Velekad keżżebe ashâbu-lhicri-lmurselîn(e)
Andolsun, Hicr halkı da peygamberleri yalanlamıştı.
Şüphesiz ki, Hıcr halkı da peygamberleri yalanladılar.
Hicr Suresi'nin 80. ayeti, Hicr halkının peygamberleri yalanlamasını konu almaktadır. Ayet, 'yalanlamak', 'Hicr halkı' ve 'peygamberler' anahtar kavramları üzerinden, geçmiş ümmetlerin peygamberlere karşı takındığı olumsuz tavrı ve bunun sonuçlarını ima etmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kezzebe' fiilinin, bir sözü veya haberi yalan saymak, doğru olmadığını iddia etmek anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki bağlamda, Hicr halkının gönderilen peygamberlerin getirdiği mesajı ve peygamberliklerini reddetmeleri, yani onları yalancı çıkarmaları kastedilmektedir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'kezzebe' fiilinin bazen 'tekzîb' (yalanlama) anlamında kullanıldığını ifade eder. Hicr halkının peygamberleri yalanlaması, onların tebliğ ettikleri hakikatleri kabul etmemeleri ve peygamberlerin sözlerini asılsız bulmaları demektir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'k-z-b' kökünden türeyen kelimelerin Kur'an'da genellikle 'hakikati reddetmek', 'gerçeği inkâr etmek' anlamında kullanıldığını vurgular. Hicr halkının peygamberleri yalanlaması, onların Allah'ın ayetlerini ve peygamberlerin getirdiği ilahi mesajı inkâr etmeleri olarak anlaşılmalıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sahib' kelimesinin, bir şeye sürekli olarak eşlik eden, onunla birlikte bulunan kişi için kullanıldığını belirtir. 'Ashâb' ise bunun çoğuludur ve ayette 'Hicr' bölgesinde yaşayan, o bölgeye mensup olan topluluğu ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'ashâb' kelimesinin bir yerin sakinleri veya bir şeyin ehli anlamında kullanıldığını kaydeder. Burada 'Ashâbu'l-Hicr', Hicr bölgesinde ikamet eden, o bölgenin halkı anlamına gelmektedir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'Hicr' kelimesinin Semud kavminin yaşadığı, kayalık ve dağlık bir bölge olduğunu açıklar. Ayetteki 'Ashâbu'l-Hicr' ifadesiyle, bu bölgede yaşamış olan ve peygamberlerini yalanlayan Semud kavmi kastedilmektedir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'Hicr' kelimesinin, 'hicr' (taş) kelimesinden türediğini ve taşlık, kayalık yer anlamına geldiğini belirtir. Kur'an'da özel isim olarak kullanıldığında, Semud kavminin mesken tuttuğu bölgeyi ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'irsâl' fiilinin bir şeyi göndermek anlamına geldiğini, 'mürsel'in ise gönderilen kişi olduğunu ifade eder. Kur'an terminolojisinde 'mürselîn', Allah tarafından vahiy ile görevlendirilmiş, insanlara ilahi mesajı ulaştıran peygamberlerdir. Ayetteki çoğul kullanım, peygamberlerin genelini veya Hicr halkına gönderilen peygamberlerin (özellikle Salih a.s.) temsil ettiği peygamberlik makamını ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'resul' kelimesinin, bir mesajı iletmek üzere gönderilen kişi olduğunu belirtir. 'Mürselîn' ise bu görevi üstlenen peygamberler topluluğudur. Hicr halkının 'mürselîn'i yalanlaması, sadece kendilerine gönderilen peygamberi değil, genel olarak peygamberlik kurumunu ve Allah'ın mesajını reddetmeleri anlamına gelir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'r-s-l' kökünün Kur'an'da 'göndermek' ve 'elçilik' anlamlarında yoğun olarak kullanıldığını belirtir. 'Mürselîn' kelimesi, Allah'ın insanlara rehberlik etmesi için seçip gönderdiği, ilahi vahyi tebliğ eden şahsiyetleri ifade eder. Hicr halkının onları yalanlaması, ilahi rehberliği ve uyarıları reddetmeleri demektir.
Hicr Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Âyet-i kerîmede “Ashâbü’l-Hicr” olarak zikredilen “Hicr halkı”, Semûd kavmidir. “Hicr” yaşadıkları yerin adıdır. Bugün bu bölge, Suudi Arabistan’ın kuzeybatısında, Medâin Sâlih olarak bilinen yerdedir. “Hicr”, kelimesinin ma’nâsı daha evvel verilmişti; özetle, engellemek ve yasaklamak ma’nâsındadır.
