmezliğini ve kesinliğini vurgular. Ayetteki olumsuzluk edatıyla birlikte, Allah'ın asla vaadinden dönmeyeceği ifade edilir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'ihlâf' masdarının sözden dönmek, vaadi bozmak anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki 'muhlif' ismi faili, Allah'ın bu tür bir eylemden münezzeh olduğunu, vaadini mutlaka yerine getireceğini kesin bir dille belirtir. Bu, Allah'ın sıfatlarından biri olan 'sadık el-va'd' (sözünde duran) sıfatını pekiştirir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'va'd' kelimesinin hem hayır hem de şer için kullanılabileceğini, ancak Kur'an'da genellikle hayır vaadi için kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'va'd', Allah'ın peygamberlerine yardım ve zafer vaadini ifade eder. Bu vaadin kesinliği, müminlere güven verir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'va'd' kelimesinin bir şeyi yapmaya veya vermeye dair kesin bir söz olduğunu ifade eder. Ayetteki 'va'dihî' (O'nun vaadi), Allah'ın peygamberlerine yönelik zafer ve destek vaadini kapsar ve bu vaadin asla bozulmayacağını vurgular. Bu, Allah'ın kudretinin ve adaletinin bir göstergesidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'va'd' kavramının Kur'an'da Allah ile insan arasındaki ahit ve sözleşme bağlamında merkezi bir rol oynadığını belirtir. Allah'ın vaadi, O'nun mutlak gücünün ve adaletinin bir tezahürüdür ve bu vaadin gerçekleşeceği kesindir. Ayet, bu ilahi vaadin değişmezliğini vurgulayarak, müminlerin Allah'a olan güvenini pekiştirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'azîz' kelimesinin 'güçlü, galip, yenilmez' anlamlarına geldiğini belirtir. Allah'ın 'Azîz' olması, O'nun hiçbir şeye muhtaç olmaması, her şeye üstün gelmesi ve kudretinin sınırsız olması demektir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın vaadini yerine getirme gücünü ve kimsenin O'na karşı gelemeyeceğini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): el-Kefevî, 'azîz' sıfatının, Allah'ın kudretinin ve izzetinin bir ifadesi olduğunu, O'nun her şeye galip geldiğini ve hiçbir şeyin O'nu aciz bırakamayacağını açıklar. Bu bağlamda, Allah'ın vaadinden dönmemesi, O'nun 'Azîz' sıfatının bir gereğidir; zira O'nu vaadinden döndürecek hiçbir güç yoktur.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'azîz' kelimesinin Kur'an'da Allah'ın mutlak kudretini, yenilmezliğini ve yüceliğini ifade eden temel bir sıfat olduğunu belirtir. Ayetteki 'Azîz' sıfatı, Allah'ın vaadini yerine getirme gücünün ve intikam alma kudretinin kaynağını oluşturur, böylece O'nun mutlak egemenliğini pekiştirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'intikam' kelimesinin birine yapılan kötülüğün karşılığını vermek, cezalandırmak anlamına geldiğini belirtir. Allah'ın 'Zû İntikâm' olması, O'nun adaleti gereği suçluları ve isyancıları cezalandıracağını ifade eder. Bu, Allah'ın vaadinden dönmeyen ve adaletiyle hükmeden bir ilah olduğunu gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'intikam'ın, bir suçun veya günahın karşılığını vermek, cezalandırmak olduğunu açıklar. Ayetteki 'Zû İntikâm' ifadesi, Allah'ın peygamberlerine karşı çıkanlara ve vaadini yalanlayanlara karşı adil bir şekilde ceza uygulayacağını, böylece ilahi adaletin tecelli edeceğini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'intikam' kavramının Kur'an'da ilahi adaletin bir yönü olarak ele alındığını, Allah'ın intikamının keyfi değil, ilahi yasalara ve adalete uygun olduğunu belirtir. Bu ayetteki 'Zû İntikâm' sıfatı, Allah'ın vaadini yalanlayanlara karşı adil bir karşılık vereceğini, böylece O'nun mutlak adaletini ve gücünü ortaya koyduğunu gösterir.
İbrâhîm Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(47) (Fe lâ tahsebennallâhe muhlife va’dihî rusulehu, innallâhe azîzun zuntikâm.)
“O halde sakın Allah'ın peygamberlerine olan vaadinden cayacağını sanma! Şüphesiz Allah her şeye gâliptir, intikam sâhibidir.”