İçeriğe atla
Hicr 24Cüz 14 · Sayfa 263

Hicr Sûresi 24. Âyet

الحجر

Sohbete sor

Velekad ‘alimnâ-lmustakdimîne minkum velekad ‘alimnâ-lmuste/ḣirîn(e)

Andolsun biz, sizden önce gelip geçenleri de biliriz, sonraya kalanları da.

Hicr Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

Bu okuduğumuz da Zâtî bir âyettir.

Mustakdimîn”, “takdîm” (öne almak, öncelik vermek) kökünden türemiş olup, lügat ma’nâsı “öncekiler”dir. “Muste’ hırîn” ise “te’hîr” (geriye bırakmak, ertelemek) kökünden türemiştir ve “sonrakiler” ma’nâsındadır.

Âyet-i kerîme, Cenâb-ı Hakk’ın ilminin varlıkların ezeldeki kadîm hâllerini yâni a’yân-ı sâbitelerini ve âlem-i şehâdetteki zuhûr hâllerini ve de aradaki tüm mertebelerdeki nüzûl ve urûc hâllerini kuşattığını ifâde etmektedir. " T.O.C.C." Fusûs’ül Hikem A.A.K Şerhi’nin Mukaddime bölümünün 20 ve 21’inci sayfalarında yer alan ilm-i ilâhîye dâir bazı bilgileri buraya alalım.


Dördüncü vasl: İlim ma’lûma tâbi’dir

Ma’lûm olsun ki, ilm-i ilâhîde iki i’tibâr vardır (Hakk’ın ilmi iki türlüdür): Birisi; mertebe-i vahdette ve taayyün-i evvelde zât-ı ulûhiyyetin cemî’-i sıfât ve esmâsına mücmelen (özet, öz) ilmidir. Bu ilim kendi zâtına olan ilimden ibâret olduğundan, bu mertebede “ilim”, “âlim”, “ma'lûm” arasında aslâ temeyyüz yoktur (hiç ayrım yoktur); cümlesi şey'-i vâhiddir (hepsi tek bir şeydir). Ve bu ilim, ma'lûma tâbi' olan nevi'den (türden) değildir. Zîrâ zât-ı kadîm ile berâber kadîmdir.

İkincisi; mertebe-i vâhidiyyete ve taayyün-i sânîye tenezzülünden sonra, kendisinde mündemîc olan (içinde bulunan) bi'l-cümle sıfâtın ve esmâsının sûretleri, yekdîğerinden mütemeyyiz olarak (ayrılmış olarak) ilm-i ilâhîde peydâ olduklarında, herbirinin iktizâ-yı zâtleri olan kâbiliyyet ve isti'dâdâtı ne ise inkişâf eder. Ve bu kâbiliyyet ve isti’dâdât ba’de’l-inkişâf (keşf edildikten sonra), Hakk'ın tafsîlen (ayrıntılı olarak) ma’lûmu olurlar. İşte Hakk’ın bunlara taalluk eden ilmi onların ma’lûmiyyetlerinden sonra olduğundan “ilim ma'lûma tâbi’dir” denildikde “ilm-i sıfâtî ve esmâî” anlaşılmalıdır.

İlmin ma’lûma tâbiyyeti hakkındaki delîl-i Kur’ânî: وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ (Muhammed, 47/31) ya'nî: “Biz sizi imtihan ederiz, tâ ki sizden mücâhid olanları bilelim” âyet-i kerîmesidir. Hakk’ın: “Tâ ki biz bilelim” kavli aslâ te'vîl edilemez (yorumlanamaz). Bunu ancak mütekellimin (kelam âlimleri) gibi tenzîh-i vehmî sâhibleri te'vîl ederler. Ve onlar vücûd-ı eşyâyı vücûd-ı vâhidin gayri gördüklerinden, Hakk’ın ilmi ma'lûma tâbi' olsa, Hak ilmini gayrdan ahz etmek (almak) lâzım gelir; bu da cehl ve acz olduğundan Hakk’a lâyık olmaz zann ederler. Halbuki vücûd birdir: Bu keserât (çokluklar) O'nun suver-i esmâiyyesinin (isimlerinin suretlerinin) zılâlidir (gölgeleridir); ve âyineye mün’akis olan (yansıyan) zılâl (gölgeler), şahs-ı muhâzînin (karşısındaki kişinin) sûretinden gayri değildir. Binâenaleyh şahs-ı muhâzî (karşıdaki kişi), âyineye nazar ettiği vakit, gördüğü sûretten kendisinde bir ilim peydâ oldukda (bilgi oluştuğunda), o, bu ilmi gayrdan ahz etmiş olmaz (almış olmaz). Binâenaleyh mütekellimûnin tevehhüm ettikleri (kuruntu yaptıkları) gayriyyet yoktur ki, Hakk’a cehl ve acz isnâdı lâzım gelsin.


Âyete zâhiren bakıldığında, öncekiler ve sonrakiler ifâdelerinden: geçmiş ve gelecek nesiller, savaşta, ibâdette ve hayırda önde ve arkada olanlar, ve halkiyyet bakımından önde olanlar ve arkada olanlar, ma’nâlarına da ulaşmak mümkündür. " T.O.C.C."


Âyet 25

وَاِنَّ رَبَّكَ هُوَ يَحْشُرُهُمْۜ اِنَّهُ حَك۪يمٌ عَل۪يمٌ۟

~ ~ ~
Ve inne rabbeke huve yahşuruhum, innehu hakîmun alîm.

Şüphesiz senin Rabbin onları diriltip bir araya getirecektir. Şüphesiz O, hüküm ve hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir.