İnne-lmuttekîne fî cennâtin ve'uyûn(in)
Şüphesiz Allah'a karşı gelmekten sakınanlar, cennetler içinde ve pınarlar başındadır.
Allahtan korkanlar, elbette cennetlerde ve pınarların başındadırlar.
Hicr Suresi'nin 45. ayeti, takva sahibi kimselerin ahiretteki mükafatını tasvir etmektedir. Ayet, 'müttakîn'in 'cennât' ve 'uyûn' içinde olacağını belirterek, bu kavramlar üzerinden cennetin maddi ve manevi güzelliklerine işaret etmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'takva' kelimesinin kök anlamının bir şeyi korumak, muhafaza etmek olduğunu belirtir. Ayetteki 'el-müttakîn' ise, nefislerini Allah'ın azabından koruyan, O'nun emirlerine sarılıp günahlardan sakınan kişilerdir. Bu bağlamda, Allah'ın rızasını kazanmak için kötülüklerden uzak duranları ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'takva' kavramını Kur'an'ın merkezi ahlaki kavramlarından biri olarak ele alır. 'Müttakîn', Allah'a karşı duyulan derin saygı ve korkuyla hareket eden, O'nun çizdiği sınırları aşmaktan sakınan, böylece kendilerini dünyevi ve uhrevi zararlardan koruyan kişilerdir. Ayetteki kullanımı, bu ahlaki duruşun ahiretteki karşılığını vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'takva' kelimesinin mecazi anlamlarına değinerek, 'müttakîn'in Allah'ın azabından sakınanlar olduğunu belirtir. Ayetteki 'el-müttakîn' ifadesi, bu sakınma halinin bir sonucu olarak cennete nail olacak kimseleri işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'cennât' kelimesinin 'cenn' kökünden geldiğini ve örtmek, gizlemek anlamına geldiğini belirtir. Bu bağlamda, ağaçları ve bitkileriyle yeri örten, gözden gizleyen bahçelerdir. Ayetteki 'cennât', ahiretteki müminlere vaat edilen, güzellikleri ve nimetleri gözlerden gizlenmiş, eşsiz bahçeleri ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'cennât' kelimesinin Kur'an'da genellikle cennetin bir tasviri olarak kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'cennât' ifadesi, müttakîlerin ahiretteki ikametgahı olan, içinde her türlü güzelliğin ve nimetin bulunduğu geniş bahçeleri anlatır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'cennet' kelimesinin Kur'an'daki kullanımının, hem dünyevi bahçeleri hem de ahiretteki mükafat yurdunu kapsadığını belirtir. Ayetteki 'cennât', müttakîlerin Allah katındaki yüksek mertebesini ve onlara hazırlanan ebedi ikametgahın, yani cennetin çokluğunu ve çeşitliliğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ayn' kelimesinin hem göz hem de su kaynağı anlamına geldiğini belirtir. Su kaynağı anlamında kullanıldığında, yerden fışkıran, akan suyu ifade eder. Ayetteki 'uyûn', cennetlerdeki berrak, tatlı ve sürekli akan pınarları, akarsuları tasvir ederek cennetin güzellik ve ferahlık unsurlarını tamamlar.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'uyûn' kelimesinin Kur'an'da genellikle cennet tasvirlerinde geçtiğini ve cennetin nimetlerinden biri olarak zikredildiğini belirtir. Ayetteki 'uyûn', müttakîlerin cennetteki bahçelerinde bolca bulunacak olan, içimi hoş ve ferahlatıcı su kaynaklarını ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'ayn' kelimesinin çok anlamlılığına dikkat çekerek, 'uyûn'un bu ayetteki bağlamda su kaynakları, pınarlar anlamına geldiğini açıklar. Cennet tasvirlerinde 'cennât' ile birlikte zikredilmesi, cennetin yeşillik ve suyun birleşimiyle oluşan eşsiz güzelliğini vurgular.
Hicr Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Muttekî”, takvâ sahibi demektir; saygı gösteren, sakınan ve çekinen ma’nâsındadır.
“Takvâ”, “cennet” ve “uyûn” (pınar) kelimelerinin mertebelere göre farklı ifâde ve yaşantıları vardır:
Şerîat mertebesinde; takvâ, kulun Cenâb-ı Hakk’ın azâ-bından korkarak günâhlardan uzak durması ve şerîat âdâbına riâyet etmesidir. “Cennet”, şerîat ahkâmına riâyet ile nâil olunan huzûr-u kalb ve “uyûn”, mubâh dâiresinde nefsin meşrû lezzetleri tatmasıdır.
Tarîkat mertebesinde; takvâ, mubâhlardan dahi sakınarak nefsin hazlarını tamamen terk etmeye gayret göstermektir. Bu takvâ ile nefsin sıfatları zayıfladıkça, rûhânî sıfatlar kişide tecellî etmeye başlar. Bu mertebede “cennet”, Hakk muhabbetinden hâsıl olan mânevî zevk ve lezzettir. “Uyûn” ise aşk şarabının fışkırdığı ilâhî aşk çeşmeleridir.
Hakîkat mertebesinde; takvâ, Hakk’ın vücûdundan gayrı bir vücûd ispâtından kaçınmaktır. Burada “cennet”, tevhid yaşantısı, “uyûn” ise, vahdet deryasından fışkıran tecellîyât-ı ilâhiyyedir.
Mârifet mertebesinde; takvâ, cem’den fark’a döndükten sonra Ulûhiyyet ve Abdiyyet’in her ikisinin de hakkını vererek yaşamaya çalışmaktır. Bu mertebede “cennet”, bakâ-billâh makâmıdır (Hakk’la birlikte olmaktır). “Uyûn” ise, gönülde kaynayan ve leb-i deryâ hükmünde olan ehlûllahın dudaklarından çıkan irfân pınarlarıdır.
Özetle, hangi mertebede olursa olsun, muttakî zümresi Hakk’ın ihsânına mazhâr olup, kendi mertebesine göre “cennet” ve “uyûn” ile müşerref olmuştur. " T.O.C.C."
Âyet 46
اُدْخُلُوهَا بِسَلَامٍ اٰمِن۪ينَ
Udhulûhâ bi selâmin âminîn.
~ ~ ~
Onlara, “Girin oraya esenlikle, güven içinde” denilir.