Kâlû beşşernâke bilhakki felâ tekun mine-lkânitîn(e)
"Biz sana gerçeği müjdeledik. Sakın ümitsizlerden olma" dediler.
Melekler: "Seni gerçekle müjdeliyoruz. Sakın Allah'ın rahmetinden ümidini kesenlerden olma!" dediler.
Bu ayet, İbrahim'e çocuk müjdesi verilirken kullanılan ifadeler üzerinden, ilahi müjdenin kesinliğini ve bu müjde karşısında umutsuzluğa düşmenin yanlışlığını vurgulamaktadır. Kelimeler, hem müjdenin hakikatini hem de insanın bu hakikat karşısındaki duruşunu dilbilimsel olarak derinleştirmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Beşer kelimesi, derinin dış yüzeyini ifade eder. 'Beşşera' fiili ise, derinin rengini değiştirecek kadar sevinç veya üzüntü veren bir haberi bildirmek anlamına gelir. Ayetteki 'beşşernâke' ifadesi, İbrahim'e çocuk müjdesinin, onun yüzünde sevinç belirtileri oluşturacak kadar kesin ve gerçek bir haber olduğunu gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Beşşernâke, 'sana hayırlı bir haber verdik' demektir. Bu, Kur'an'da sıkça kullanılan bir mecazdır ve bir şeyin gerçekleşeceğine dair kesin bir bilgi vermeyi ifade eder. Ayette, meleklerin İbrahim'e verdikleri haberin sıradan bir haber değil, ilahi bir vaat olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'büşrâ' ve türevleri, genellikle Allah'tan gelen, gelecekteki olumlu bir durumu bildiren haberler için kullanılır. Bu ayetteki 'beşşernâke', ilahi bir lütfun ve vaadin kesinliğini ifade eder; bu, sadece bir tahmin değil, gerçekleşmesi mukadder bir hakikattir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hak, bir şeyin sabit ve doğru olmasıdır. 'Bi'l-hakkı' ifadesi, müjdenin boş bir iddia veya yalan değil, aksine Allah katından gelen, gerçekleşmesi kesin ve şüphe götürmeyen bir hakikat olduğunu belirtir. Bu, müjdenin ilahi kaynağını ve güvenilirliğini pekiştirir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Hak, Allah'ın isimlerinden biridir ve O'nun varlığının ve sözlerinin doğruluğunu ifade eder. Ayetteki 'bi'l-hakkı', meleklerin müjdesinin Allah'ın emriyle ve O'nun mutlak hakikatiyle verildiğini, dolayısıyla hiçbir şüpheye yer bırakmadığını gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Kur'an'da 'hak' kelimesi, genellikle ilahi vahyin, adaletin ve gerçeğin karşılığı olarak kullanılır. Bu bağlamda 'bi'l-hakkı', verilen müjdenin sadece doğru olmakla kalmayıp, aynı zamanda ilahi bir yasa ve düzenin parçası olduğunu, dolayısıyla kaçınılmaz bir şekilde gerçekleşeceğini ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kevn, bir şeyin var olması, meydana gelmesi veya bir hal üzere bulunmasıdır. 'Tekun' fiili, nehiy sigasıyla kullanıldığında, bir durumun ortaya çıkmasını veya bir vasfın kişide bulunmasını engellemeyi ifade eder. Ayette, İbrahim'in umutsuzluk vasfına bürünmemesi, o hale gelmemesi emredilir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Kâne fiili, Arapçada hem zaman bildiren hem de bir durumun sürekliliğini veya oluşunu ifade eden nakıs bir fiildir. 'Fela tekun' ifadesi, İbrahim'in umutsuzluk halini sürdürmemesi, o duruma düşmemesi için bir uyarıdır. Bu, müjdeye rağmen kalbinde oluşabilecek şüphe veya karamsarlığa karşı bir tedbirdir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kanıt, hayırdan ümidini kesen kişidir. Kur'an'da bu kelime, genellikle Allah'ın rahmetinden veya yardımından ümit kesme anlamında kullanılır. Ayette, İbrahim'in yaşına ve eşinin kısırlığına rağmen, ilahi müjde karşısında insanî zaaf gösterip umutsuzluğa kapılmaması gerektiği vurgulanır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Kanıt, ümitsizliğe düşen, ye'se kapılan demektir. Bu ayette, melekler İbrahim'i, Allah'ın kudretinden şüphe edip, yaşlılığı ve eşinin durumu nedeniyle çocuk sahibi olamayacağına dair bir umutsuzluğa düşmemesi konusunda uyarmaktadırlar. Müjdenin hakikati karşısında bu tür bir düşünce kabul edilemez.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Kanıt, Allah'ın rahmetinden ümidini kesen, O'nun kudretine karşı şüphe duyan kimsedir. Ayetteki 'el-kânitîn' ifadesi, müjdenin büyüklüğü ve ilahi kaynağı göz önüne alındığında, böyle bir umutsuzluğun imana aykırı bir durum olduğunu ve İbrahim gibi bir peygambere yakışmadığını ima eder.
Hicr Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Misâfirler “biz seni Hakk ile müjdeliyoruz” cevâbını verdi-ler. Bunun bir ma’nâsı “bu sana müjdelediğimiz, Hakk’tan sana gelen ilâhî bir tecellîdir, bâtıl değildir, şüphe etme, ümitsizliğe kapılma”dır. Diğer ma’nâsı ise “biz sana Hakk’a ve hakîkate kavuşmayı (kişiyi Zât’a götürecek sistemi yeryüzüne getirecek bir sülâleyi) müjdeliyoruz”dur.
Ulü’l-Azm peygamberlerden olan İbrâhîm (a.s.)’ın kâmil bir îmân sâhibi ve kendi mertebesi itibâri ile yakîn ilmine sâhip bir kul olarak, ilm-i ilâhîden ve kudret-i ezelliyye’den şüpheye düşmesi ona yakıştırılabilecek bir hâl değildir. Bu ancak, yolun başlarında “havf ve recâ” üzere yaşamakta olan bir sâlikin hâli olabilir.
İbrâhîm (a.s.), zâhirde pek mümkün görünmeyen bu müjdenin nasıl tahakkuk edeceğini bilememiş ve merak etmiştir. Nitekim Bakara 2/260 âyetinde İbrâhîm (a.s.) hakkında benzer bir hâdise anlatılır; meâlen: “Hani İbrahim, ‘Rabbim! Bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster’ demişti. ‘İnanmıyor musun?’ buyurmuştu. O da ‘Evet, fakat kalbimin tatmîn olması için’ dedi. ‘Öyleyse dört kuş tut, onları kendine alıştır, sonra her bir parçasını bir dağın üzerine koy. Sonra onları çağır; koşarak sana gelecekler. Bil ki Allâh mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir’ dedi.” " T.O.C.C."
Âyet 56
قَالَ وَمَنْ يَقْنَطُ مِنْ رَحْمَةِ رَبِّه۪ٓ اِلَّا الضَّٓالُّونَ
Kâle ve men yaknetu min rahmeti rabbihî illad dâllûn.
Dedi ki: “Rabbinin rahmetinden, sapıklardan başka kim ümit keser?”