Keżâlike neslukuhu fî kulûbi-lmucrimîn(e)
Aynı şekilde (onların tutumlarına uygun olarak) biz onu suçluların kalbine sokarız.
Biz o küfrü suçluların kalbine işte böyle sokarız.
Bu ayet, ilahi mesajın inkarcıların kalplerine nüfuz etme biçimini ve onların bu mesaja karşı direncini dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır. Özellikle 'sülûk' fiili ve 'mücrimîn' kavramı, ilahi iradenin tecellisi ile insan iradesinin çatışmasını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sülûk' kelimesini bir şeyi bir yere sokmak, geçirmek olarak açıklar. Ayetteki 'neslükühü' ifadesi, ilahi mesajın veya inkarın, Allah'ın iradesiyle mücrimlerin kalplerine nüfuz etmesini, onların içine işlemesini ifade eder. Bu, zorla bir şeyi içeri sokmaktan ziyade, bir yol açma ve o yolda ilerletme anlamını taşır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'neslükühü' ifadesini 'onu kalplerine sokarız' şeklinde mecazi bir anlatım olarak değerlendirir. Bu, ilahi mesajın onlara ulaşmasına rağmen, kalplerindeki inkar ve direnç nedeniyle kabul görmediğini, adeta bir yol açılmasına rağmen o yolda ilerlenmediğini ima eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'sülûk' fiilinin Kur'an'daki kullanımlarını inceleyerek, bu fiilin genellikle bir şeyi bir yere yönlendirme, bir yol izleme veya bir şeyi bir yere yerleştirme anlamlarını taşıdığını belirtir. Hicr 12'deki kullanımı, ilahi mesajın mücrimlerin kalplerine ulaştırılmasına rağmen, onların bu mesaja karşı takındıkları tavrı ve bu tavrın bir sonucu olarak kalplerinde oluşan durumu ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kalb' kelimesini bir şeyin özü, merkezi ve dönüşüm yeri olarak tanımlar. İnsanın akıl, idrak ve irade gücünün merkezi olarak kabul edilir. Ayetteki 'kulûb' ifadesi, mücrimlerin inanç ve idrak merkezlerine ilahi mesajın ulaşmasına rağmen, bu merkezin inkar üzere sabit kalmasını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'kalb' kavramının sadece biyolojik bir organ olmadığını, aynı zamanda insanın anlama, düşünme, inanma ve ahlaki karar verme yetilerinin merkezi olduğunu belirtir. Hicr 12'deki 'kulûb' kelimesi, mücrimlerin ilahi mesajı idrak etme ve kabul etme kapasitelerinin, kendi tercihleri ve inatları nedeniyle kapalı olduğunu gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'kalb'i, ruhun idrak ve düşünce gücünün merkezi olarak tanımlar. Ayetteki 'kulûb' kelimesi, mücrimlerin kalplerinin, ilahi mesajın nüfuz etmesine rağmen, inkar ve sapkınlık üzere mühürlenmiş olduğunu, bu nedenle hidayeti kabul etmeye kapalı olduklarını ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'mücrim' kelimesini 'cürüm' kökünden türeyen ve günah işleyen, suçlu olan kişi olarak açıklar. Ayetteki 'el-mücrimîn' ifadesi, ilahi mesajı reddeden, ona karşı çıkan ve bu tutumlarıyla kendilerini günahkar kılan kimseleri ifade eder. Onların kalplerine mesajın sokulması, onların bu suçlu hallerine rağmen bir uyarı niteliğindedir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'cürüm' kelimesinin asıl anlamının 'kesmek' olduğunu ve buradan hareketle 'günah işlemek, suç işlemek' anlamını kazandığını belirtir. Çünkü günah, insanı hayırdan ve Allah'tan keser. 'El-mücrimîn' ifadesi, ilahi hidayet yolundan sapmış, kendilerini bu yoldan kesmiş ve bu nedenle suçlu duruma düşmüş kimseleri tanımlar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'mücrim' kavramının sadece hukuki bir suçlu değil, aynı zamanda dini ve ahlaki anlamda Allah'a karşı gelen, O'nun emirlerini çiğneyen, inkarcı ve sapkın kişileri ifade ettiğini vurgular. Hicr 12'deki 'el-mücrimîn', ilahi mesajı bile bile reddeden, bu reddedişleriyle kendilerini ilahi azaba müstahak kılan kimselerdir.
Hicr Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Bu âyet de Zâtî’dir; önceki âyetlerin devâmıdır.
“Mücrim” kelimesi, “günâh” ve “suç” anlamındaki “cürm” kökünden gelip, günâhkârlar ve suçlular ma’nâsındadır. En büyük cürm, Hakk’ı örtmektir yâni küfürdür. Öyleyse, burada zikrolunan mücrimler, ehl-i küfürdür, diyebiliriz. Küfrün açık olanı Hakk’ı inkâr, gizli olanı ise kendine Hakk’tan ayrı mutlak bir kimlik vermektir.
“Kalp”, Kur’ân’da akletme, anlama, idrâk etme merkezi olarak görülür. Örneğin, “Onların kalpleri vardır fakat anlamazlar” (A’râf 7/179); “Akletmek için kalpleri yok mu?” (Hac 22/46); “Şüphesiz bunda kalbi olan kimseler için bir öğüt vardır” (Kâf 50/37).
“Nesluku” kelimesi tefsîrlerde “sokmak” anlamında kullanılır. “Sülûk” yâni “yol” kökünden gelir.
Âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hakk, inkâr etme ve alay etme hâlini, mücrimlerin kalplerine kendisinin soktuğunu beyân etmektedir. Bundan murâd, Hakk’ın mücrimlerin kalbinde “Mudill” esmâsıyla tecellî etmesi netîcesinde onları saptırması ve dalâlette bırakmasıdır.
Ancak şunun iyi bilinmesi gerekir ki, Hakk’ın bir kulunu dalâlette bırakması, o kulun kendi dalâletini istemesi sebebiyledir. Hakk, kulun kalbindeki meyil ve arzuya göre, o kalpte ya hidâyet ya da dalâlet halk eder. Kul, kendi irâdesiyle ve ortaya koyduğu amellerle inkârı ve küfrü seçtiği için, kendi tercihinin netîcesine katlanır. Yoksa Hakk adâlet üzere hükmeder ve kimseye zulmetmez.
Kalbini dalâletten korumak isteyen mü’minler Resûlullâh Efendimiz (s.a.v.)’in öğrettiği şu dûayı yaparlar:
“Ya mukallibel kulûb! Sebbit kalbî ‘alâ dînike.” “Ey kalpleri hâlden hâle çeviren (Allâh’ım), kalbimi dinin üzere sabit kıl.” " T.O.C.C."
Âyet 13
لَا يُؤْمِنُونَ بِه۪ وَقَدْ خَلَتْ سُنَّةُ الْاَوَّل۪ينَ
~ ~ ~
Lâ yu’minûne bihî ve kad halet sunnetul evvelîn.
Kendilerinden öncekilerin sünneti geçtiği halde ona inanmazlar.