Semûd kavmi, Hz. Nuh’un oğlu Sam’ın soyundan gelen, Arabistan’ın kuzeyinde yaşamış kadîm bir kavimdir. Âd kavminden sonra bölgeye hâkim olmuşlardır. Dağları oyarak kendilerine sağlam ve gösterişli evler yapmışlardır.
Allâh Teâlâ, Semûd kavmine, içlerinden Sâlih (a.s.)’ı peygamber olarak göndermiştir. Sâlih (a.s.), kavmini tevhîde dâvet etmiş, fakat onlar bu dâveti reddetmişlerdir. Kavmin ileri gelenleri, Sâlih (a.s.)’dan mûcize göstermesini istemişler, o da Allâh’ın izniyle bir kayadan dişi deve çıkarmıştır. Bu devenin suyunu belirli günlerde içeceği, belirli günlerde ise kavmin hayvanlarının içeceği şart koşulmuştur.
Başlangıçta bu şartı kabul eden kavim, daha sonra deveyi öldürmüştür. Bunun üzerine Salih (a.s.), kavmine üç gün mühlet vermiş ve bu süre sonunda Allâh’ın azâbının geleceğini bildirmiştir. Üçüncü günün sabahı, şiddetli bir ses (sayha) ve ardından gelen depremle Semûd kavmi helâk olmuştur.
İncelemekte olduğumuz Hicr sûresinde, Semûd kavmi ve Hz. Sâlih (a.s.) hakkında kısa, özet bir bilgi verilmiştir. Daha geniş bilgiler şu sûre ve âyetlerde mevcûd’tur: A’râf 7/73-79, Hûd 11/61-68, Şu’arâ 26/141-159, Neml 27/45-53, Kamer 54 /23-31, Şems 91/11-15.
Şimdi, bu kavmin okuduğumuz âyetlerde geçen hâlini enfüsî yönden inceleyelim.
“Dağlardan süslü evler yontmak”, sûret âlemine ve nefsânî zevklere olan düşkünlüğün ve maddî âleme bağlılığın sembolüdür. Mânevî yaşamı ihmâl etmektir. “Evlerin kayalardan olması”, kalbin katılaşmasına, ilâhî uyarılara duyarsız olmaya, inatçılığa ve inkâra işârettir. Ayrıca, dünyâda ebedî kalacakmış, ilâhî gazaptan eminmiş gibi gaflet hâlinde yaşamaktır. “Sayha” korkunç ses anlamında olup ilâhî gazâbı temsîl eder ki, kişiyi ansızın yakaladığında dünyâ hayâtında kazandıkları mal, mülk, kuvvet ve itibâr ona hiçbir fayda sağlamaz. “Gazâbın sabaha karşı gelmesi”, gaflet karanlığının kalkması ve “yakında bilecekler” uyarısının tahakkuk etmesidir. " T.O.C. C." Şimdi, Terzi Baba’nın 44-A’râf Sûresi isimli kitâbının 98-108’inci sayfalarında yer alan Sâlih (a.s.) ve Semûd kavmi hakkındaki bölümü özetleyerek buraya alalım.
Sâlih (a.s.) ve Semûd kavmi kıssasının bütününe kısaca bakarsak: Sâlih (a.s.) akl-ı küll hükmündedir ve o günün kemâlî olan nefhâ-i ilâhiyye’yi (nefs-i küll’ü) kavminin nefs-i emmâre olan beden dağlarına üflemiştir. Bu üfleme netîcesinde kendilerinden geçici olarak Allâh’ın devesi çıktı. Bu kendilerine Allâh’ın “ef’âl cihetinden esmâ tecellîsi” idi. Kendilerini Hakk’a götürecek olan nefs-i râdiyye devesi, bineği idi, ancak bunu anlayamadılar. Suyu bir gün devenin bir gün kendilerinin kullanması onlara (nefs-i emmâreye) zor geldi, bu sebeple deveyi kestiler. Yâni kendilerine verilen ilâhî emâneti taşıyamadılar. Emânete ihânetin bedeli helâk edilmeleri oldu. (…) Seyr-ü sülûk yolunda olan her sâlik götürücüsünün irfâniyyeti kadar bu yoldan geçer, eğer geçmiyorsa zâten gerçek sâlik değil, zanda sâliktir. Âdemiyyet’ten başlayan seyr-ü sülûk yolculuğu “salâh-sâlihlik” vadisine geldiği zaman o vâdiden geçmek için oraya uygun bir vâsıta lâzımdır bu vâsıta ise belirtildiği üzere “deve”dir.
