Velekad ‘alimnâ-lmustakdimîne minkum velekad ‘alimnâ-lmuste/ḣirîn(e)
Andolsun biz, sizden önce gelip geçenleri de biliriz, sonraya kalanları da.
Andolsun ki biz, içinizden İslâm'da öne geçmek isteyenleri de biliriz, geri kalmak isteyenleri de biliriz.
Hicr Suresi 24. ayet, Allah'ın geçmiş ve gelecek tüm varlıklar üzerindeki mutlak ilmini vurgulamaktadır. Ayet, 'bilmek' fiili üzerinden zamanın iki farklı boyutunu, yani 'önce geçenler' ve 'geri kalanlar'ı kapsayan bir ilahi kudreti ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İlim, bir şeyin hakikatini idrak etmektir. Bu ayetteki 'alimnâ' ifadesi, Allah'ın geçmiş ve gelecek tüm varlıkları, onların durumlarını ve akıbetlerini eksiksiz ve tam olarak bildiğini gösterir. Allah'ın ilmi, beşerî ilim gibi sonradan kazanılan veya eksik olan bir bilgi değildir, aksine ezelî ve kuşatıcıdır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): İlim, bir şeyi olduğu gibi kavramaktır. Allah Teâlâ'nın 'alimnâ' buyurması, O'nun için hiçbir şeyin gizli kalmadığını, geçmişte olanları ve gelecekte olacakları, yani müstakdimîn ve müste'hirîn'i tam bir vukufiyetle bildiğini ifade eder. Bu, O'nun her şeye kadir oluşunun ve her şeyi kuşatan hikmetinin bir göstergesidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'ilm' kavramı, Allah'ın her şeyi kapsayan, mutlak ve aşkın bilgisi olarak merkezi bir yer tutar. Bu ayetteki 'alimnâ' ifadesi, Allah'ın zamanın ötesinde bir bilgiye sahip olduğunu, geçmiş ve gelecek tüm insan nesillerini ve onların kaderlerini bildiğini vurgular. Bu bilgi, O'nun yaratıcı ve yönetici gücünün temelidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Müstakdimîn, 'kadem' kökünden türemiş olup, öne geçenler, daha önce gelenler demektir. Bu ayetteki kullanımıyla, sizden önce yaşamış olan tüm nesilleri, geçmiş ümmetleri ve onların akıbetlerini ifade eder. Allah, onların hallerini ve amellerini eksiksiz bilir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Müstakdimîn, 'takaddüm' edenler, yani zaman itibarıyla öne geçenlerdir. Ayetteki bağlamda, Hz. Peygamber döneminden önce yaşamış olan tüm insanları ve onların tarihlerini kapsar. Allah'ın bu kişileri bilmesi, O'nun zamanın akışına bağlı olmayan, ezelî ve ebedî ilmini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kadem, öne geçmek, ilerlemek anlamındadır. İstif'al babından 'müstakdimîn' ise, öne geçmiş olanlar, yani geçmiş nesiller ve vefat etmiş olanlardır. Ayet, Allah'ın bu geçmiş nesillerin tamamını, onların hayatlarını, ölümlerini ve ahiret hallerini bildiğini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Müste'hirîn, 'te'ahhur' kökünden türemiş olup, geride kalanlar, daha sonra gelecek olanlar demektir. Bu ayetteki kullanımıyla, Hz. Peygamber döneminden sonra yaşayacak olan tüm nesilleri, kıyamete kadar gelecek olan insanları ifade eder. Allah, onların da hallerini ve amellerini eksiksiz bilir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Müste'hirîn, 'te'ahhur' edenler, yani zaman itibarıyla geride kalanlardır. Ayetteki bağlamda, henüz doğmamış olanları, gelecekte yaşayacak olan tüm insanları kapsar. Allah'ın bu kişileri bilmesi, O'nun geleceği de kuşatan mutlak ilmini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ahr, geride kalmak, sonraya bırakmak anlamındadır. İstif'al babından 'müste'hirîn' ise, geride kalmış olanlar, yani henüz doğmamış olanlar ve kıyamete kadar gelecek olanlardır. Ayet, Allah'ın bu gelecek nesillerin tamamını, onların hayatlarını, ölümlerini ve ahiret hallerini bildiğini vurgular.
Hicr Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Bu okuduğumuz da Zâtî bir âyettir.
“Mustakdimîn”, “takdîm” (öne almak, öncelik vermek) kökünden türemiş olup, lügat ma’nâsı “öncekiler”dir. “Muste’ hırîn” ise “te’hîr” (geriye bırakmak, ertelemek) kökünden türemiştir ve “sonrakiler” ma’nâsındadır.