Âlemde ne varsa insânda da bunların hepsi nefsinde bâtınında yâni kuvve’de mevcuttur. Yeri geldiğinde bunları ve ahlâklarını yaşantısında kuvveden zâhire yâni fiile çıkarır. Her insânın nefsi onun bineğidir, bu bineğin vasfı ise kişinin ahlâkı ile ilgilidir. Eğer bir kimse iç bünyesindeki, nefsi emmâresini insâni hakîkatler ile eğitmemişse o, “insân-ı nakıs”tır (noksan insândır). Kendisinde hâkim olan görüntü-sûret insânlığı değil, iç bünyesinde hâkim olan bir hayvanın ahlâkı üzeredir. Bunlara da “hayvan-ı nâtık” (konuşan hayvan) derler.
İşte bu halden kurtulmak için kendi gerçek hakîkatini aramaya yönelerek insânlık vâdisine girmesi gerekmektedir, o vâdiye gitmek ve kendi beden-nefis dağından Allâh’ın yolu olan sırât-ı müstakîm’e ulaşmak için, binek olarak “nâkata-Allâh’ın” dişi hâmile devesini çıkarması gerekmektedir.
Hâmile olması o devenin neslinin kesilmemiş yâni ebter, olmamış olmasıdır. Devenin suyu çok içmesi ilâhî ilim ve hayâtla dolmasıdır. İçince çok süt vermesi, Allâh’ın devesi olduğundan, o mertebenin Ulûhiyet ve irfâniyyet hakîkatleri ilminden fazla fazla vermesidir. Bilindiği gibi süt ilimdir. Su da, hayât ve ilimdir.
İşte gerçek yol ehli sâlik’in bu mertebe-vâdideki nefsî bineği bu ahlâkta olan “nakata-Allâh’ın devesi”dir. Bu deve ile yoluna devam eden sâlik Mûseviyyet mertebesine gelince “Tûvâ” vâdisine girmesi için kendisinden her türlü bineğinin ve hattâ nalınlarının bile çıkartılması istenecektir…
Kendi varlığımızdan bakarsak, bize öyle bir müddet geliyor ki daha evvel gelen bilgilerin tesîrleri geçip yine biraz gaflette kalmaya başlıyoruz. Sonra Cenâb-ı Hakk bizi tekrar îkâz etmek üzere sâlâh üzere tavsiye için Sâlih (a.s.)’ı bize gönderiyor. Ve bu salâh nefsimize “ey nefs Rabbine ibâdet et, sana bundan başka hiçbir şey faydalı olamaz” tavsiyesinde bulunuyor. Bu salâh bize idrâkimiz çok güçlü ise Cenâb-ı Hakk’tan ilhâm yoluyla gelebilir, eğer bir derviş isek şeyhimizden gelir. İşte o anda şeyh konumunda olan kimse sâlâhlık getirir ve mânâ olarak orada Sâlih peygamberin görevini görür.
Bu mertebede kişiye bazı oluşumlar geliyor. Dervişe deve hükmünde bir bilgi gelir. Devenin özelliği sâfiyeti ve o zamanlarda Hacc’a götürmesidir. İşte Cenâb-ı Hakk bu dönemlerde kişiyi Hakk’a ulaştıracak vâsıtayı çıkartıyor kişinin kendi gönlünde. Devenin kendi gününde bütün suyu içmesi ise kendi gönlündeki Hakkanî ilimleri hiç bırakmadan içmesi ve bunları süte çevirmesi yâni faydalı gıdâya çevirip cemaâte dağıtmasıdır. Bu rahmânî ilimleri alan cemaât de o ilimlerden kendilerine göre değişik değişik gıdâlar yapıyorlar, fakat kavim bunu da çekemiyor. Demek ki o devrelerde hâlâ kavim yola girmemiş ve azgındır. Ve nefsi emmâre o deveyi kesiyor. Sonrasında Cenâb-ı Hakk büyük bir ihtarla onu ortadan kaldırıyor. " İz- -T-B- "
وَمَا خَلَقْنَا السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَٓا اِلَّا بِالْحَقِّۜ وَاِنَّ السَّاعَةَ لَاٰتِيَةٌ فَاصْفَحِ الصَّفْحَ الْجَم۪يلَ
Ve mâ halaknes semâvâti vel arda ve mâ beynehumâ illâ bil hakk, ve innes sâate le âtiyetun fasfehıs safhal cemîl.
Biz, gökleri, yeri ve her ikisi arasında bulunanları ancak hakka ve hikmete uygun olarak yarattık. Kıyâmet günü mutlaka gelecektir. Sen şimdi güzel bir şekilde hoşgörü ile muamele et.