Âyet-i kerîme, Cenâb-ı Hakk’ın ilminin varlıkların ezeldeki kadîm hâllerini yâni a’yân-ı sâbitelerini ve âlem-i şehâdetteki zuhûr hâllerini ve de aradaki tüm mertebelerdeki nüzûl ve urûc hâllerini kuşattığını ifâde etmektedir. " T.O.C.C." Fusûs’ül Hikem A.A.K Şerhi’nin Mukaddime bölümünün 20 ve 21’inci sayfalarında yer alan ilm-i ilâhîye dâir bazı bilgileri buraya alalım.
Dördüncü vasl: İlim ma’lûma tâbi’dir
Ma’lûm olsun ki, ilm-i ilâhîde iki i’tibâr vardır (Hakk’ın ilmi iki türlüdür): Birisi; mertebe-i vahdette ve taayyün-i evvelde zât-ı ulûhiyyetin cemî’-i sıfât ve esmâsına mücmelen (özet, öz) ilmidir. Bu ilim kendi zâtına olan ilimden ibâret olduğundan, bu mertebede “ilim”, “âlim”, “ma'lûm” arasında aslâ temeyyüz yoktur (hiç ayrım yoktur); cümlesi şey'-i vâhiddir (hepsi tek bir şeydir). Ve bu ilim, ma'lûma tâbi' olan nevi'den (türden) değildir. Zîrâ zât-ı kadîm ile berâber kadîmdir.
İkincisi; mertebe-i vâhidiyyete ve taayyün-i sânîye tenezzülünden sonra, kendisinde mündemîc olan (içinde bulunan) bi'l-cümle sıfâtın ve esmâsının sûretleri, yekdîğerinden mütemeyyiz olarak (ayrılmış olarak) ilm-i ilâhîde peydâ olduklarında, herbirinin iktizâ-yı zâtleri olan kâbiliyyet ve isti'dâdâtı ne ise inkişâf eder. Ve bu kâbiliyyet ve isti’dâdât ba’de’l-inkişâf (keşf edildikten sonra), Hakk'ın tafsîlen (ayrıntılı olarak) ma’lûmu olurlar. İşte Hakk’ın bunlara taalluk eden ilmi onların ma’lûmiyyetlerinden sonra olduğundan “ilim ma'lûma tâbi’dir” denildikde “ilm-i sıfâtî ve esmâî” anlaşılmalıdır.
İlmin ma’lûma tâbiyyeti hakkındaki delîl-i Kur’ânî: وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ (Muhammed, 47/31) ya'nî: “Biz sizi imtihan ederiz, tâ ki sizden mücâhid olanları bilelim” âyet-i kerîmesidir. Hakk’ın: “Tâ ki biz bilelim” kavli aslâ te'vîl edilemez (yorumlanamaz). Bunu ancak mütekellimin (kelam âlimleri) gibi tenzîh-i vehmî sâhibleri te'vîl ederler. Ve onlar vücûd-ı eşyâyı vücûd-ı vâhidin gayri gördüklerinden, Hakk’ın ilmi ma'lûma tâbi' olsa, Hak ilmini gayrdan ahz etmek (almak) lâzım gelir; bu da cehl ve acz olduğundan Hakk’a lâyık olmaz zann ederler. Halbuki vücûd birdir: Bu keserât (çokluklar) O'nun suver-i esmâiyyesinin (isimlerinin suretlerinin) zılâlidir (gölgeleridir); ve âyineye mün’akis olan (yansıyan) zılâl (gölgeler), şahs-ı muhâzînin (karşısındaki kişinin) sûretinden gayri değildir. Binâenaleyh şahs-ı muhâzî (karşıdaki kişi), âyineye nazar ettiği vakit, gördüğü sûretten kendisinde bir ilim peydâ oldukda (bilgi oluştuğunda), o, bu ilmi gayrdan ahz etmiş olmaz (almış olmaz). Binâenaleyh mütekellimûnin tevehhüm ettikleri (kuruntu yaptıkları) gayriyyet yoktur ki, Hakk’a cehl ve acz isnâdı lâzım gelsin.
Âyet 25
وَاِنَّ رَبَّكَ هُوَ يَحْشُرُهُمْۜ اِنَّهُ حَك۪يمٌ عَل۪يمٌ۟
~ ~ ~
Ve inne rabbeke huve yahşuruhum, innehu hakîmun alîm.
Şüphesiz senin Rabbin onları diriltip bir araya getirecektir. Şüphesiz O, hüküm ve hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir.